Başka bir anneden kardeşim

Zaman ilerledikçe beni geride bırakıp sonsuzluğa gidenlerden bahsetme sayım da gitgide artıyor. Bazen tanıdığım insanlara veda ediyorum, bazen ise uzak diyarlardan hayatıma temas eden insanları anıyorum. Ancak, hiçbir zaman yaşıtım sayılabilecek ve bir anda göçüp gitmiş birisine bu satırlar ile veda etmeyi hayal etmemiştim.

Hayatımın en yalnız günlerinden birinde tanımıştım onu. Bembeyaz bir sayfanın daha ilk gününde, Mannheim'da girdiğim ilk derste dikkatimi çekmişti. Herkesin birbirini yeni yeni tanımaya başladığı o günlerde iri cüssesi, yüksek sesli espirileriyle yeri göğü inletirken bende bıraktığı intiba çok da olumlu değildi aslında. Bunda onun suçu yoktu elbette. Daha hayatımda ilk kez gördüğüm bir şehirde daha hostele bile bırakamadığım bavulum ile iki hafta geciktiğim ilk dersime girerken içinde bulunduğum o depresyon halinde bu kahkahaları duymak istemiyordum sadece. O ise kahkaha atıp, etrafa ışık saçmayı bırakmadı. Ne mutludur ki, ben ona uydum zaman içinde.

Halbuki bambaşka dünyalardan gelmiştik. O Jamaika'da doğmuş, Birleşik Devletler'de yaşamış, Kıta Avrupası'nı daha önce hayatında hiç görmemiş, siyahi bir amatör boksördü. Ben ise ufak tefek, Kıta Avrupası'nda zaman öldürmüş ama Atlantik'in karşı tarafına hiç geçmemiş biri. Ama zamanla farkettik ki yoktu bir farkımız. İkimiz de Almanya'yı çok seviyorduk, ikimiz de futbolu çok seviyorduk, ikimiz de heavy metal dinlemekten hoşlanıyorduk, ikimizin de ailesi birkaç saatlik tren yolculukları ile ulaşabileceğimiz yerlerde değildi, ikimiz de kısıtlı bir bütçe ile hayatta kalmak zorundaydık ve ikimiz de daha önce üzerinde çalışmadığımız konularda uzmanlaşmak zorundaydık.

Böyle böyle birbirimize destek çıkmaya başladık. Ben ona sadece bir kez kullanacağımız gönyeyi en ucuz nerede bulabileceğimizi söylerdim, o bana dönem harcında değişiklikleri anlatırdık. Sonra beraber oturup istatistiği, o herkesin takır takır kullandığı bilgisayar programlarını çalışırdık. Daha doğrusu, geçerdim tahtaya izah etmeye çalışırdım. En iyi yeteneği dersler olmadı zaten hiçbir zaman. İnsanlığı onu var ediyordu. En ufak, en basit şeyi anlattığımda bile bana şaşkınlıkla bakar, övgüler sıralamaya başlardı. Hem mahçup olurdum, hem de motive olurdum.

İlginç bir adamdı. Amatör bir boksör olduğunu söylemiştim değil mi? Her sabah saat 5'te kalkar, o Almanya'nın buz gibi karanlık sokaklarında koşardı. Sabahın köründeki derslerde herkes akşamdan kalmayken, bir tek o dipdiriydi. Öğle yemeğini bir kutu tuzlu fıstıkla geçirirdi. Para ve doyuruculuk oranının en iyi olduğu şeyin bu olduğunu söylerdi. Bir de Türk marketinden aldığı poğaçalar vardı tabii. Akşam menüsü ise makarna ve sos. Önce asistanlık işleri, daha sonra daha ciddi işler bulsa da bu düzenine devam etti. Bir gün para biriktirdiğini öğrendim. Jamaika'daki ailesine destek olduğunu biliyorum. Kendinden kısıp, onları doyururdu. Sanki bir masal yazıyorum. Bir kurgu. Lakin, değil. Hepsi gerçek. Bu nedenle ne zaman arkadaşlarla bir yemek organizasyonu yapsak onu çağırırdık. Sadece dostluğu için değil, karnını en kolay şekilde doyursun diye. Bir kez bile eli boş gelmedi davet edildiği yere. En az bir iki bira kapar getirirdi. Her buluşmamızda da ilk o bulunurdu. Sonra ben gelirdim. Sonra diğerleri. Bu düzen, biz Mannheim'dan gideli hiç değişmedi.

Çalışmaya başladığını söylemiştim değil mi? Kusura bakmayın, aklım bir orada bir burada. Çok anı var, çok. Herkesin yaptığı gibi doçent asistanlığı da yaptı, gitti dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden Allianz'da da çalıştı. Sonra gitti Mannheim yakınlarında bir yerde fabrikada işçi olarak çalıştı. Hatta küçük bir iş kazası bile geçirdi. Elini yaralamıştı. Sabahın köründe, bir yerlerden bulduğu ona çok ama çok küçük gelen bir bisikletle işe giderdi. Sonra, Ludwigshafen'da bir ailenin kızına İngilizce öğretmeye başladı. Kısa sürede o ailenin bir bireyi oldu. Tatillerine onu aldılar, Noel yemeklerine onu aldılar, oldukça destek oldular. Sonra gitti Puma'da çalıştı. O hep hayran olduğu Almanya Futbol Milli Takımı eski yıldızlarından Lothar Mattheus ve yeni yıldızlarından Marco Reus ile bir araya gelmeyi bile başardı. Bir gün temizlikçiliğe de başlayacağını söylediğinde senin için hazırladığım posteri bastırdığını hatırlıyor musun?

Dediğim gibi, onu çok severdim. Türkiye'den dönerken ufak tefek bir şeyler getirirdim hep. İnanılmaz mutlu olurdu. Facebook'tan "sana hediyeni vereyim, kütüphane önünde buluşalım" dediğmi zaman, "bak beni ağlatacaksın" derdi. Gün gelip, beni de dört duvar içinde sessizce ve de tarlalar arasında yürürken gözyaşlarına boğacağını bilebilir miydi acaba? Ne zaman bir iyilik yapsam "başka bir anneden kardeşim" derdi. Kardeşim.

Beni farkında olmadan bir çok şeyle tanıştırdı aslında. Mesela istatistik ile ilgili öğrendiklerimin neredeyse hepsini onun bir yerden bulup bana gönderdiği şeylere borçluyum. Ya da akademik dünyanın en geçerli yazı programı LaTeX'te hala onun gönderdiği kodları kullanmaktayım. Almanca ile ilgili bir şeyler bulunca hemen bana atardı. Keza iş ilanları. Bir ara ısrarla iş aradığımda bana etmediği yardım kalmamıştı.

Farkında olmadan Almanya'da bazı kesimlerde görülen ırkçılığa tokat atardı hep. Mesela onlarca Alman'ın bulunduğu mekanlara yerel halkın kullandığı selam ile girdiğinde herkes bir ona bakardı, bir de verdiği selam tarzına. Bizimkisi sempatiklik olarak yapardı bunu, bana ise inanılmaz gelirdi. Mesela sertliği ve yabancılara karşı soğuk duruşları ile bilinen Alman polisleriyle fotoğraf çektirmeyi çok isterdi. En ciddi protestoların olduğu ortamlarda gidip bütün samimiyetiyle adamlardan izin isteyip bize poz verirdi. Bu kontrast da herkesin hoşuna giderdi. Yine de iki kadehten fazla bir şey içemeyen bu adama bile gelip ten renginden dolayı uyuşturucu sorarlardı. Gecenin köründe beraber bir parti sonları yurtlarımıza giderken iki Alman gencin çekinmeden gelip sorduğu gibi. Bir de Almanca bilmemesine rağmen Liberal partiye gidip toplantılara katılma gibi trollükleri de vardı. Adamlar bundan sonra öyle toparlanamadılar ki meclis dışı kaldılar. Ah be dostum.

Beraber futbol oynamıştık zaman zaman. Aynı spor salonuna yazılıydık ancak farklı şubelerine giderdik. Sadece bir kez buluşup beraber spor salonuna gidebilmiştik. E adam amatör spor adamı. Performansına şapka çıkarmak gerekirdi. Sonra her zamanki gibi kilometrelerce yolu yürüyerek evlerimize dönmüştük. Uzun uzun planlarımızdan, yapacaklarımızdan bahsetmiştik. Hatırlıyorum, hava çok güzeldi. O gün çok mutluydum.

Onun çocuk ruhunun en garip (ve benim için komik) göstergesi katıldığımız bir partide olmuştu. Bir ara selamlaşmış ve ben daha sonra başka arkadaşlarımın yanına geçmiştim. Daha sonra onu gördüğümde bir kız tarafından kıskaca alınmış yakaladım. Bizimki lafa geldiğinde "ah bir Alman kızıyla tanışsam, evlenip nüfusa geçer, gerçekten de Alman olurum" derdi. Tabii ki gerçekte bunların yarısını yapabilecek cesareti yoktu. Aslında pek utangaçtı. Onu bu kıskaçta yakaladığımda bana "yahu dört tarafım çevrili, kurtulamıyorum" der gibi bir çocuk masumiyetiyle bakıyordu. İşte bunun gibi hafızamda yer eden görüntüleri nedeniyle, kendisini gözyaşlarıyla değil, buğulanmış gözlerime rağmen, güler bir yüz ile hatırlıyorum, hatırlayacağım.

Sonra yavaş yavaş iki yıl süren yüksek lisans programımızın sonu yaklaşıyordu. Arkadaşlarla buluşmalar da havaların güzelleşmesiyle sıklaşmıştı. Mangal yapmaya karar verdiğimiz zamanlarda, her zaman ocağın başında ben olurdum. Bana yardım eden de o. Sonra o Münih'teki işinden dolayı Mannheim'da daha az vakit geçirmeye başladı. Ben de yüksek lisans için Zürih'e gitme kararını verdim.

Sanırım onunla en son ortak bir arkadaşımızın partisinde buluştuk. Benim Mannheim'daki son günlerimdi. Onun da Mannheim'dan Hamburg'a geçiş dönemiydi diye hatırlıyorum. Sanki daha sonra yine görüşecekmişiz gibi, çok da duygusal olmayan bir şekilde birbirimizden ayrıldık. Sonra ben Mannheim'a son bir kez geldim, son bavullarımı almak için ama o çoktan şehri terketmişti. Daha sonra ise birbirimizle sadece Facebook'tan mesajlaşmaya başladık. Bana son yazdıklarından biri buydu:
Merry Christmas CAN. We don't hang out no more, but it was great and I learned a lot, so here is hoping to see you again in the future
Sonra bir kaç kez tekrardan Mannheim'da buluşma olasıklarımızı konuştuk. Ben bir türlü ayarlayamadım. O da zaten Mannheim'a kısa bir süre için geri dönmüş ve şehri tamamen terketmişti. Şimdi kahroluyorum neden daha fazla çabalamadım, neden daha da fazla nasıl olduğunu neler yaptığını soramadım diye.

Ve bir gün her şey aniden sona erdi.

Böyle işte. Kalbin atıyor, atıyor, atıyor. Sonra bir şey oluyor. Birkaç saniye. Bitiyor. Senin için hava hoş. Geride bıraktıklarına oluyor olanlar.

Pazar günü, tanımadığım insanların onun Facebook duvarına yazdıkları mesajlarla onun vefat ettiğini öğreniyorum. Titremeye başlıyorum, rengim gidiyor, ama hala işin gerçekliğini kabul edemiyorum. Şakadır diyorum, şaka yapmayı çok severdi o. Sonra da "geçmiş zamanlı konuşma" diyorum. Şaka yapmayı çok sever! Ancak bana iş arkadaşı tekrardan mesaj attığında öğreniyorum olanları.

Spor yapmayı çok severdi demiştim ya hani. Spordan çıkıp evine döndüğü bir an kalbi durmuş. Benden sadece birkaç yaş büyük bir boksörün kalbi durur mu hiç? Durur. O zaman işte farkına varıyorum olanların. Üstünden neredeyse iki gün geçmiş. Hala düşündükçe gerçek dışı geliyor. "Olamaz" diyorum "saçma değil mi?". Değil işte, hayat acımasız. Bir varsın bir yoksun.

Hayalci değilim. Ah elimde olsa da seni hayata döndürebilsem diyemem. Ancak çok isterdim Hamburg'ta olup, o yıkılmış ailenin ellerinden tutmayı ve onların işlerini kolaylaştırmayı. Bir gün bir mektup yazarım belki onlara. Yıllar boyunca Mannheim gibi adını duymadıkları bir şehirde onların iyi yaşaması için elinden geleni yapan oğullarının ne kadar dünya iyisi bir insan olduğunu anlatmayı ne kadar çok isterim.

Seni asla unutmayacağım kardeşim. Sen her iyilik yaptığımda bana dönen gülen yüzde, Almanya'nın rakip ağlara bıraktığı her bir golde, Rammstein'in çıkardığı her albümün bir melodisinde olacaksın. Sana ana dilimde yemin olsun, seni unutursam namerdim. Bu üç kelimeyi kazıdım beynime: Theron Delano Hall



Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.