Zaman

by 23:41:00
Acı Vatan Mannheim'a geçtik diye 59RS'yi unuttum sanılmasın. Ancak insan yeni bir yerde hayata başlayınca, sadece onunla ilgili şeyler düşünüyor, onunla ilgili şeyler yazmak istiyor.

Ancak ben biraz zamandan bahsetmek istiyorum. 23 yaşındayım ve 24'e doğru yol alıyorum. Belki bu konularda ahkam kesmek için çok gencim ama, benim de kendi çapımda dolu dolu bir hayatım oldu. Bugün geçmiştan kalan resimlere bakıyordum. Önce Erasmus resimlerime baktım. Evet dedim, bunlar benim hayatımın en güzel günleri. Kafamda sorun yok, dersler tadında, şehir muhteşemdi.

Sonra biraz daha geriye gittim, üniversitenin ilk yıllarına. Bir anda Köln'ü unutup o günlere dönmek istedim. Yeni ve sıcak bir ortama adım attığım zamanlar. Saçlarımın uzun olduğu o güzel günler. Superdorm'da Ege ile kalıp, her gün gülümsediğim anlar. Hani herkes birbirine daha yakınken, bir kariyer bulma çabası üstümüze yapışmamışken.

Sonra daha bile geriye gittim, lise günlerine. Sil baştan. Bu sefer o zamanları özledim. Herkesin üniformalarının çizdiği sınırlardan bir şekilde kaçma çabalarını. Tüm okul önünde İbranice şarkı söyleme ya da peruklarla sahneye çıkma cesaretimizin olduğu, ÖSS gibi bir illetin üstünde dostça gelebildiğimiz, dağ başında, kendi distopyamızda yaşadığımız o günler.

Keşke bu kadar güzel günler geçirmeseydim dediğim bile oluyor. Keşke geçmişim oldukça silik ya da üzücü olsaydı da önümdeki günlere daha umutla tutanabilseydim. Bundan geliyor biraz vurdumduymaz oluşum. Geçmişte o kadar güzel yaşadıktan sonra geleceğe karşı tokluk hissi var.

İnsan uzanmak, geri dönmek istiyor o günlere. Dönemeyeceğini biliyorsun, daha da özlüyorsun. Sonra kalbinde bir acı. Geçiyor elbet, ama sadece bir süreliğine. Sonra ne bileyim, Almanya'da baktığın nehir birden Boğaziçi'ne dönüşebiliyor. Amerikan saç kesimli bir çocuk gördüğünde "bu ben miyim yoksa?" diyebiliyorsun.

Bazen Facebook'ta görünce uzun zamandır konuşmadığım dostlarımı, "dur kesme saçını", "sakın kilo verme", "gözlüklerin kalsın, lense başlama" diyorum. Sanki her zaman liseli kalacaklarmış gibi. Sanki ben de her zaman liseliymişim gibi.

E o zaman Sezen Aksu'dan gelsin. "Ah ne kahraman, ne cesur, ne güzel çocuklardık. Her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık. Ah kaldırımlar biliyor, bir devir muhteşemdik. Güz güneşinden hüzünlü, ilk yazdan şendik."

Büyüme sancıları

by 22:43:00
Büyüme sancıları yaşıyorum. Hem de hiç tahmin etmediğim boyutlarda.

Her zaman bazı şeylere karşı sorumluluk hissetmişimdir. Zaman zaman gerekli şeylere, mesela kardeşime bakmak gibi. Ya da bazen çok saçma şeylerde sorumluluk hissederim. Mesela biri heyecanla, saçma sapan da olsa, bir şey anlatırken başkası konuyu değiştirecek gibi olur. Sorumluluğu üstüme alarak çocuğu dinlediğimi belli eder ve muhabbetin bitmemesine çabalarım.

Ancak hayatımdan her saniye geçtikçe, omzumdaki kendi dünyamın yükü gitgide ağırlaşıyor. Böylece binlerce metre hava olmak isteyen aklım yeryüzüne doğru iniyor. Hayallerim ve gerçek dünya arasındaki dengeyi sağlamak hiç de kolay değilmiş. Kontrolü kaybettiğim zamanlar da oluyor. Az hasarla büyümeye çalışıyorum.

Bugün Edirne'deyim. Belki de hayatımda ilk kez (Erasmus hariç) bir ay boyunca (hem de bir Temmuz ayı) memleketime uğramadım. Nasıl yapabilirdim ki? Geldiğimde ise bürokrasinin karşısında Don Kişotluk yaptım. Zaten hayatımın her anında bir Don Kişotluk yapma çabasındayım.

Her gri devlet binası, içinde bıkkınlığı barındırıyor. Sararmış, eskimiş posterler, tozlu fayanslar, solgun memurlar. İstediğin kadar önemli bir iş yaptığını düşün dışarıda, orada sadece elindeki belgesin. Halbuki çok şey istemiyorum, eğer kanlı canlı bir insansam, bana insan gibi davranılmasını istiyorum hepsi bu. Ve Almanya'ya gitmemdeki ana neden de bu zaten. İster devlet dairesine git, ister bir süpermarkete, belki çok sıcak olmasa da belli sınırların dışına asla çıkmayan bir muhabbet her zaman var.

Askerlik şubesinde komutanın gelmesiyle kafamda her zamanki gibi geçit yapan düşüncelerim dahi "hazır ol" konumuna geçti. Kendisi tecil kağıdımı imzalarken, gözüm masasının üstündeki Edirne Şehitleri kitabına gitti. Askerlik şubesinde insana şevk verecek en güzel şey olsa gerek. Aslında şaka bir yana, bütün felsefik sorgulamaları attığımda askerlik nedense ruhuma hitap ediyor. Hakiler giyip, düzenli antrenman yapma ve böylece çakı gibi olma, üç numara saç, kadın dırdırından uzak kalma ve hele mesleğin askerlik olunca uzanan orduevi şartları askerliğin gözümdeki avantajları. Ancak dezavantajları ve bu konudaki düşüncelerim küçük bir roman yazacak kadar çok olabilir.

Askerlik şubesinden çıkarken ise yürüyüşümün bir tören mangası şekline girmiş olduğunu fark ettim. Daha sonra da polise, nüfus müdürlüğüne, muhtarlığa derken günümü Türkiye Cumhuriyeti devletinin en baba organlarında dolaşıp bitirdim. Bu organlar nedense bana sindirim sistemini daha çok anımsatıyor. Özellikle neyim varsa alıp, üstüne üstlük babamdan yardım istemek durumunda kaldığım noter maceramdan sonra kendilerinin beni iyice bir sindiren kalın bağırsak olduğunu emin verdim. Çıkışta benim halimi de siz bu kelimeleri okuyanlara bırakıyorum.

Kışla revirinde kayıtlar askerin adı soyadı, askerlik numarası yanında "teşhis" yazar. beni muayene eden hemşire ablam tüm bu sorunlarımın nedenini kısaca buldu ve yazdı; "Teşhis: Asker". İnsanın içinden başka bir insan yaratan, aile bireylerini, özellikle annelerin yüreğini, dağlayan bir hastalık türü olsa gerek.

Dedim ya büyümenin sancılarını çekiyorum. Dünyaya geldiğimde sadece bir isimdim. Daha sonra abi oldum, lisede artık kendime bakma sorumluluğum vardı, başka başka sıfatlar kazandım. Kiracı oldum, Alamancı oldum, Mağdur oldum (bkz: hırsızlık), sevgili sıfatı taşıdım ara sıra. Her sıfat, farklı sorumluluk yükledi. En son da bu fotoğrafı çektim. Hem büyüdüğüm için gururlu, hem de yeni dertleri sırtlanacağım için dikkatliyim artık.

05082011(001)
Blogger tarafından desteklenmektedir.