Malta: Geliştirilebilir potansiyel ve hoş bir kaos

by 22:16:00
Sabahın ilk ışıklarında Malta uçağına doğru ilerlerken aklımda nasıl bir yer ile karşılaşacağım vardı. Küçük bir İtalya mı görecektim? Yoksa oldukça gelişmiş bir AB ülkesi ile mi karşı karşıya kalacaktım? İnsanlar Maltaca mı konuşacaktı İngilizce mi? Şehir merkezinde yüzebilecek miydim? Uzun uzun anlatmadan önce şunu söylemem lazım. Malta'ya bir turizm başkenti olarak gidilecekse hayal kırıklığı yaşamak muhtemel. Adadan zevk almanın yanı kaosa hazırlıklı olmak, her zaman alternatif planlara sahip olmak, sıkışık planlardan sıyrılıp adanın kendine has karmaşasının tadını çıkarmak.

NOT: Hava muhalefeti nedeniyle Gozo ve Komino'yu bu sefer görme fırsatım maalesef olmadı. Bu nedenle bu yazı sadece Malta adasına odaklanmakta.

Valletta'nın silüeti

Malta'ya iniş

Malta'ya gitmek için kullanılan tek hava alanı Malta adasının ortasında yer alan Luqa havaalanı. Oldukça küçük olan bu hava alanında pek fazla dükkan yok. Duty Free dükkanları İsviçre'den biraz daha ucuzdu. Eğer Malta'dan bir şey alınmadıysa Duty Free'de Malta'ya dair şarap gibi içeceklerin yanında bol bol da helva satılmakta - ki Malta'nın kendine özgü ürünlerinden biri de helvaymış. Malta ile Orta Doğu coğrafyasının kesiştiği tek nokta da bu değil. Aşağıda da bunlardan bahsedeceğim.

Havaalanından şehre gitmek için kullanılabilecek tek vasıta otobüs. X1 kodlu otobüs şehir merkezine gitmekte. Duraklar havaalanının hemen dışında, kolayca bulunabilir. Yalnız Malta'da trafik soldan aktığı için duraklar, yol, otobüse binme kapısı gibi konularda her zaman dikkatli olmak lazım. Havaalanı taksilerinin fiyatları sabit. Başkent Valletta'ya gitmek 17 € mesela. Ancak internet üzerinden transfer ayarlanarak bu yolculuk daha ucuza getirilebilir. Taksi ya da özel transfer, toplu taşımadan daha pahalı olsa da bunu tercih etmek gerekir çünkü...

 Malta'da dolaşım ya da "Bu nasıl toplu taşıma?"

Gezi yazılarımda her zaman toplu taşımadan bahsederim ve öneririm. Ancak Malta'da şunu söylemem lazım: Toplu taşımadan uzak durun, illa kullanacaksanız da sadece çok merkezi durakları kullanın.

Normalde Malta, güzel bir toplu taşıma app'i tasarlamış. Google Maps'le de entegre etmiş. Teoride A noktasından B noktasına gitme planı çok düzgün yapılıyor. Bilet, otobüs içinden alınabiliyor. Yazın 2 €, kışın 1.5 €'luk bir ücret var. Bunun dışında 12 biniş için 15 €'luk bir kart var. 7 günlük sınırsız bilet ise 21 €. Elektronik kartını her binişte İstanbul Kart gibi okutuyorsun. Bunlar oldukça güzel şeyler. Ancak pratikte büyük sıkıntılar var.

Bunlardan birincisi ve en önemlisi otobüsler zamanında gelmiyor. İlk otobüs maceramda ara duraklardan birini kullanıyordum ki bu küçük durakların çatısı ya da koltuğu yok. Otobüs oldukça geç geldi ama en azından oldukça boş ve konforluydu. Dönüşte ise başkentten yine oldukça merkezi bir yere otobüsle gitmek istedik ama normalde iki bilet sayan ekspres otobüs vaktinde gelmedi. Daha sık geçen normal otobüs durağında da gelmesi gereken otobüsler bir türlü gelmedi. En sonunda geldiğinde ise deli gibi bir yoğunluk vardı ve bazı insanlar dışarıda kaldı. Aynı zamanda otobüsün kart okuyucusu çalışmadı. Zaten otobüs de seçim sonucu kutlamaları için yolculuğunu tamamlayamadı (aşağıda bahsedeceğim) ve oldukça uzun bir mesafeyi yürümek zorunda kaldık. Neyse ki hava güzel ve kordondan tıngır mıngır kutlamaları seyrede seyrede gittik ama bunun yaşlısı, engellesi, hastası var. Sıkıntılı bir durum. Hadi diyelim ki bu olay seçim kutlamalarına denk geldiği için böyle. Sonraki gün de yine şehirler arası hareket eden ve saatte bir geçen otobüs durağımıza geldiğinde doluydu ve şoför kimseyi otobüse alamayacağını gösteren bir hareket yapıp yoluna devam etti. Bu olayın ne kadar sık olduğunu daha sonra bol bol yolcu almayan otobüs görerek anladım. İşin ilginci Türkiye'de olsa en az 30 kişinin daha binebileceği boşluklar olmasına rağmen Malta şoförleri buna yanaşmıyorlar. Hangisi daha mantıklı, açıkcası bilmiyorum.

Bu olaylardan sonra Malta'da toplu taşımayı kullanmaya gerek olmadığına karar verdim. Otobüs durağına yakınsındır, boş otobüs gelir şansına (ki yaşandı) o zaman binersin ama toplu taşımaya güvenerek plan yapmanın saçmalığını ancak Malta'da anlayabildim. Bu noktada biraz daha pahalı ama en azından güvenilir şirket olan eCABS'ten bahsetmek istiyorum. App'ten ya da Saint Julian's'taki ofislerinden - yarım saatlik bir bekleme süresini de göz önüne alarak - bir araba çağırabiliyorsun. Fiyatlar şehirler arasında sabit. Telefonuna plaka numarası ve saat bilgileri mesaj olarak geliyor. Sürücüler cana yakın. Hatta biri, zamanında Türkiye'de tekstil işi yapan bir abimizdi. Hem yol üstündeki görülmesi gereken şeyleri gösterip güzel güzel rehberlik yaptı, hem de Türkiye anılarını anlattı. Mesela ilk kez rakı içtiğinde tadı bir İtalyan içkisine benzemiş ve onlar gibi içmek için portakal suyu istemiş. Tabii ki rakı ve portakal suyunun karıştırılma fikrini duyan Türk abimiz de çıldırmış. Son olarak arabaları da çok konforlu. Sanki para alıp reklam yapmışım gibi oldu ama toplu taşımadan sonra hızır acil gibi yetişen şirketin de websitesi şu: http://ecabs.com.mt/

Kıpır kıpır bir merkez: St Julian's, Sliema, Valletta

Malta merkezde görülmesi gereken yerler yukarıda yazdığım üç şehir.

St Julian's - ya da tabelalarda yazdığı orijinal adıyla San Ġiljan - Malta'nın gece hayatının daha hareketli olduğu, genç bir şehir. Genç bir şehir diyorum çünkü birçok yaz okulu bu bölgede yer almakta ve İngilizcesini geliştirmek isteyen farklı farklı ülkelerden gelen gençler buralarda dolaşmakta. Burada küçük bir alışveriş merkezi olan Bay Street var. Fiyatlar diğer Avrupa şehirlerine göre uygun sayılabilir. St George's Plajı, şehir içinde yüzmek için en uygun nokta. Halk plajı olduğu için ücretsiz ve biraz küçük. Lakin etrafında şezlong, şişme yatak gibi ürünler kiralanabilecek dükkanlar, güzel bir dondurmacı ve farklı farklı cafeler var. Daha önce de dediğim gibi gece gidilebilecek birçok restoran ve pub var. Özellikle Hugo's adlı bir şirkete ait olan farklı mekanlar var. Bu ufak merkezin bir kısmında da Red Light District havası almak mümkün. Bu gece hayatının yoğun olduğu bölgeye Paceville deniyor. Diğer iki koy olan Spinola Bay ve Ballutta Bay de yine restoranları ve hareketliliği ile dikkat çekmekte.

St. Julian's'ın biraz ilerisinde Sliema bölgesi var. Burası ilgimi daha çok tarihi açıdan çekmekte çünkü Osmanlı'nın 1565'te Malta'yı işgal etme çabasında kilit bir role sahip çünkü Turgut Reis ve askerleri Malta'yı buradan işgale karar vermişler. Askerleri başarı ile indiren Turgut Reis, karşı kıyıdaki St. Elmo kalesini hedef almış. Bu nedenle Sliema'nın en uç noktasına Dragut Point adı verilmiş. Şimdilerde orada 1700'lerin sonunda yapılmış ufak bir kale var ancak Malta'nın bağımsızlığından sonra harabeye dönmüş. Onun yerine bölgede çok modern yerleşim alanları ve de The Point adlı Kanyon-vari bir alışveriş merkezi açılmış. Sliema'dan Malta'nın farklı yerlerine giden tur gemileri kalkmakta. Valletta'ya da 1.50 € karşılığında 5 dakikada giden vapurlar da bulunmakta.

Valletta, gerçekten de çok güzel bir yer. Yukarıdaki yarım kalan hikayeden devam edeyim. Turgut Reis, Valletta'nın en ucundaki St. Elmo kalesini almaya çalışmış ve başarmış da. Ancak kaleyi alırken ordunun çoğunu kaybetmiş. Hatta kalenin fethinden çok kısa bir süre sonra aldığı yaralardan dolayı Turgut Reis de hayatını kaybetmiş. Turgut Reis'in ölümünden sonra başsız kalan ve çokça askerini kaybeden ordu son bir güçle Malta'nın ortalarına kadar çekilen düşmanını yok etmeye çalışsa da buna gücü yetememiş ve Malta'dan ayrılmışlar. Valletta da bu zor dönemden sonra tekrardan küllerinden doğmuş. Avrupa'da şehir planlamacılığının kullanılarak yapılmış ilk şehir olmuş. Gerçekten de sokakları ve binaları çok düzenli. Bir şehir kapısı kullanılarak giriş yapılan Valletta, ziyaretçilerini parlemento binası ve 2. Dünya Savaşı sırasında bombalamalar sonucu yıkılan Opera binası ile karşılıyor. Hemen sağ tarafta Upper Barrakka Garden bulunmakta. Buradan aşağıda kalan Valletta limanını ve karşı kıyıdaki kaleleri görebiliyorsunuz. Bu bahçenin bir de Lower Barrakka Garden versiyonu bulunmakta. Bu bahçeler şehrin en yeşil alanları. Valletta'da bir çok savaş müzesi ve kilise var ama en güzeli bence turuncu sokaklarında dolaşmak, fotoğraf çekmek ve güzel yemeklerinden denemek.
Turgut Reis'i öldüren topun atıldığı kaleye doğrultulan toplar

Mdina ve Rabat

Malta'da görülecek bir başka yer kesinlikle şehrin ortasında kalan Mdina ve Rabat şehirleri. Mdina, Game of Thrones'un ilk sezonunda bir kaç sahneye sahiplik yapmış. Valletta'ya benzer bir şekilde bu şehir de bir tepe üstünde bir kale şeklinde dizayn edilmiş. Türkler'in çekilmeden fethetmeye çalıştığı yer de burası aslında. Halen 300 kişinin yaşadığı bu yer şu an daha çok turistik amaçlarla kullanılıyor. Malta'nın güzel bir kuş bkışı manzarasına ev sahipliği yapan bu şehirde dolaşmak gerçekten de zaman yolculuğu hissi yaratmakta.

Rabat da Mdina'nın hemen yanıbaşında ama günümüze daha adapte olabilmiş bir şehir. Burası Hristiyanlar için ilginç olabilecek bir yer keza Aziz Pavlus geçirdiği bir gemi kazası nedeniyle Malta'ya demir atmak zorunda kalmış. Malta halkı - ki o dönem Hrısityan değiller - da bu zor zamanında Pavlus'a misafirperverlik göstermiş. Bu hikayenin İncil'de yer almasıyla da Rabat, birçok Papa tarafından, en son 2010'da olmak üzere, ziyaret edilmiş. Mdina'ya gitmişken, 5 dakikalık bir yürüyüş ile ulaşılabilen Rabat'ı görmemek saçma olur.

Peki bu Maltalılar kimler?

Bu sorunun cevabı aslında çok zor çünkü yıllar boyunca Malta'yı farklı farklı uygarlıklar yönetmiş. İlk olarak Finikeliler tarafından yerleşim yapılan Malta, bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış. Mesela bunlardan ilginç olanlardan biri Araplar. Araplar, Malta'yı ele geçirmiş ancak Maltalılar'a din özgürlüğü bahşetmişler. Sadece zaman zaman gelip vergi toplamışlar. Fransızlar Malta'yı ele geçirdikten sonra Napolyon gelip Valletta'da altı gün kalmış. Bu altı gün içinde ise Malta'yı yönetilmesi kolay bölgelere bölmüş, bürokrasiyi ülkeye tanıtmış, köleliği kaldırmış. Ancak daha sonra Malta, İngilizler'in eline geçmiş. Süveyş Kanalı'nın açılması ve Akdeniz'in tekrardan önem kazanması ile Malta'nın da stratejik önemi artmış. 2. Dünya Savaşı'nda üs olarak kullanılan Malta, Alman ve İtalyanlar tarafından bombalanmış. Savaştan sonra Kral'dan övgüler alan Malta, kolonileşmenin bitişi ile bağımsızlık istemeye başlamış ve barışçıl bir biçimde İngiltere'den ayrılmış.

Bu kültür karmaşasının izleri Malta dilinde belirgin. Maltaca, İtalyanca ve Arapça'nın bir kırması gibi bir lisan. Hatta fonetik olarak Arapça'ya daha bile yakın denilebilir. Ancak başka dillerde olmayan bazı harfleri de kendi alfabesine ekleyecek kadar da özgün. Bu harfler: ħ, ġ, ċ, ż. Ancak İngilizce de bir diğer resmi dilleri. Halkın neredeyse hepsi İngilizce bilmekte. Bütün kanunlar Maltaca ve İngilizce olarak iki kez yazılmakta. Eğer iki kanun arasında uyuşmazlık varsa Maltaca dikkate alınmakta. Yapılan araştırmalar da insanların her şeye rağmen kendilerini Maltaca daha rahat anlatabildiklerini göstermekte.


Genel olarak çok sevimli insanlar. Ülkelerini tanıtmayı çok seviyorlar. Sıcakkanlılar. Öte yandan bu rahatlık - toplu taşıma örneğinde de görülebileceği gibi - tembelliğe dönebiliyor. Ayrıca deli gibi araba kullanıyorlar. Arabaların önemli bir kısmında yan aynaların bir tanesi kırık. Maltalıların kendisinden öğrendiğim kadarıyla maç olsun, tatil olsun, seçim olsun, her şeyi kutlamayı çok seviyorlar.

Tatil de Malta seçimlerinin ertesi gününe denk geldiği için bu kutlamaları görmek nasip oldu. İki gün boyunca dar sokaklarda, TIR'ların damperlerine adam doldurarak, kornalara durmadan basarak seçim galibiyeti kutladılar. Trafik kesilmiş, otobüsler durmuş, hiç umurlarında değil. Kutlamaların bu kadar deli olmasının da özel bir sebebi yok. Kazanan İsçi Partisi, %53 oy almış. Ayrıca zaten daha önce de iktidardalarmış. Ayrıca Malta'nın politik sisteminde sadece iki parti var. Yani geleneksel olarak kazanmaya da alışmış olmaları lazım. Bu kadar deli kutlamalarının sebebi geçmiş seçimlere göre birkaç bin oy daha fazla almamarıymış. Garip geldi.

İşin bir başka garip yanı da İşçi Partisi'nin bu seçimler öncesi ciddi yolsuzluk suçlamalarına maruz kalması. Suçlamaların ne kadarının doğru olduğu hakkında yorum yapamam elbette. Ancak polisin de işe karışması, bu suçlamaları yapan gazetecilerin nispeten baskı görmesi, İsçi Partisi'nin bu suçlamaları komplolarla açıklama çabası gibi şeyler, bana bu iddiaların gerçek olabileceğini düşündürttü. Ayrıca yolsuluk ile suçlanan partilerin buna rağmen seçimi kazanabilmesi ve oy verenlerin her şey çok doğruymuş gibi kutlama yapması nedense bana bir yerden tanıdık geliyor.

Yemek? içmek?

Yazdım yazdım da yemeklerden içkilerden bahsedemedim. Kapanışı da böyle yapalım o zaman. Malta'da yenecek en mantıklı şey tabii ki de deniz ürünü. Deniz ürünlerine odaklanan restoranlarının menüleri hayatımda görmediğim balıklardan oluşuyordu. Ancak her restoranda kalamar, ahtapot, midye gibi daha tanıdık yemekler bulmak mümkün. Bunun yanında pizza da Malta'da bol malzemeyle yapılan bir başka yemek alternatifi. Adada pek hayvancılık olmadığı için kırmızı ya da beyaz et pek popüler değil ancak tavşan Maltalılar'ın yöresel yemeklerinden biriymiş. Biri yahni, biri de burgerda olmak üzere denedim. Çok aşırı lezzetli değil ama kötü hiç değil. Bence denenmesi lazım. Alkollü içecek olarak "Cisk" adlı biraları var. Bunun dışında kırmızı ve beyaz şarap da üretiyorlar da pek fazla ihraç etmiyorlar sanıyorum. Kinnie adlı greyfurt aromalı soda ise Malta'nın en dikkat çekici alkolsüz içkisi.

Birkaç bilgi

  • Malta aslında geleneksel olarak oldukça yobaz bir ülke. Boşanma, Malta kanunlarına 2011'de yapılan bir referendum sonucu eklendi. Boşanma halktan sadece %53'lük bir destek alabildi.
  • Şehirdeki otobüsler Otokar marka ve Türkiye'de üretilmiş.
  • C harfini kafalarına göre Ç diye okuyorlar. Yukarıda yazdığım "Cisk", "Çisk" diye, "Paceville" adlı bölge "Paçeville" diye okunmakta.
  • Bahis ve pokerin merkezi.
  • Türkiye denince Osmanlılar ve Turgut Reis konusunun açılmaması imkansız gibi bir şey.
  • Yine söylüyorum: Otobüslere güvenmeyin!

Üç yıldız ya da 1959 öncesi şampiyonluklar bizi halen neden alakadar ediyor?

by 22:44:00
*** Dikkat dikkat... bu blog yazısı yüksek derecede futbol tarihçesi içermektedir. ***

Beşiktaş'ım Türkiye'de iyi başladığı, Avrupa'da da yüzümüzü güldürdüğü bir sezonun sonunda biraz bocalasa da işini son haftaya bırakmadan bir kez daha şampiyon oldu. Ancak bu şampiyonluk Beşiktaş'a üçüncü bir yıldız kazandırdığı için bitmeyen tartışma tekrar alevlendi: Beşiktaş gerçekten üçüncü yıldızı mı kazandı?

Gerçi yıldızda keramet olsaydı gökte sonsuz tane olmazlardı

Süper Lig nedir?

Süper Lig, Türkiye'de futbol oynayan (neredeyse) bütün takımların teoride katılabileceği ve kazananının UEFA tarafından ülke şampiyonu olarak tanındığı bir turnuva. Ben küçükken bu turnuvaya "1. Lig" denirdi. Ancak daha sonra ligin değerini arttırmak amaçlı 2001-02 sezonu öncesi iki önemli değişiklik yapıldı. Bunlardan ilk ligin "Süper Lig" adını almasydı.

Bu lig 1959'dan beri kesintisiz oynanıyor. Takım sayısı değişse de formatı birkaç istisna dışında her zaman aynı. Bu istisnalardan biri şike skandalı sonrası 2011-12'de oynanan play-off'lu sezon. Ligi normal sezonda birinci bitirenin sezon sonunda şampiyon olmama ihtimali olan bu formatta şükürler olsun ki ligi de "Süper Final"i de Galatasaray kazandı ki yıllarca sürecek başka bir polemik başlamamış oldu. 1962-63 sezonu ise "kırmızı" ve "beyaz" adlı iki grup ile başladı. Daha sonra gruplarda ilk altıya giren takımlar, sıfırdan bir lig oynadı. Yani "Süper Final" örneğindeki gibi final grubuna eski gruplardan puan taşınmadı. Bu turnuvada da hem kırmızı grubu, hem de Galatasaray'ın kazanması ile bir başka polemiktan daha kurtulmuş olduk. 1959 tarihli ilk sezonda da benzer bir format uygulandı. Ancak bu sefer "kırmızı" ve "beyaz" grubun şampiyonları iki maçlık bir play-off oynadılar.

1959 sezonuna bir parantez açmak lazım. Çift devre oynanmasına rağmen bütün maçlar tek bir yıla sıkıştırılmıştı çünkü 1958-1959 sezonunda bölgesel ligler (İstanbul, Ankara, İzmir vs.) halen oynanmaya devam ediyordu. Ancak TFF, diğer ülkelerde olduğu gibi Avrupa'ya şampiyon gönderecek bir lig yaratmaya karar verince o dönemki adıyla "Milli Lig"i kurmuştu. Bölgesel ligler Şubat 1959'da bitince buradaki en iyi takımlar yeni kurulan Milli Lig'e alındı ve ilk şampiyon Galatasaray'ı ikinci maçta 4-0 yenen Fenerbahçe oldu.

Formatta ufak değişiklikler olsa da 1959-2017 arasında şampiyonların kim olduğu konusunda herkes mutabık (ancak konuyu uzatmak isteyenler 2010-11 sezonunun şampiyonunun kim olduğu konusunda bir muhabbet açabilirler). Resmi rakamlar şöyle:

Galatasaray: 20, Fenerbahçe: 19, Beşiktaş: 13, Trabzonspor: 6, Bursaspor: 1

İlk şampiyon Fenerbahçe

Federasyon Kupası ve 3 yıldız

Ama Beşiktaş'ın 15 şampiyonluğu ve 3 yıldızı var?

2001-02 yılındaki bir başka değişlik de yıldız sisteminin gelmiş olmasıydı. TFF, her takımına beş şampiyonluk için bir yıldız vermeye karar verdi (5 rakamında mutabık kalmalarının nedeni ise Trabzonspor'a da yıldız vermekti). Lakin, Beşiktaş da 9 şampiyonluk ile 2. yıldızın kıyısında kalmıştı. Bu nedenle Beşiktaş, - yanlış hatırlamıyorsam ilk kez 1998 civarında Cenk Koray tarafından seslendirilen - iki Federasyon Kupası şampiyonluklarını da yıldız kriterine eklemek istedi.

Peki iki şampiyonluğu nereden geliyor ve neden lig şampiyonluğuna ekleniyor? Tüm hikaye 1955 yılında başladı. O sene UEFA, Avrupa liglerinin şampiyonlarının mücadele ettiği bir turnuva düzenlemeye karar verdi. UEFA kuraları çekip her şeyi hazırladıktan sonra bu fikri ciddiye almaya karar veren TFF, Türkiye'nin bu turnuvada temsil edilmesini istedi. Ancak Türkiye'de bütün bölgelerin yer aldığı ulusal bir lig yoktu. Yani ortada bir Türkiye şampiyonu yoktu. Bu nedenle TFF, bölgesel liglerin en prestijlisi olan İstanbul Ligi'nin o sezonki şampiyonu Galatasaray'a Avrupa'ya gitme teklifi yaptı. Galatasaray da bunu kabul etti ancak takım UEFA engeline takıldı çünkü UEFA doğal olarak bu geç gelen isteği kabul etmemişti.

TFF, bir sonraki sene bölgesel profesyonel ligler sistemine devam etti ve 1955-56 İstanbul Ligi'ni Galatasaray kazandı. Geçen sene olanların tekrarlanmaması için Galatasaray, Avrupa'da oynama isteğini hemen TFF'ye bildirdi. UEFA da Türkiye'den gelen bu isteği kabul etti. Böylece Galatasaray, Avrupa'da ilk kez mücadele eden Türk takımı oldu. Buna diğer bölge ligleri nasıl tepki verdi bilmiyorum. Sonuçta Göztepe, Altay, Gençlerbirliği gibi takımlar da o dönemde nispeten güçlü takımlar kurmuşlardı.

Bak, Türkiye yazıyor
Bir sonraki sezon TFF, gerçek anlamda bir Türkiye birincisi çıkarmaya karar verdi ve Federasyon Kupası'nı başlattı. Üç bölgede oynanan ön elemelerden çıkan 6 takım ile bir lig oluşturuldu ve Beşiktaş bu turnuvanın sonucunda kupayı kazanan takım oldu. Ancak 1954-55 sezonunda olanlar bir kez daha tekrarlandı ve TFF, UEFA'ya bir şampiyon adı göndermeyi unuttu. UEFA kuraları çektikten sonra ise apar topar Beşiktaş'ın adı gönderildi ama artık her şey için çok geçti. İşin ilginci Fenerbahçe, "geçen sene İstanbul şampiyonu Galatasaray'ı gönderdiniz, bu sene neden İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe'yi değil de Federasyon Kupası şampiyonunu gönderiyorsunuz?" diye kendi çapında bir tutarlı bir soru sormuştu, ancak TFF bu hakkı Beşiktaş'tan yana kullandı.

Bir sonraki sene Federasyon Kupası tekrarlandı ve bir sonraki yıl ilk kez düzenlenecek Süper Lig'in ilk sezonu ile benzer formatta uygulandı. Kırmızı grup lideri Beşiktaş, beyaz grup lideri Galatasaray'ı iki maçta da yenerek şampiyon oldu. Bu sefer TFF, Beşiktaş'ın adını zamanında bildirdi ve Beşiktaş, Galatasaray'dan sonra Avrupa'ya çıkan ikinci takım oldu.

Federasyon Kupası düzenlenirken bu kupanın sahibi hiçbir zaman Türkiye şampiyonu olarak adlandırılmasa da o dönem başka bir Türkiye çapında turnuva olmaması, formatının ligin ilk sezonuna benzemesi ve şampiyonunun Türkiye'yi temsilen UEFA'ya gitmesi nedeniyle, Beşiktaşlıların gözünde bu turnuva Süper Lig ile aynı statüde. TFF ise bu turnuvaya farklı davranıyor ve yıldız kategorisine alsa da şampiyonluk sayısına eklemiyor. Böylece Beşiktaş'ın 13 lig şampiyonluğu olmasına rağmen toplamda 15 Türkiye şampiyonluğu oluyor ve üç yıldız alıyor.

Galatasaray: 20, Fenerbahçe: 19, Beşiktaş: 15, Trabzonspor: 6, Bursaspor: 1

Milli Lig

Tabii Fenerbahçeli arkadaşlarımız durur mu? Onlar da 1937-1950 arasında düzenlenen Milli Lig'i konuya dahil ederek, bu şampiyonlukların da sayılması gerektiğini söylüyorlar ki kendileri bu turnuvayı en çok kazanan takım. Kısmen de haklılar. Öncelikle bu turnuva Türkiye'de lig olarak oynanmış ilk büyük turnuva. Bölgesel liglerini üst sırada bitiren takımlar bu ligde Türkiye şampiyonu olmak için mücadele ediyorlar. Eğer o dönemler UEFA Şampiyon Kulüpler Kupası gibi bir organizasyon olsaydı, bu ligin şampiyonunun Türkiye'yi temsil etmesi en mantıklı seçenecek olacaktı. Beşiktaş'ın Fenerbahçe'ye göre şansı aslında bu. Beşiktaş, yıldız başvurusu yaparken UEFA'dan 1957 ve 1958'de Türkiye şampiyonu olduklarını gösteren bir belge alabilmişken, Fenerbahçe'nin böyle bir belge alma şansı yok.

Ancak Milli Lig sayılmasın diyenlerin de güçlü argümanları var. Birincisi 1950'den önce Türkiye'de futbol profesyonel değildi. Milli Lig'in sonlandırılmasının da sebebi 1950 yılından itibaren bölgesel profesyonel liglerin başlaması oldu. Gerçekten de Milli Lig tarihne bakıldığında, turnuva oynanırken turnuvadan çekilen takımlar, sıkça değişen puanlama sistemleri, olimpiyata denk geldiği için oynanmayan sezonlar gibi, profesyonel futbolda alışık olmadığımız durumlar söz konusu. Milli Lig'in şampiyonluk sayılmaması için bir diğer neden de aynı dönemde başka bir Türkiye şampiyonluğu turnuvasının bulunması.

Türkiye Futbol Şampiyonası

Bu turnuva Milli Lig'den bile önce başlamış ve Türkiye birincisini belirlemek için düzenlenmiş bir organizasyon. Formatının nasıl olduğu hakkında pek fazla bir bilgi yok. İşin garibi Milli Lig ve Türkiye Futbol Şampiyonası zaman zaman birbiri ile çakışıyor. Mesela 1940'da Milli Lig şampiyonu Fenerbahçe, Türkiye Futbol Şampiyonası'nda Eskişehir Demirspor'un ardından ikinci. Peki bu takımların hangisi gerçekten Türkiye şampiyonu? Bu turnuvaya katılım kriterleri ile ilgili de soru işaretleri var. Mesela 1946'da Milli Lig şampiyonu Fenerbahçe, Türkiye Şampiyonası'na katılmamış. Onun yerine İstanbul şampiyonu Beşiktaş, turnuvaya dahil olup ikinci olmuş.

...mu acaba?

Bu problemi nasıl çözmeli?

Çözüm 1: 1959 öncesi tamamen unutulacak. Beşiktaş, 13 şampiyonluk ile iki yıldızda kalacak. 
  • Neden mantıklı? Tartışmaya açık olmayan resmi bir başlangıç noktası var, geçmişe bir sünger çekiliyor, tartışmalar bitiyor.
  • Neden mantıksız? Beşiktaş, UEFA'dan aldığı bir belge ile "Türkiye şampiyonu" olduğunu kanıtladı. Neden bu hakkından feragat etsin?
Çözüm 2: Status quo devam. Beşiktaş'ın 13+2 şampiyonluğu olacak.
  • Neden mantıklı? Federasyon Kupası, kendine has durumundan ötürü farklı bir kategoride tutulsa da şampiyonunun Türkiye şampiyonu olduğu da gerçek. Yıldız kriterine dahil edilebilir.
  • Neden mantıksız? Kağıt üstünde +2 gerçekten de garip duruyor. Ayrıca Türkiye'deki her yıldız sayısı değişiminde bu tartışma yeniden hortlayacak.
Çözüm 3: Lig 1957'den itibaren başlayacak. Beşiktaş'ın 15 şampiyonluğu olacak.
  • Neden mantıklı? +2 garabeti kalacak. Lig sayısı ve şampiyonluk sayısı eşitlenecek
  • Neden mantıksız? Federasyon Kupası'nın son aşaması lig usulü olsa da sonuçta bu bir kupa. Küme düşen yok, alt ligden gelen yok. Süper Lig ile aynı kefeye koymak tartışma yaratabilir.
Çözüm 4: Lig 1930'dan itibaren başlayacak. Beşiktaş'ın 18, Fenerbahçe'nin 25, Galatasaray'ın 21 şampiyonluğu olacak.
  • Neden mantıklı? Lefterlerin, Baba Hakkıların kazandığı Türkiye şampiyonlukları da dikkate alınacak.
  • Neden mantıksız? Futbolun amatör yılları da dikkate alınmış olacak. Ayrıca Türkiye Futbol Şampiyonası ile çakışan yıllar sorun yaratacak. Fenerbahçe'nin Galatasaray'ı geçmesi nedeniyle de iki kulüp arasında tartışmalar ayyuka çıkacak.
Çözüm 5: Lig 1924'ten itibaren başlayacak. Beşiktaş'ın 20, Fenerbahçe'nin 28, Galatasaray'ın 21 şampiyonluğu olacak.
  • Neden mantıklı? Türkiye'de düzenlenen bütün Türkiye şampiyonaları dikkate alınmış olacak.
  • Neden mantıksız? Futbolun amatör yılları halen sayılıyor olacak. Bazı yıllar için iki tane Türkiye şampiyonundan bahsedilecek. Tarihde 10'dan fazla Türkyie şampiyonu olacak.

Peki bence ne olmalı?

Öncelikle son üç çözümü reddediyorum. 1950 öncesi amatör dönemi yıldız sayısına dahil etmenin mantığı, hele bazı yıllar çifte şampiyonluklar varken, yok. Federasyon Kupası'nı da lige dahil etmek doğru olmaz çünkü kendine has bir formatı var.

Açıkcası bir Beşiktaşlı olarak, Beşiktaş'ın iki ya da üç yıldızı olması ne benim Beşiktaş'a aşkımı azaltır, ne de Beşiktaş'ın büyüklüğünü küçültür. Bu nedenle ben aslında Çözüm 1'den yanayım. Hatta ve hatta yıldız muhabbetinin 10 yılda bire inmesinde yarar görüyorum. Böylece zırt pırt yıldız muhabbeti açılıp, tartışma başlamaz. Hem bundan 50 yıl sonra yıldızlardan formaların gözükmediği tasarımlara şahit olmak da hoş olmayacaktır.

Bir yandan da Çözüm 2'nin aslında çok da kötü bir çözüm olmadığını da düşünüyorum. Bir şampiyon nasıl tanımlandırılır?

1- Türkiye çapında (profesyonel) bir turnuva kazanılacak
2- Bu turnuva Türkiye'deki tek ya da en düzey turnuva olacak
3- Turnuva lig formatında olacak
4- Yabancı futbol organizasyonları (UEFA, FIFA) şampiyonu tanıyacak.

Beşiktaş'ın da bu iki şampiyonluğu 1.,2. ve 4. kriterlere tamamen uyuyor. 3. kritere ise kısmen uyuyor. Yani Federasyon Kupası bir lig değil ama kazananı Türkiye şampiyonu.

Ben bu notları tarihe düşeyim de, bu konu hakkında bilgi toplamak isteyenler için bir kaynak olsun. İnsanlar okuyup, beyin jimnastiği yapsın yeter.
Blogger tarafından desteklenmektedir.