Nice'te Osmanlı esintileri

by 00:20:00
16. yüzyıla dönelim ve Fransa'nın sevimli sahil kasabası Nice'e gidelim. Daha Nice, Fransa'nın en büyük beşinci şehri değil çünkü İngiliz asiller bu kasabayı önemli bir turizm cennetine çevirmemiş. Peki, bu küçük kasabanın Osmanlı ile nasıl bir alakası olabilir?

Osmanlıların Akdeniz'e ne kadar hakim olduğunu, günümüz İtalya'sında bile bir kale fethedebildiğini çoğumuz biliriz. Osmanlı'ların Nice gibi uzak bir Batı Akdeniz şehrinde ne aradığını ise pek bilmiyoruz. Şimdi şehirden fotoğraflar ile bu konuya bir göz atalım.

Yıl 1543. Fransız kralı Fransuva, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na bağlı bir düklükten Nice'i geri almak ister ve dönemin süper gücü Osmanlı'ya danışır. Bu Fransa ve Osmanlı'nın ilk birlikteliği değildir. Fransuva, Sultan Süleyman'dan daha önce de yardım istemiş ve şu çok ünlü "Ben şuranın buranın hükümdarı Allah'ın gölgesi sultanlar sultanı Süleyman, sen ki Fransa vilayetinin kralı Fransuva'sın"mektubu ile yardım çağrısına olumlu cevap almıştı (Mektubun tamamı için buraya tıklayabilirsiniz). Nice kuşatması için de Sultan Süleyman, Fransuva'ya yardım olarak Barbaros Hayreddin Paşa ve Salih Reis önderliğinde 100 gemili 30,000 askerli bir grubu Nice'e yakın bir şehir olan Toulun'a gönderdi.

Fransız ve Osmanlı güçleri 6 Ağustos'ta Nice saldırmaya başladı ancak Nice halkı bu saldırılara karşı büyük bir direnç gösterdi. Bir temizlikçi olan Catherine Ségurane, bu direnişin kahramanı oldu. Rivayet o ki, Catherine eline aldığı temizlik sopası ile Osmanlı askerlerine saldırıp birini öldürdü. Rakibini aşağılamak için eteğini kaldırıp kaba etini Osmanlı askerlerine gösterip, ölen askerden aldığı sancağı da bu hakaretine meze yaptı. Bu olay Osmanlı askerlerinin moralini bozdu ve direnişin başarılı olmasının önemli bir sebebi oldu. Nice tarihine geçen bu hanımefendinin heykeli yapılmış, gidip bulduk. Altında taze bir buket çiçek vardı. Demek ki hala kendisi Nice halkı için önemli bir figür.


Catherine'nin çabalarına rağmen şehir 22 Ağustos'ta düşmüş ancak Fransızlar ve Osmanlılar, kaleyi almayı başaramamışlar. 8 Eylül'de ise Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'ndan askerler Nice'e ulaşınca Fransız ve Osmanlılar şehirden çekilmiş. Bu sırada Barbaros Hayrettin, şehrin bir kısmını yakıp, 5,000'e yakın insanı da esir almış. Osmanlılar, kışı Toulun şehrinde geçirip, Fransa'nın bir kaç şehre yaptığı ataklara yardım etmişler. Bir yandan da Fransa'nın o sarışın gen havuzuna, bir miktar esmer gen soktuklarını da düşünmek istiyorum.

Bu kuşatmadan kalan dört tane Osmanlı topu şehrin iki yerinde sergileniyor. Birincisi eski şehirdeki iki sokağın kesiştiği bir yerde, öteki üçü ise bir kilise duvarına monte edilmiş.

Fransız Rivierası'nda üç gün

by 00:20:00
Fransız Rivierası da ne?

Fransız Riviera'sı Fransa'nın güney kıyılarına verilen isim. 19. yüzyılın sonlarına doğru İngiliz asillerinin burayı tatil amacıyla keşfetmesi sonucu kendi kişiliğini kazanan bölgeye Côte d'Azur (Mavi Kıyı) adı da verilmiş. Kuzey Fransa'ya göre iklimi daha güzel, insanları ise daha sıcak. Plajları, şık binaları, tıklım tıklım restoranları ve palmiye ağaçları, bu bölgeyi görmek için yeter de artar bile.

Nasıl gidilir? Nasıl gezilir?

Nice Côte d'Azur Havaalanı'na uçmak, Fransız Riviera'sını ziyaret etmek için en mantıklı seçenek olmalı. Ancak havalanı çok küçük ve düzen diye bir şeyden habersiz. Havaalanında minimum zaman geçirmeye çalışmanızı tavsiye ederim. Burada Nice merkeze gidecekseniz şunlardan birini seçmeniz lazım:
  • "Ekspres otobüsler". Havaalanı çıkışında bulunan 99 numara ile tren garına (Gare de Nice-Ville), 98 numara ile de Nice Riquier'e gidilebiliyor. Tek yön bilet fiyatı 6€. Şoförden alınabiliyor. Yolculuk süresi yaklaşık 25 dakika. 
  • "Normal otobüsler". Havaalanından çıktıktan sonra otobüs durağı işaretini takip ederek durağa gidin ve son durağı Vallon des Fleurs olan 23 numaralı otobüse binin. Tek yön bilet fiyatı 1.5€ ve bu bilet de şoförden alınabiliyor. Thiers / Gambetta durağında inmeniz lazım. Bu durak, tren garına 5 dakika yürüme mesafesinde. Yolculuk süresi yaklaşık 35 dakika. Ekspres otobüse göre biraz daha yavaş ve biraz daha kalabalık olmasına rağmen, gidiş geliş 10 euro kârda olmak fena değil. Unutmayın, Fransız Rivierası çok ucuz bir yer değil.
  • "Tren". Nice merkezde kalanlar için mantıklı olmasa da yakın bir şehirde kalanlar için mantıklı bir seçenek. Nice Sanit-Augustine adlı tren durağına yürümek 15-20 dakika sürüyor ve çok fazla bavulu olanlar için biraz sıkıntılı bir durum olabilir. Tren biletleri otomattan ya da havaalanı çıkışındaki ofisten alınabiliyor. Mesafeye bağlı olarak bilet fiyatları değişiyor.
Şehir içi ulaşımı ise "Lignes d'azur"un otobüsleri ve tramvayları sağlıyor. 5€'ya günlük bilet alınabiliyor. Tek yön bilet ise 1.5€ ve (sanırım) 75 dakika geçerli. Bu biletler otobüs şoförlerinden ya da tramvay duraklarındaki otomatlardan alınıyor. Bu biletleri otobüs içindeki ya da tramvay duraklarındaki makinalara okutup tasdik ettirmek gerekiyor. Yine de Nice ve Cannes şehir merkezlerini kolayca yürüyerek gezebilirsiniz. Monaco, biraz dağlık olduğu için bir düşünün derim.

Şehirler arası dolaşım ise genellikle trenle sağlanıyor. Bilet otomatlarında İngilizce seçeneği olması işleri kolaylaştırsa da otomatlar kağnı gibi işliyor ve dokunmatik ekranları çok iyi değil. Ancak genellikle gişelerdeki kuyruklar nedeniyle bu otomatlardan başka da seçenek yok gibi. Yolculuk mesafesine göre ve trenin hızına göre fiyatlar değişiyor. Bazı tren bağlantılarında 25 yaş altı indirimi var. Nice-Monaco arası tek yön 4€, Nice-Cannes arası ise tek yön 10€ (yaklaşık olarak). Yalnız trenleri (en kibarca tabirle) bok götürüyor, uyarayım.

Nice-Cannes treni
Havadan Nice havaalanı
Nice

Nice, yaşanılası ve çok canlı bir şehir. Tramvayın geçtiği sokak, sağlı sollu alışveriş merkezlerinin bulunduğu upuzun bir cadde. Bu cadde kırmızı binaların çevrelediği Masséna Meydanı'na çıkıyor. Bu meydanın sağı ve solunda uzayıp giden bahçeler var. Bu bahçelerdeki fıskiyeler sadece çocukların değil fotoğraf çektirmek isteyen büyüklerin de ilgi merkezi. Bu eğlenen kitleyi, fıskiye kenarlarındaki banklarda oturarak izlemek mümkün.


Bu meydandan sağa ya da sola sapmadan yürümeye devam edince o güzelim Akdeniz sahiline çıkıyorsun. Sahilde 18-19 tane plaj var. Bunların bazıları özel, bazıları halka açık. Halk plajlarında duş dışında hiçbir şey yok. 50 cent'e tuvalet, 1.50 €'ya ise soyunma kabinleri kullanılabiliyor. Özel plajlarda ise havlu, şezlong, şemsiye derken ücret 20€'ya kadar çıkabiliyor. Bunu ödeyen çok insan var çünkü halk plajında havluyu yatıp uzanmak çok rahat değil; sorun şu ki Nice sahili tamamen taşlardan oluşuyor. Denize girene kadar acı çeksen de Akdeniz'in güzelliği tüm bu acıları unutturuyor. Eylül'ün 12'sinde bile deniz sıcaklığı yüzmeye elverişli. Plajların yukarısında kalan sahil kenarı ise bisikletçiler ve koşmayı sevenler için bir cennet. Bu kaldırımlarda bulunan mavi sandalyelere oturarak denizi ve güneşi izlemek mümkün.


Labirent gibi dar sokakları ile Nice'in eski şehri (Vieux Nice) görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Onlarca restorant, kafe, pub ve farklı şeyler satan dükkan burayı cıvıl cıvıl kılan nedenler. Yürürken birdenbire insanın karşısına kiliseler, heykeller ve havuzlar da çıkabiliyor. Fiyatlar aşırı pahalı değil, sadece kahve ya da çay içecekseniz normal bile denebilir.

Görülmesi gereken bir yer de şehir merkezinin en yüksek noktası olan şato. Şehri korumak için yapılmış bu şatodan geriye sadece kalıntılar kalmış. Ancak bizlere cömertçe bağışladığı şehir manzarasının fotoğrafını çekmek isteyen turistlerin uğrak yerlerinden biri. Yukarı asansörle çıkma imkanı da var. Yemyeşil ağaçlar ve manzaranın yanında küçük ama çok da güzel bir şelale barındırmakta.


Nice'in ilginç bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu ile bir ilgisi olduğunu da bu gezi öncesi ve bu gezi sırasında öğrendim. Konuyla ilgilenenleri şuraya alabiliriz.

Cannes

Cannes diyince aklıma eli havada, gururla kameralara bakan bir Yılmaz Güney ve daha sonra aynı ödülü alırken aynı pozu veren bir Nuri Bilge Ceylan geliyor. Zaten Cannes'ı film festivalinden ayırmak imkansız. İlk durak olarak da film festivalinin düzenlendiği kongre salonuna gitmek lazım. Yerdeki altın palmiye logosu ve Avrupa sineması yıldızlarının kaldırımdaki el izleri ile festival olmadığı zaman bile bir sanat havasını şehre katıyor. Nasıl Avrupa sineması Hollywood'a göre daha sade ise, Cannes'daki bu sinema havası da Los Angeles'a göre daha mütevazı.



Cannes'ın La Croisette adındaki sahil kıyısı güzellik bağlamında Nice ile yarışır. Yüzmek için de Cannes, Nice'e göre daha iyi bir tercih olabilir çünkü plajları kumlu ve cüzdan/telefon koyabilecek kasalar koymuşlar. Ancak halk plajı sayısı çok az ve plajlar küçük. Bunun da nedeni Cannes'da çok rahat hissedilebilen üst sınıf havası. Halk plajlarının yerini, şık restoranlarıyla özel plajlar almış. Sahil kenarında yürürken çok sayıda sosyete oteli ve kafesi görmek mümkün.

En güzel şehir manzarası, Nice'te olduğu gibi, bir kaleden gözüküyor. Bu kaleye yaya olarak çıkmak çok kolay. Muhteşem bir şehir manzarası sonrası şehre geri dönmek için Cannes'ın eski şehrinden dolaşmak gerekiyor. Burası da Nice'in eski şehri gibi dar sokaklar ve merdivenlerden oluşuyor. Birkaç evden sonra restoranlar ve kafelerin bulunduğu merkeze inebiliyorsunuz.


Monaco


Peki Monaco denildiğinde akla ne gelir? Kumarhaneler, kraliyet ailesi, ve Formula 1. Gerçekten de Monaco'da bunlardan fazlası yok ama bu üçlü tek başına Monaco'yu ziyaret etmek için yeterli sebepleri oluşturuyor.

Monaco tren garından Monte Carlo Kumarhanesi'ne yürünerek gidilebiliyor. Kumarhane gerçekten görkemli. Bol bol fotoğraf çeken bir turist kalabalığının yanı sıra, kumarhane önüne park eden şık arabalar ve bu arabalardan inen bir o kadar şık insanlar barındırıyor. Kumarhanenin salonuna girmek serbest. Makinaların bulunduğu yere girmek için ise 10€ ya da 20€ ödemek gerekiyor. Yine de özel müşterilerin rahatça oyun oynayabildiği halka açık olmayan bir yer olduğunu da tahmin ediyorum. Kumarhanenin benim için en büyük sürprizi, salonunda kocaman bir Tarkan konseri afişi olmasıydı. Geçen yıl olduğu gibi bu sene de Tarkan, buraya konser vermeye gelecekmiş. Yemekli bu konserin biletleri 290€ ve buna içkiler dahil değil. Kumarhanenin hemen yanında Cafe de Paris adlı bir kafe bulunmakta. Bir bardak beyaz şarap 8€ ve yeşil zeytin / kraker ikilisi ile servis ediliyor. Monte Carlo'da oyuna girmeye çekinenler için ise Cafe de Paris'in yanında daha küçük bir boyutta bir kumarhane de bluunmakta.


Gelelim kraliyet ailesine. Monaco prensesi Grace Kelly'yi bilmeyen azdır. Genç yaşında Hitchcock filmlerinde başrol oynamış ve Oscar kazanmış bir artist olan Kelly'nin hayatı Monaco prensi ile tanışınca değişmiş, dört ay içinde prens ile evlenen Kelly bambaşka bir hayata yelken açmıştı. Bu masal maalesef çok uzun sürmemiş ve Grace Kelly 1982'de daha 52 yaşındayken trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Prenses Grace ve Prens Rainier'in yaşadığı saray, Monaco'nun en tepesinde yer almakta. İçini görmesem de dışı pek görkemli değil. Ancak Monaco'nun en güzel manzarasını buradan izlemek mümkün. Sarayın yakınındaki dar sokaklar ise restoranları ve kafeleri ile Monaco standardlarına göre hareketli sayılabilir.

Benim en çok şaşırdığım şey ise küçük ülke Monaco'nun daracık sokaklarının yılda bir kez Formula 1 yarışlarına ev sahipliği yapıyor olması. Monaco Grand Prix'i Formula 1'in en zorlu etaplarından biri. Michael Schumacher'a göre Monaco etabı yılda bir kez alınmaya değer bir risk. Bu etapta güvenliği sağlamak çok zor çünkü sürücüler iki kıvrak virajdan sonra kısa sürede en düşük hızdan en yüksek hıza çıkmak zorundalar ve bu sırada bir tünelin içinden geçmeliler. Bu da Monaco etabını çok heyecanlı kılıyor. Yollarda hala Formula 1 arabalarının lastiklerinin bıraktığı izleri görmek mümkün. Bu yarışlar öncesi şehir trafiği 6 hafta süresince durduruluyor ve yollar Formula 1'e uygun hale getiriliyor. Yarışlardan sonra her şeyin eski halini alması ise 2 hafta sürüyor. Monaco'yu gezdikten sonra YouTube'dan yarış özetlerini izleyince, insan bu alelade yolların nasıl bu kadar değiştiğine inanamıyor.

Ne yiyelim?

Nice'te en bol bulunan şey deniz ürünleri. Somon balığının yanında bol bol kabuklu deniz ürünü tüketiliyor. Bunların da en başında midye geliyor. Midye, bizim alıştığımız gibi midye dolma şeklinde gelmiyor. Bir tencere dolusu midyeyi sade bir şekilde mideye indiriyorsunuz. Bunun dışında bol bol İtalyan restoranı bulmak mümkün. Ziyaret etmedim ama pizza ve makarna dışında bol risotto da tüketiliyor.

Ev sahibimiz atıştırmalık olarak socca'yı önerdi. Aslen İtalyan yemeği olan Farinata'nın bir çeşidiymiş kendisi. Nohutları haşlayıp, ezerek ipince bir tabaka haline getiriyorlar ve fırına veriyorlar. Çatal bıçak kullanmadan elinde koparıp koparıp yiyorsun. Biraz tuzsuz. Bu nedenle önce yavan gelse de birkaç lokmada alışıyorsun. Fiyatı 4€.

Şahsım ise ilginç yemekleri sevdiği için Nice'te bulunan tek kurbağa bacağı restoranına gitti ve kendilerini denedi. Tabii ki açılışı escargot ya da daha bilinen adıyla salyangozla yaparak. Escargot güzel bir şey, tavsiye ederim. Ama kurbağa bacağı inanılmaz güzel bir şey. Evet, herkes tavuğa benzetiyor tadını ama bence kendine has bir tadı var. Bunun da nedeni üstündeki kişniş ve sarımsak olabilir. Menü, beş tane kurbağadan oluşuyor. Yani tabakta 10 tane bacak var. Çatal kullanmadan, tavuk kanadı misali elle yeniliyor. Kötü bir kokusu yok. Aksine iştah açıcı.



Neleri sevmedim?

Fransız Rivierası'nı biraz çok övdüm, farkındayım. Hemen sevmediğim şeylerden bahsederek durumu biraz dengeleyelim derim. Birincisi, gerçekten ama gerçekten, Fransa trenleri rezalet. Bu trenler sadece gece gettolara hizmet veren trenler değil, turistlerin ya da orada yaşayanların her gün kullandıkları trenler ve bunlara adam gibi bakım yapamamalarını anlayamıyorum.

İkincisi, Fransızlar tuvaletlerine iyi bakamıyorlar. Toulouse'da da bunu düşünmüş ama genellemek istememiştim. Ancak Fransız evlerinin (ve bu evlerin altyapılarının) genellikle eski olması nedeniyle tuvaletler günümüz standardlarını yakalayamamış. Öte yandan havaalanı gibi daha yeni binaların da tuvaletlerinin çok iyi olmaması, bunun kültürel bir problem olabileceği konusunda kuşkular uyandırıyor.

Üçüncüsü, Fransız sürücülerin kırmızı ışıkta geçme ve de yayaya yol vermeme gibi huyları var ve bu gerçekten çok saçma. Yaya geçidine kendini atmadığın sürece en ufak bir yavaşlama gibi bir durum yok. Nice'in caddelerinin çok küçük olması nedeniyle şoförlerin sağa sola dönüşlerde hızlarını alamayıp kaldırımlara çıkmaları da cabası.

Neden Fransız Rivierası'na gideyim?

Bu kadar güzel bir yerle ilgili yazıyı kötü bitirmek olmaz. Son sözlerim ise burayı öven şeyler olsun.
Uyuz bir şekilde ısrarla Fransızca konuşmaya çalışan Fransızlar yerine, sıcak kanlı Fransızlar'la muhattap olmak için Fransız Rivierası'na gidilir. Ya da hem büyük şehir havası almak ama hem de iki dakikada mayoları girip mis gibi denize girmek için gidilir. Soğuk bir iklimde yaşıyorsanız azıcık ısınmak için gidilir. Belki kurbağa bacağı için değil ama güzel İtalyan yemeklerini yemek ve muhteşem Fransız şaraplarını içmek için gidilir. 

Gitmek isteyene bahane çok, fırsatını bulunca yollayın kendinizi buralara.

Eskiden...Bugün

by 00:27:00
Küçük bir çocukken de şehit haberleri geliyordu, koca adam olduğumda da. Hiçbir şey değişmedi. Sadece ölen çocuklar artık benden daha genç o kadar.

Bir de artık siyasetçiler daha ahlaksız.

Eskiden "bıçak kemiğe dayandı" der, dururlardı. Herkes bunun yalan olduğunu, bu adamların topunun kabiliyetsiz olduğunu bilirdi. Yerin dibine girmesi gerekirken üste çıkmaya çalışan yoktu. Mesela "bağımsız" bir cumhurbaşkanının terör olayları ile ilgili olarak "Terörden rant elde ediyorlar. Yaptıkları şey bu. Eğer 400 milletvekilini alabilecek veya bir anayasayı inşa edecek sayıyı bir siyasi parti yakalamış olsaydı, durum bugün çok daha farklı olurdu." dediğini hatırlamıyorum. Kendisini eleştiren şehit babalarına "Karakteri bozuk olanlar da var" dediğini de hatırlamıyorum. Gerçi ben herhangi bir cumhurbaşkanının her türlü açılış törenine gidip "400 milletvekili" istediğini de hatırlamıyorum. Seçim öncesinde başlayan bu açılış törenlerinin, seçim bitimiyle ile bıçak gibi kesildiğini de ilk kez bu dönemde gördüm.

Eskiden de şehit yakınları politikacılar tarafından ekranlara çıkarılıyordu. Politikacı ve avaneleri, hüzünlü bir şekilde cenaze namazında saf tutar, sonra işlerine giderlerdi. Şimdiki gibi futbol maçlarına katılıp, olan bitenden anlamayan şu zavallı çocuğun yanında neşeli görüntüler göstermezlerdi. Şu çocuk gibi hayatları boyunca eksik kalacak çocuk sayısının arttığını bildiği halde böyle neşeli olduğu ihtimalini düşünmek bile istemiyorum.


Peki durumdan nasıl kurtulacağız? Bilmiyorum.

Bir taraf birilerinin aklıyla önce "Cumhurbaşkanımız öyle bir şey demedi",sonra "Cumhurbaşkanımız öyle bir şey demek istemedi" dedikten sonra gazete binası taşlarken, diğer taraf "suçlu masum kim varsa temizleyelim" diye desteksiz atarken, bir diğeri barış isteğini hayatı boyunca dağda silahlı bir mücadele içinde olana anlatamazken, ötekisi haklı eleştirilerini kimseye anlatamazken bu işin çözülemeyeceği bir gerçek.

Bu saatten sonra terörü lanetlesen ne fayda. Bu coğrafyayı lanetleyen lanetlemiş zaten. Teröristlerle devletler savaşmış. Devletler birbirleriyle savaşmış. Emperyalistlerle yereller savaşmış. Yahudilerle Filistinliler savaşmış. İmparatorluklar birbiriyle savaşmış. Daha da git geriye kabileler birbirleriyle savaşmış. İşte bu yüzden mülteciler görece stabil olan Türkiye'de kalmak istemiyorlar, o dalgalı denizleri, dikenli telleri aşmaya çalışıyorlar.

Velhasılıkelam kardeşim, bu işler zor. Biz barış demeye devam, gerisi Allah kerim.

Mazhar ve Fuat - Türküz Türkü Çağırırız

by 15:26:00
Mazhar Alanson ve Fuat Güner: 1960'lardan beri Türkiye'de kaliteli müzik yapmaya çalışan iki tane adam. Özkan Uğur ile beraber MFÖ adı altında 1980'ler Türkiye'sini sallamış, ondan önce ise kendilerini kabul ettirmek için yıllarca çabalamış bir ikili. Bu şöhrete ulaşma döneminde "Mazhar ve Fuat" olarak bir albüm çıkarıp, on yıl sonra "Ele Güne Karşı Yapayalnız"ı yayınlayana kadar nispeten sessiz kalmışlardı. 1973'te çıkan bu kayıp "Türküz Türkü Çağırırız" albümü, MFÖ şöhrete kavuştuktan sonra değere binmiş, orijinal kopyaları yüksek fiyatlardan el değiştirmeye başlamıştı. Bu sene "Türküz Türkü Çağırırız" plak formatında yeniden piyasaya sürüldü de benim de elime bir kopyası ulaştı (kardeşim sağolsun).

Şimdi 1960'ların sonlarına gidelim ve bakalım Mazhar Alanson ve Fuat Güner ikilisi o dönemlerde neler yapmışlar.




Mazhar ve Fuat derken?


MFÖ'nün tarihini merak edip okuyanlar, The Beatles'ın 1966'da yayınladığı Rubber Soul plağının Mazhar ve Fuat'ı nasıl bir araya getirdiğini bilirler. Hikayenin devamını dallayıp budaklandırarak da anlatmak vardı ama ben özet geçeyim. 1966'da tanışan Mazhar ve Fuat, folk müziğinde çalışmalar yapan Kaygısızlar grubunu kurdu ve kısa süre sonra güçlerini adını büyük kitlelere daha duyuramamış olan Barış Manço ile birleştirdi. Dönem, Manço'nun kendini bulma dönemiydi. Yeri geldi Psychedelic Rock yaptılar (Trip), yeri geldi türkülere can verdiler (Kağızman), yeri gelidi yurtdışına açılmak üzere şarkılar söylediler (Susanna). Ama en önemlisi, Barış Manço ilk Türkçe şarkı denemelerini de bu yıllarda yaptı. Alanson ve Güner'e ise şarkı yazımına katılmadan arka planda müzik yapmak kaldı.


1969'da Kaygısızlar, Manço'dan ayrılarak kendi işlerini yapmaya başladı. İlk plakları alışık oldukları rock/folk öğeler içerse de iki yıl sonra çıkardıkları en son plaklarında Karacaoğlan şiirleri besteleyip, Alanson'un türkü formatındaki şarkılarını kaydetmişlerdi. Grubun son demlerinde Mazhar ve Fuat, ikinci bas gitarist olarak Özkan Uğur'u almıştı ve yıllar sonra efsane olacak MFÖ ilk kez beraber çalmıştı. Ancak M,F ve Ö beraber bir stüdyo kaydında yer alamadan Kaygısızlar dağıldı. Mazhar ve Fuat, beraber çalışmalar yapmaya devam ederken - kaderin cilvesidir ki - bu sefer Özkan Uğur, Barış Manço ile çalışmaya karar verdi.


Yeni basım plak


Bu kısa tarihçeden sonra gelelim "Türküz Türkü Çağırırız"ın yeniden basımına. Türkçe rock müzik klasikleri bir süredir emek verilerek ya da gelişigüzel bir şekilde tekrardan plak formatında basılıyor. Bu işin çoğunu yabancı firmalar üstlenmiş durumda. Daha önce Katalan "Guerssen" firmasının yeniden bastığı Barış Manço ve Kurtalan Ekspres albümü "Yeni Bir Gün"ü satın almıştım. Adamlar uğraşmış, orijinal bir plaktan sesi ve plak kitapçığını olabilecek en iyi kalitede kopyalayıp albümü yeniden piyasaya sürmüşler. Bir de o dönemin Anadolu Rock'ını ve Manço'sunu yabancılara tanıtmak için ekstradan sayfa koymuşlar. Bunları neden mi anlatıyorum? Mazhar ve Fuat plağını Mart 2015'te yeniden piyasaya süren Alman plak şirketi Shadoks Music işin kolayına kaçmış ve albümün orijinal kitapçığını eklememiş. Plağın kapağı ve ses kalitesi oldukça iyi olsa da toplamda bir yavan bir durum söz konusu.


Şarkılar


Mazhar Alanson, bu albümü kaydederken o dönemlerde yavaş yavaş adını duyuran ve kısa bir süre için Kaygısızlar'da da çalan Fikret Kızılok'tan etkilendiğini söylemişti. Gerçekten de Türküz Türkü Çağırırız albümünün sözü de müziği de MFÖ'nün 1980'lerde yaptıkları eğlenceli sözlü pop rock / new wave albümlerden çok farklı. Şarkıların çoğu Anadolu folklöründen etkilenmiş. Ee, adı üstünde "Türküz Türkü Çağırırız!".

Albümdeki beş şarkı halk edebiyatından uyarlanmış şarkılar. Tıpkı dönemdaşları Fikret Kızılok ve Cem Karaca gibi, Mazhar ve Fuat da müzik yaparken sırtlarını halk ozanlarına dayamış. Yine dönemlaşları gibi bu geleneksel eserlerin sadece sözlerini kullanıp müziklerini baştan yaratmış. "Türküz Türkü Çağırırız" ve "Derdimi Dökersem Derin Dereye" Aşık Veysel'den, "Adımız Miskindir Bizim" ıse Yunus Emre'den uyarlama. Türküz Türkü Çağırırız kıpır kıpır bir açılış şarkısı. Sözleri ve müziği ile bütün albümün bir özeti denilebilir. Adımız Miskindir Bizim ise plağın B yüzünü açıyor. Albümün zirvelerinden biri. Zaten bu şarkıyı MFÖ olarak 1986'da tekrardan yorumladılar. Derdimi Dökersem Derin Dereye, Mazhar Alanson'un eski eşi Hale Alanson tarafından söylenmiş. İnsanın aklını başından alacak bir sesi yok belki ama kendisinin yorumu oldukça duru ve albümün sakinliğine yakışmış. Fuat Güner'in ekolu gitarı sound'u dikkat çekiyor. Hale Alanson'un vokalist olduğu bir diğer şarkı ise Türkmen Güzeli, Bu anonim türkü daha önce Moğollar tarafından "Kaleden Kaleye Şahin Uçurdum" ismiyle bambaşka bir besteyle kaydedilmişti. Türkmen Güzeli'nde beni asıl vuran şey Mazhar Alanson'un geri vokali. İlginçtir, Mazhar Alanson bu şarkıyı 2009-2010 gibi evinde akustik gitarıyla yorumlamış ve Twitter'a koymuştu. O zamanlar buna çok sevinmiş ama nedenini anlayamamıştım. Hala da anladığımı söyleyemem. Hekimoğlu ise bu albümün diğer anonim eseri ve orijinali bozulmadan kaydedilmiş tek türküsü. Ancak benim içime işleyen bir yorum değil bu ve bana göre albümün en zayıf halkası.



Albümdeki iki tane şarkı edebiyat dünyasından uyarlanmış. Mevsimler Mazhar Alanson tarafından bestelenen bir İsmet Kür şiiri. Sonbaharı anarak başlayan şarkı oldukça depresif ilerliyor. Bunun nedeni sadece şarkının melodisi değil; şarkıya eklenen fırtına sesleri de insanı bu depresif moda sokuyor. Bu karanlık havada ilerleyen şarkının sözlerinde "Ne güzel şey mevsimler" demesi de güzel bir ironi. Sonuç olarak Alanson'un ilk ciddi şiir uyarlaması hedefi on ikiden vurmuş (ki kendisi ilerleyen yıllarda Cemal Süreya, Edip Cansever ve İsmet Özel gibi usta şairlerin şiirlerini başarıyla bestelemeye devam edecektir). Diğer şarkı ise Seviyorum Seni Canım. Bu şarkının sözlerini Füsun Demirer yazmış. Kendisinin kim olduğu hakkında pek bir bilgi yok ama Sherlock Holmes şapkamı takıp yaptığım ufak bir arama sonucu kendisinin 1970'lerde Ankara Konservatuarı'nda çalışmış bir oyuncu / yönetmen olduğunu buldum. Büyük ihtimalle Mazhar Alanson'un sınıf arkadaşı. Şarkının kafasının biraz karışık olduğunu düşünüyorum. Bir kadın sanatçı tarafından yazılan bu şarkı, erkek gözünden bir kız kaçırma isteğini anlatıyor. Bu kadar doğulu bir temaya rağmen şarkının girişi ise oldukça batılı ve melodik. Şarkının bestecisi ve vokalisti Fuat Güner. Bu şarkı sayesinde "Mazhar"ın damga vurduğu albümde "ve Fuat" etkisini bir miktar görebiliyoruz.


Albümdeki diğer dört şarkının söz ve müziği Mazhar Alanson'a ait. Bunlardan ilki Sür Efem Atını. "Seviyorum Seni Canım" ile sözleri oldukça benzeşiyor (at teması, kız kaçırma). Şarkının öne çıkan yeri ise vurucu melodisi. Gerçekten de dinleyene dört nala giden bir ata binmiş gibi hissettiriyor. Yabancı yorumculara göre albümün en iyi şarkısı. Athena'nın vokalisti Gökhan Özoğuz'dan övgü aldığını, Replikas'ın da bu şarkısı yeniden yorumladığını da eklemek lazım.



İkinci şarkı Nerde Hani. Yine kısa sözler ve etkileyici bir melodi. Özellikle gitar melodisi muhteşem. Hep aynı sözler ve müziğin tekrar etmesi şarkıyı sıkıcı değil, hipnotik yapıyor. Alanson'un yüreği bu şarkının kıyıda köşede çürümesine el vermemiş olacak ki sanatçı 1998'de oynadığı Her Şey Çok Güzel filmi için bu şarkıyı yeni sözleri ve Sami Özer'in etkileyici sesiyle birlikte "Bu Ne Biçim Hikaye Böyle" adıyla yeniden yorumladı.



Üçüncü şarkı Upside Down. Bu şarkının Türküz Türkü Çağırırız adlı bir albümde yer alması biraz abes çünkü şarkı ne folklorik ne de Türkçe. Ancak şarkının albüme yakışmaması, şarkının güzelliğinden hiçbir şey alıp götürmemiş. Yine Mazhar Alanson'un sözlerini yazdığı "Artık Yeter" adlı Kaygısızlar eseri gibi bir isyan şarkısı bu. Hatta ve hatta, Alanson'un bugün iktidara yakınlığını ve reklam oyunculuğu sevdasını düşündükçe şarkı daha da ironik bir hale geliyor.


Son şarkı ise Güllerin İçinden. MFÖ denince akla ilk gelen ilk üç şarkıdan biri olan eserin ilk versiyon bu albümün kapanış şarkısı olarak yer alıyor. Sevdiğin bir yemeği başka bir tarifle yapıp yine çok beğenmek gibi bir şey. Erkan Oğur'un etkileyici solosu yok belki ama arka plana ustaca döşenmiş klavye melodisi ve şarkının verdiği sakinlik insanı alıp başka bir diyara götürmeye yetiyor.

Sonuç

Pikabınız var ve kaliteli Türkçe mzüik dinlemek istiyorsanız, uygun fiyata satılan bu plağı alın. "Ya MFÖ sevmiyorum ki ben" deseniz de alın, çünkü bu bambaşka bir şey. Pikabınız yoksa da YouTube'dan albümün tamamını bulabilirsiniz.

Peki Mazhar ve Fuat'a ne oluyor? Albüm biraz satıyor, Mazhar ve Fuat adlarını biraz duyuruyor ama o kadar. O dönem popüler olan "Haydi Bastır" şarkısını 45'lik yapıyorlar ama tutmuyor. Bir süre kadroyu büyütüp "İpucu Beşlisi" adı altında bir 45'lik yapıyorlar. Klipleri TRT'de yayınlanıyor. Ancak bu grup da tutmuyor ve bir süre Seyyal Taner'in arkasında çalıp dağılıyorlar. Mazhar Alanson ve Fuat Güner ayrı ayrı şarkılar yapıp, TRT'de zaman zaman kendilerini gösteriyorlar. 1970'lerin sonuna kadar Mazhar ve Fuat, beraber konser vermeye devam ediyor. 1980'de ise Özkan Uğur'u yanlarına alıp, yeni bir maceraya çıkıyorlar: "Mazhar Fuat Özkan".
Blogger tarafından desteklenmektedir.