siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Seçim sonrası çuvaldızı

by 23:33:00
Dünkü seçimlerde ne gerçekte olmasını istediğim ne de olacağını tahmin ettiğim sonuç çıktı. İlkinde başarısız olmam şaşırtıcı ya da üzücü değil. Kaçımız hayalini kurduğu şeye sahip ki? İkincisinde başarısız olmam biraz daha üzücü ama biraz bu işler üstünde kafa yorup bir sonuca varılabiliyor ve kendi düşüncelerini tatmin edebiliyorsun. Mesela ben Erdoğan'ın ikinci turda kazanacağını fakat AKP'nin mecliste çoğunluğu kaybedeceğini tahmin ediyordum. Evet, Erdoğan kazandı ama ilk turda kazandı. Evet, AKP mecliste çoğunluğu kaybetti ama MHP desteğiyle ülkeyi yönetmeye devam edecek. MHP'nin nasıl bu kadar çok oy aldığı şaşırtıcı. Bazı fikirlerim var ama artık bunu da sosyologlar araştırsın, bulsun.

Asıl bahsetmek istediğim şeyler bunlar değil. Asıl bahsetmek istediğim şey "bizim taraf"ın da aslında ne kadar temelsiz, içi boş düşünebildiği ve bunu büyük bir kibir ile görmezden geldiği. Bunu her seçim döneminde görüyoruz aslında. Bu seçim döneminde de boş geçmedik. Twitter'a, ekşisözlük'e giriyorsun, aynı goygoyu görmek mümkün: her zaman birileri çıkıp hiçbir gözleme, düşünceye dayandırmadan İnce'nin Erdoğan'dan ilk turda daha fazla oy alabileceğini iddialı bir biçimde söylüyor. Erdoğan'ın %40'ın altına düşmemesi durumunda hesabını kapatacağını söyleyen kim bilir kaç kişi gördüm. Bu güven nereden geliyor? Sosyal medyadan. Arkadaşlar, canlarım, sosyal medyada neredeyse hepimiz kendi ideolojimizin içinde hapsolmuş durumdayız. Sen yüzlerce #teamince nickli adam takip ediyorsun, gerisini görmüyorsun. Orada bir kişi "AKPli bir komşum var, artık bıkmış, İnce'ye oy verecekmiş" diyince hoşuna gidiyor, sen ve senin gibi yüzlerce kez bunu retweet'liyorsunuz ve sanki her AKPli komşu İnce'ye oy verecekmiş gibi hissediyorsunuz. Kendimizi kandırıyoruz. İnce'nin İstanbul mitingine katılan insan sayısında kendimizi kandırdığımız gibi. Sen hiç 5 milyonluk bir kalabalığı kafanda canlandırabildin mi? Evet, çok kalabalıktı, çok coşkuluydu, bazı insanlar miting alanının taa en arkasına gitmemek için yan sokakları kapatıp İnce'yi dinledi. Ancak, bu sayının 5 milyon olmasının imkanı yok. İstediği yüz ölçümünü, insan yoğunluğunu al. Bu rakama ulaşamazsın. Bir polis kayıtları lafı dönüp duruyor ama başka hiçbir detay yok. Lakin hoşuna gidiyor 5 milyon, söyleyip duruyorsun.


Dün CHP tarafından gelen açıklamaların da etkisiyle herkes birden bire "seçim ikinci tura kaldı" demeye başladı. Herkes birbirlerini umutlandırdı. Bunun da çöküşü çok kötü oldu. Herkeste büyük bir düş kırıklığı, depresyon. Halbuki daha önce seçim görmüş bu insanların CHP kanadından gelen bu yalandan yüreklendirme ya da son çırpınışlara alışık olması lazımdı. Ama işte zor zamanında insanoğlu tutunacak bir dal arıyor. Mesela tutunacak dallardan biri "oylar çalınıyor!" diye bağırmak. Bu da Anadolu Ajansı üstünden yapılıyor. Taa eskiden, Doğan Haber Ajansı ve AA'nin seçim bilgilerini ayrı ayrı verdiği zamanlarda herkes "AA yalancı, şerefsiz" diye saydırırdı ancak iki ajans da her zaman aynı yerde buluşurdu. İnsanlar bu durumu hala kabul etmiyor ısrarla. AA, kendimi bildim bileli her zaman ya bilgilerini önce Erdoğan'ın daha güçlü olduğu doğudan aldığı için ya da gerçekten psikolojik baskı olsun diye Erdoğan'ın güçlü çıktığı sandıkları daha önce sisteme girdiği için Erdoğan'ı yukardan başlatıyor ama her zaman da bu yüksek oy oranı daha makul bir seviyeye iniyor. Ancak her seçim Anadolu Ajans'ına küfür gırla. Tabii ki de Ajans'ın bağımsız yayın yapamaması çok büyük bir problem. Eğer AA dürüst ve ahlaklı yayın yapabilse kimse AA'nın sonuçlarını tartışmaz. Lakin, her şeyin normal seyrinde gittiği anlarda bile AA'nın verilerine insanlar kendini kandırırcasına güvenmiyor.

Bir de bir seçim klasiği olarak "YSK'da daha o kadar sandık açılmadı, büyükşehirlerden bilgi geliyor, korkmayın!" muhabbeti var. İnanılmaz bir şekilde bu muhabbeti sandık görevlisi arkadaşlarım bile dün gece durmadan yaptı. Ancak insanlar şunu unutuyor: Anadolu Ajansı görevlileri ıslak imzalı tutanak hazırlandığı gibi tutanaktaki bilgileri merkeze gönderiyor. Merkezdeki çalışanlar da bu bilgileri sisteme giriyor ve, hop, televizyonda gösterilen bilgiler güncellendi. YSK'ya ise oy çuvalları ve tutanaklar fiziksel olarak götürülüyor. Orada bir daha kontrol ediliyor. Daha sonra sisteme giriliyor. Bu nedenle her zaman YSK'nın sandık açılma oranı AA'dan geride oldu ve olacak. Hatta daha sonra YSK'nin bilgileri Oy ve Ötesi'nin gönüllüleriyle girdiği tutanak bilgileri ile karşılaştırılıyor ve sağlamalar yapılıyor. Bu nedenle resmi sonuçlar birkaç gün sonra açıklanıyor. Bu da AA'dan biraz daha farklı olabiliyor. Geçen seçimlerde Oy ve Ötesi bir miktar düzenleme yaptı ancak seçim sonuçlarının doğruluğunu kabul etti. Bunu dedi diye de "eğitimli, Batılı, akıllı" kesimden yemediği küfür de kalmadı. Bu seçimde bir başka sivil toplum örgütü olan Adil Seçim platformu AA'ya alternatif olarak ortaya çıktı. Bir ara onlar da CHP gibi "ikinci tura kalacak" diye ortalığı karıştırdı ama AA'nın verdiği sonuçlarla aynı yere vardı. Aynı yere varınca da onlar da bir ton küfür yedi (ama hak ettiler).

Peki CHP neden insanları boş umutlandırıyor? Çünkü CHP güçlü olduğu yerlerden, daha çok görevlisinin bulunduğu yerlerden, kendisini mutlu edecek bilgileri önce eline geçiriyor. Ancak ya bunun farkına varmayacak kadar gerizekalılar, ya da insanlarla alay etmeyi seviyorlar ve de "merak etmeyin" diye gaz veriyorlar. En sonunda ise bozulmuş suratlarıyla, iki kelimeyi bir araya getiremeyen cümleleriyle kapanış konuşması yaparak bir sonraki seçime kadar çenelerini kapıyorlar. "Bizim taraf" da CHP'nin bu hareketlerini eleştiriyor ama aynı yemi bir sonraki seçimde yine yutuyorlar. Açılmış, sayımı tamamlanmış sandıklardaki oylar ancak gecenin köründe YSK'ya getirilirken "bakın Bakırköy'den oy geliyor, sandıkları bırakmayın!!" diye bağırıyorlar ama o oyun sandık kurulu tarafından onaylanmış sonuç tutanağı zaten AA'ya gitmiş, sisteme girmiş. YSK işi sadece resmiyete dökecek ama sonucu değiştiremeyecek. (Bu arada YSK'da istifa eden görevliler gibi bir yalan da hemen rotasyona girdi sosyal medyada. Bu taraf değiştiren namuslu görevli yalanı Gezi'den beri her olayda çıkıyor, hep de kendine seyirci buluyor).

Demek istemiyorum ki insanlar sandıklara sahip çıkmasınlar. Bence son yılların en önemli politik hareketlerinden biri gençlerin tamamen kendi istekleriyle sandık hilelerine karşı durmaları. Sivil toplumun bu kadar içinde olduğu bir sistemde, özellikle büyükşehirlerden gelen sonuçlarda, bir hile olasılığı gerçekten azalıyor. Eğer bu oluşumlar olmasaydı ve yukarıda yakındığım suçlamalar yapılsaydı, bu kadar sinir olmazdım. Ancak bu oluşumlara dahil olup, halen YSK, AA nasıl çalışır bilmeyen, öğrenmeyen bu genç kesime kızmamak elde değil.

(Bu arada şunu da eklemeden olmaz: son yılların en şaibeli olayı geçen referandumda mühürsüz oy pusulalarının sayım ortasında kabul edilmesiydi. İşte bu gerçekten karanlık, açıklaması zor ve hatta yasal olmaması gereken bir durumdu. Bu konuda söylenecek her türlü eleştirinin arkasındayım.)

Peki oylar sayıldı ve Erdoğan yeniden kazandı. İnsanlar buna inanmıyor, bir umut ışığı bekliyor. Siz muhalefet lideri olsanız ne yapardınız? Birçok insan kolay yolu seçip "oyumuzu çaldılar" diye kitlesini gaza getirirdi. Ancak burada İnce bunu yapmadı ve eleştirildi. İnsanlar İnce'den kendi inandıklarını duymak istiyordu ancak İnce çok büyük ihtimalle farklı kaynaklardaki sonuçları karşılaştırmaya çalıştı. Bu da tabii ki zaman aldı. Keşke seçimi kaybettiğini anladığında "Gençler, ölçtüm biçtim, sonuçlar bunlar. Maalesef olmadı, iyi geceler." tadında bir konuşma yapsaydı. İnce'nin Küçükkaya'ya yaptığı WhatsApp açıklaması açıklanmasaydı ben İnce'nin böyle bir açıklamayı yapacağını düşünüyorum. Ama biliyorum ki herhangi bir açıklama sonrası İnce o "gençler" tarafından topa tutulacaktı. İnce'nin sabah yaptığı konuşma ise, onun neden diğerlerinden farklı olduğunu göstermesi açısından çok önemli. "Oy hırsızlıkları olabilir ama 10 milyon farkı açıklayamaz" demesi, yanlı basına, kısacık propaganda süresine rağmen %30'u geçmesinin başarı olduğunu söylemesi ve en önemlisi çalışmaya devam edeceğini söylemesi sahip olduğu liderlik vasfını memlekete bir kez daha göstermesi açısından çok önemli.

Bir kere adam şair, farkı burada
Muharrem İnce demişken, kendisinin adaylığı açıklandıktan kısa bir süre sonra hemen bir kolpacı Muharrem İnce adına twitter hesabı açıp, twit atmaya başladı. Bizim millet de yazılanlar hoşuna gidince "oo İnce'ye bak" diye "sahte midir, değil midir?" dikkat etmeden yıkamaya yağlamaya başladılar. Bir yerden sonra sahte hesap İnce'yi kötü etkileyebilecek, daha sert şeyler yazmaya başladığında bizimkiler uyarılara rağmen bu hesapları retweet'lemeye devam ettiler. Hadi bir süre bunu yedin ve daha sonra Muharrem İnce, onaylı-mavi tikli hesabıyla görünmeye başladı. Ya yüksek lisans yapmış arkadaşım tüm bu olan bitene rağmen aylar sonra sahte İnce'den retweet atıyordu. Böyle bir şey olabilir mi? (Merhaba Kılıçdaroğlu). Dün de 7 (yedi) takipçili sahte Temel Karamollaoğlu hesabından atılan yalan dolanı sandık görevlisi arkadaşım paylaşıyor. Bu arkadaşlara sorsan ama AKP'liler yalan haber paylaşır, dünyanın en büyük problemi "fake news"tir, her şeyi teyit etmek gerekiyor. Ancak sükünetin korunmasının en önemli olduğu zamanda insanları daha da gaza getirecek şeyleri önüne arkasına bakmadan paylaşmak akıllı adam işi değil.

Yani demem o ki o sıkça eleştirdiğimiz AKP seçmenine taş çıkartırcasına araştırmadan söylediğimiz sözler, yalan haberlere elimizde tuzlukla koşmamız, çok önemsediğimizi düşündüğümüz kişileri işimize gelmeyince linç edercesine eleştirmemiz, "büyük resim" görmüş AKP seçmeni gibi "oo İnce'yi tehdit ettiler, o yüzden bak bu gece piyasada yok" gibi komplo teorileri kurmamız hiçbir tarafından birbirinden çok da fazla farkı olmadığını gösteriyor. Kendimize çeki düzen vermeden daha büyük hedeflere varmamız çok da olası değil.

Referandum analizi - Doğu/Güneydoğu Anadolu

by 15:21:00
Sıcak sıcak bir referandum analizi gelsin derim. Bu referandum sonuçları bir kaç perspektiften analiz edilebilir elbette ama ben en çok merak ettiğim konu ile başlayayım. Konumuz Doğu/Güneydoğu Anadolu'dan gelen oylar ve bunun "Evet" bloğuna katkısı. Önce tarihe not düşelim: 16 Nisan referandumunda Türkiye'nin %51.4'ü anayasal değişikliklerine onay verdi. İki grup arasındaki oy farkı 1.379.000 civarı oldu. Öte yandan İstanbul, Ankara ve İzmir üçlüsü çok uzun zamandan sonra ilk kez aynı oyu verip, "Hayır" dedi. Bu ve başka büyük şehirlerden gelen itiraza rağmen "Evet"in kazanma nedenleri de hemen tartışılmaya başlandı. Dikkat etmemiz gereken şeylerden biri Doğu'da HDP'den "Evet"e kayan oylar.


Sadece uzaktan bakınca bile görebiliyoruz ki Doğu'da HDP'nin birinci çıktığı 12 ilden 2 tanesinde (Bitlis ve Muş) "Evet" üstünlük sağlamış ki Bitlis'te "Evet" ile "Hayır" arasındaki fark nispeten yüksek (%59'a %41). Daha detaylı bir analize girişmeden oy kaybının ciddi olduğunu söylemek mümkün.

Ortalığa çıkan analizler sadece yüzdeler üzerinden ilerlediği için bence pek güvenilir değil. En azından oy kaymalarını analiz edemez. Mesela daha önceki seçimde HDP'ye oy verip, seçime gitmeyen sayısı çok ise, "Evet" oyundaki yüzdelik artış HDP'den "Evet"e oy kaydığını göstermez. O yüzden bu analizde oy veren sayısına dikkat ediyorum. Bunun yanında sandıktan kaçan seçmen sayısını dikkate alıyorum. İşleri kolaylaştırmak için de 4 partiye odaklanıyorum. Diğer partilerden gelen oylar ve yeni seçmenin tavrını da evet, hayır ve oy kullanmayan olarak dağıtacağım.

Böyle bir detaylı analizin bize gösterdiği şeyler bence daha ilginç. Öncelikle bu 12 ilin 11'inde "Evet" oylarının toplamı AKP ve MHP toplamından daha fazla iken, "Hayır", HDP ve CHP toplamından az. Tek istisna Iğdır. Bunun da nedeni Iğdır'ın bölgedeki önemli bir istisna olması çünkü bu şehirde HDP ve AKP kadar MHP de çok güçlü. HDP'den "Evet"e oy kaymasına rağmen, bu şehirde de - MHP'nin çok güçlü olduğu her il gibi - MHP seçmeninin önemli bir kısmı "Hayır" oyu vermiş gözüküyor.


Biraz da bölgedeki büyük resme göz atalım isterseniz. Bu 12 şehrin toplamında çıkan "Hayır" ile 2015'teki "HDP+CHP" bloğunu karşılaştırdığımızda da 355.000 civarında bir fark var. Ancak bu fark bölgedeki yeni seçmeni ve geçen seçimde diğer partilere oy atmış kesmi dikkate almıyor. Bu referandumda 12 ilin yarısında seçmen sayısı artarken, diğer yarısında azalmış. 33.741 yeni seçmen ile en dikkat çekici artış bölgenin en büyük şehri Diyarbakır'da olmuş. Toplamda ise tam olarak 54.500 yeni oy ortaya çıkmış. Şimdi farz edelim 30.000 kişi "Hayır", 20.000 kişi "Evet" oyu bastı. 4.500 ise seçimde oy vermedi. Öte yandan geçen seçimde 70.000 kişi de diğer partilere oy vermişti. Bunu da 40.000 kişi "Hayır", 20.000 kişi "Evet", 10.000 kişi de "oy vermedi" olarak tahmin edelim. Bu tahminler büyük resmi değiştirmez ama dağılımı mantık çerçevesinde yapmakta da yarar var. Bu farazi dağılım yukarıdaki 355.000'lik farkı 425.000'e çıkarır. Peki HDP+CHP'ye 2015'te oy veren bu 425.000 kişi bu referandumda ne yaptı? Bu sorunun cevabı çok önemli.

Tabii ki akla ilk gelen seçenek bu kişilerin "Evet" oyu vermesi. Gerçekten de "Evet" oyu, 2015'te AKP ve MHP'ye giden oylardan (yeni seçmeni ve diğer partilerden gelenleri de göz önünde alarak) 215.000 adet daha fazla. Yani, düşen HDP oylarının %51'i "Evet" gitmiş. Geri kalanı da sandığa gitmemiş. Bu 12 ilin biri dışında (Tunceli) hepsinde sandığa gitmeme sayısı artmış. Elbette yeni seçmen ve diğer partilerden gelen oylar farklı dağıtılsa sonuç daha farklı olabilirdi ancak oran olarak "Hayır"ın çoğunlukta halen önde olduğu bu coğrafyada yaptığım hesabın yanlış olduğunu düşünmüyorum.


Yani sonucum şudur ki HDP oylarının yarısından biraz daha fazlası "Evet"e kaymış, ciddi bir kesim ise oy kullanmamış. Daha da spesifik olursak 2015'teki seçmenin %80.6'sı HDP'nin Hayır çağrısına uymuş, %9.8'i "Evet" demiş, %9.6'sı ise sandığa gitmemiş. Sandığa gitmeyen kesimin bölgede yaşanan problemlerden dolayı mı sandığa gidemediği yoksa seçimleri boykot edip bilerek sandığa gitmediğini anlamak bu rakamlar ile mümkün değil.

Öte yandan HDP'nin bu 12 bölgede kaybettiği oy, referandum sonucunu değiştirir miydi? Buna gönül rahatlığı ile hayır diyebiliriz. Eğer bu 12 ilde oy geçişkenliği olmasaydı, "Evet", hesaplamalarıma göre, %50.8 ile referandumu yine de kazanacaktı.


Özet geçelim:

  • Doğu'da HDP, kazandığı 12 ilde de oy kaybetmiş ancak Iğdır'daki hayırcı MHP'ler nedeniyle bu oy kaybı daha az göz önünde
  • Kaybedilen oyun yarısından biraz fazlası "Evet"e kaymış, gerisi sandığa gitmemiş.
  • Ancak bu oy geçişkenliği olmasaydı bile referandumu "Evet" oyları kazanacaktı.

Referandumda oy pusulaları

by 00:25:00
Dün, 2017 Anayasa Değişikliği referandumu için oyumu kullandım. Oy sandığına kadar şeyi çok düzgün ayarlamışlar. Güvenlik, görevliler vesaire hepsi oldukça kibardı. Ancak oy verdiğim masada kimliğini aldıktan sonra imza atmadan bir giden adamın yarattığı karmaşa ile uğraşılıyordu. Öyle ki oyumu kullandıktan sonra imza atmaya gittiğimde, sandık görevlisi yanındaki arkadaşına bana oy pusulası verilebileceğini söyledi. Ben de benim oy attığımı gören adam da bir an "lan n'oluyor?" bakışı attık. Neyse, böyle küçük şeyler olabilir diyeyim geçeyim.

Ama kafama takılan bir başka bir şey var. Damgamı aldım, pusulamı aldım. Oy verme kabininde bir daha önüme baktım. Önümdeki kağıtta "Evet" / "Hayır" yazıyor. Sade, basit. Biraz düşününce ise saçma.

2017 Referandumu oy pusulası
Son yıllarda demokratik sistemlerde yapılan seçimlerin en büyük problemi halkın neyi oyladıklarını bilmeden ya da bu konular hakkında yanlış bilgilere dayalı kritik kararlar vermesi. Bunun en bilindik örneği Brexit öncesi ayrılıkçı takımın "AB'ye vereceğimiz parayı sağlık sistemine vereceğiz" yalanı. AB'ye hibe ettikleri bütçeyi (AB'den aldıkları parayı ise hesaba katmaksızın) kocaman bir halk otobüsüne yazıp bunu nispeten fakir bölgelerde gezdiren ayrılıkçılar bunun sayesinde bir çok kişinin desteğini almış, referandumdan sonra ise iddialarını gerçekleştiremeyeceklerini televizyonda kabul etmek zorunda kalmıştı.

Türkiye'de zaten araştırmaya ilgi olmadığı için ve araştırılmış bilgiyi halka tarafsızca sunacak bir ana akım medya olmadığı için işler daha karışmış durumda. Son zamanlarda bolca yayınlanan referendum anketlerinin diğer sorularına da bir bakın. Halk, halen referendumun tam olarak ne getireceğini bilmiyor. "Evet" oyu vereceklerin büyük kısmı "Erdoğan'ın bir bildiği vardır", "hayır" diyenin de ciddi bir bölümü "Aman Erdoğan bir şey getirmiş, karşı çıkalım" düşüncesinde. Oy verilecek maddeleri birden fazla gözden geçirmeyen bu insanlar, kafalarına sadece bir kelime kodluyorlar: "evet" ya da "hayır". Oy kullanırken bile ne için oy kullandıklarını bir kez daha okumuyorlar. AKP, "köprü yaptık, tünel yaptık" diye gazı vererek anayasa ile ilgili hiçbir şeyi öne çıkarmadan seçmeninin aklına "evet"i yapıştırıyor. Yetkililer de bunun gerekli olmadığını düşünmüş. Oy pusulasını olabilecek en sade şekilde yapmış. Seçmene diyor ki "sen kafanı yorma kardeşim, bas geç".

Halbuki referandumları araştıran insanlar oy pusulasında yer alan soruyu oldukça önemser. Siyasetçiler de bu soruyu sade ama herkes tarafından anlaşılabilecek bir formata sokmak için çaba sarfederler. Mesela Brexit'teki oy pusulasına göz atalım. Bütün kampanya boyunca, bizdeki gibi "Leave" (Ayrıl) ve "Remain" (Kal) kelimeleri kullanılsa da pusulada kolaya kaçmayıp açık açık seçenekleri yazmışlar: Avrupa Birliği'nin bir üyesi olarak kal ya da Avrupa Birliği'nden ayrıl. Sen "Kal" ve "Ayrıl" kelimelerini bir kampanyada o kadar fazla tek başına kullanırsan, nereden ayrılacağın ya da nerede kalacağın geri plana düşer. Bu bilinçsizliği son anda kırmak için de referendumun sonuçları açık açık yazılmış. Bunun yanında referendumun konu başlığı kalın harflerle yazılmış. Soruda da seçenekler tekrardan uzun ve açık bir şekilde yazılmış.

Brexit oy pusulası
Doğrudan demokrasinin merkezi İsviçre'de ise referendum olayı biraz daha farklı. İsviçre'de genellikle yılda bir kaç kere birkaç soru aynı anda seçmene soruluyor. Seçmen istediğine cevap verip istediğine vermiyor. Mesela Şubat ayında yapılan referendumda üç soru sorulmuştu. En çok tartışılan ilk soru şöyle sorulmuş: "30 Eylül 2016 tarihli üçüncü jenerasyon yabancıların vatandaşlık işlemlerinin kolaylaştırılması ile ilgili federal yasayı kabul ediyor musunuz?". İnsanlar da bu sorunun yanındaki boşluğa "Evet" ya da "Hayır "yazarak soruya cevap vermekte. Referendumdan önce ise insanların evine her iki tarafın da düşüncelerini anlatan materyaller yolluyorlar. İnsanlar da bunları okuyup kararlarını buna göre veriyorlar.

İsviçre referendum oy pusulası (Cevaplar maalesef SVP'ye göre, ilk soruya JA diyelim lütfen)
Son dönem referendumlarına bakınca Yunanistan'da ilginç bir şey göze çarpıyor. "Evet" ve "Hayır" cevaplarının verildiği referendumlarda genellikle "Evet" hep önde yazılır. Bazıları bunun insanları etkilediğini iddia edebilir. Belki de bu nedenle İsviçre'de seçmen kendi yazmakta. Yunanistan'da 2015 yapılan (ama bağlayıcılığı olmayan) referandumda ise Çipras'ın savunduğu "Hayır", "Evet"in üstüne yazılmıştı. Referendumun bir diğer daripliği de referandum sorusunun iki Avrupa Birliği dökümanına gönderme yapması ama bu dökümanların ancak üst düzey ekonomistlerin anlayabileceği zorlukta teknik metinler olmasıydı.

BBC'ye göre tarihte daha problemli referendum oy pusulaları olmuş (Bazıları hakkında kısa bilgiler için: http://www.bbc.com/news/world-europe-33311422). Mesela 1978 tarihli Şili referendumu bu örneklerin en trajikomiklerinden. Soru şöyle sorulmuş: "Ülkemiz hükümetine yönelik uluslararası saldırıları göz önüne alarak, Başkan Pinochet'ye Şili'nin onurunu koruma çabasında destek veriyorum ve ülkenin kurumlaştırılma sürecinin hakim gücü olarak Cumhuriyet Hükümetinin meşrutiyetini tekrardan onaylıyorum." Referandum konusunun oldukça soyut bir destek olması bir kenara, "dış mihraklar" göndermesi ile zenginleşen bu soruya "hayır" yanıtı vermek oldukça zorlaşıyor. Pinochet bununla da yetinmemiş, "evet"in üstüne bir Şili bayrağı yerleştirirken, "hayır"ı daha aşağıya koyup üstüne siyah bir kutu koymuş. Bizimkilerin Şili'den öğrenecek çok şeyleri var belli ki. Yine de her şeye rağmen Şili, halkına bir soru sorabilmiş ve de Şili'nin %21.4'ü "hayır" diyecek cesaretini bulabilmiş. Bizim 1982 referendumunda nasıl bir sonuç çıktığını hepimiz biliyoruz.

Tarafsız Şili referendumu
Yani en iyisinden en kötüsüne kadar bütün referendumda halka neyi oylayacağı en son anda bir kez daha hatırlatılıyor. Türkiye dışında. Bizde ise kafalara, hiçbir şey üstünde düşünülmeden, "evet" ya da "hayır" yerleştiriliyor. Oy anında bile düşünüyorsun: "ben evetçi miydim hayırcı mıydım?". Anayasadır, 18 maddedir, partili cumhurbaşkanlığıdır, her şey küçük bir detay oluyor.

"Ama bizde okuma-yazma bilmeyenler var" savunmasını ciddiye almıyorum. Yazılı bir metnin değişikliğini okuma-yazma bilemeyen birinin oylamasının garipliği ayrı bir konu başlığı. "Ama herkes iyi göremiyor, kim okuyacak o kadar yazıyı?" diyenler için ise oy pusulaları daha büyük olabilir cevabını verebilirim. Yerel seçimlerde çarşaf çarşaf oy pusulaları ile boğuşmayı çoktan öğrendik.

Aslında tüm seçmenler iki taraftan birini öcü olarak görmese, partizanlıklarını bir kenara bıraksa, medyada iki tarafın açıklamalarını dinleyebilse, daha da önemlisi demokrasinin temelini sarsacak konular yerine demokrasiyi nasıl daha iyiye götürebileceğimiz oylanabilecek olsa o kadar da fazla takmam bu konuya ama her şeyi "evet" ya da "hayır"a indirmekte daha büyük ölçekli bir sıkıntı var.

Partili cumhurbaşkanlığı sistemine derin bir bakış

by 14:05:00
Dün gece Türkiye demokrasisinin en utanç verici günlerinden birini yaşadık. Anayasa değişikliği maddelerindeki sıkıntılar bir kenara, AKP milletvekillerinin göz göre göre kabine girmeme ya da kabine toplu halde girme tavırları ile "gizli oy" kullanımını ihlal etmeleri, buna itiraz edenlere "sucsa suç, sana ne!" tarzında verdikleri cevaplar, ana akım medyanın görüşmeleri tarafsız olarak yayinlayamamasi gibi rezaletler ile çok kötü bir geceye şahit olduk. Değişiklik teklifi çok büyük ihtimalle referanduma gidecek ama halkın kafasında halen nelerin değiştiği açık değil. Elimden geldiği kadar bu değişiklikleri aciklamaya çalışıp, daha sonra da bu konuda genel düşüncelerimi yazacağım.

Onay verildi, vira bismillah


Maddeler:

Madde 1: "Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır." cümlesinde değişiklik yapılacak, mahkemenin tanımı "bağımsız ve tarafsız mahkemeler" olarak değiştirilecek. Mahkemeler zaten tarafsız olmak zorunda olduğu için tamamen goy goy bir madde, geçiyorum.

Madde 2: "Türkiye Büyük Millet Meclisi genel oyla seçilen beşyüzelli milletvekilinden oluşur." cümlesi "altı yüz milletvekili" olarak değiştirilecek. Bir yandan il başına düşecek milletvekili sayısının nasıl düzenleneceğini bilmiyorum ve de fazla kalabalık bir meclisin zor işleyeceğini düşünüyorum. Öte yandan 80 milyon vatandaşın daha fazla kişi tarafından temsil edilmesi, mecliste daha farklı fikirlerin bulunabilmesi de kulağa fena gelmiyor. Zaten Türkiye'de şu an kişi başına düşen milletvekili sayısı düşük. O yüzden bu maddeyi desteklemek ve çekimser kalmak arasindayim.

1 milyon kişi başına düşen milletvekili sayısı
Madde 3: "Yirmibeş yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir." değişecek, "Onsekiz" olacak. Bu biraz saçma. 18 yaşında dediğin kişi daha üniversite eğitimi almamış, ergenlikten yeni çıkmış, ona yüklenen bu önemli görevi taşıyacak olgunluğa ve birikime erişmemiş biri demek. Kısacası meclisi kırıp PlayStation'da arkadaşlarıyla kapisabilecek ya da Bu Tarz Benim izleyecek birine bu görev verilemez. Işin daha da saçması şu: bu maddenin ikinci fıkrası milletvekili secilememe şartlarını anlatıyor ve deniyor ki "askerlikle ilişkili olanlar" milletvekili secilemezler. 18 yaşındaki her erkeğin askerlikle ilişkisi olmak zorunda olduğuna göre bu önerilen "onsekiz" değişikliği ile sadece belirli bir kitle bu yaşta milletvekili olabilir: kadınlar ve askerlikten muaf olan erkekler. Politikacıların da bir şekilde oğullarını yalan yanlış raporlarla askerlikten muaf ettiklerini düşünürsek, bu değişikliğin kime yarayacagini bilmek kolaylaşıyor.

Madde 4: "Meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimleri beş yılda bir aynı günde yapılır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde gerekli çoğunluk sağlanmazsa ikinci oylama yapılır". Öncelikle meclis seçimleri 2007 referendumu ile dört yılda bire indirilmişti ve AKP bu değişikliği destekleyen taraftır. Yeni değişiklik ile kendi yaptıklarını bozuyorlar. Meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı gün yapılmasını ise desteklemiyorum. Nedeni de partili cumhurbaşkanlığı. Seçimler aynı anda olacağı ve iki seçimde de partiler yarışacağı için herkes çok büyük ihtimalle iki seçimde de aynı partiye mührü basacak. Böylece yasama ve yürütme her zaman aynı partiden çıkacak ve güçler ayrılığı daha da zarar görecek. Ama meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimleri ayrı ayrı olursa iki farklı parti seçimlerin galibi olabilir. Ancak böylece meclis ve cumhurbaşkanlığı birbirini - normal şartlarda olması gerektigi gibi - denetleyebilir.

Madde 5: TBMM görev ve yetkilerinden "Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek" geçersiz oluyor ve meclsite "bütçe ve kesinhesap kanun tasarıları" yerine "kanun teklifleri" görüşülüp, kabul edilebiliyor. Bunun da nedeni Bakanlar Kurulu diye bir şeyin kalmamasi ve bütçe kanun tasarılarının Cumhurbaşkanı tarafindan hazırlanması. Parlamentonun işlevinin azaltılmasına ve bu görevlerin tek kisinin keyfine bırakılmasına karşıyım.

Madde 6: TBMM denetleme yetkilerinden gensoru ortadan kalkacak. Ortada Bakanlar Kurulu kalmadığı icin gensoru da otomatikman düşüyor. Bu da yürütme üstündeki denetime vurulan darbelerden sadece biri.

Madde 7: Cumhurbaşkanlığı adaylığı kolaylastiriliyor. Eskiden en son seçimdeki geçerli oylar toplamı yüzde onu geçen partiler aday sunabilirken, şimdi yüzde besi geçen partiler aday sunabilecek. Ayrıca en az yüzbin seçmen imza toplayarak aday sunabilecekler. Bunlar güzel. "Cumhurbaşkanı secilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir." cümlesi düşüyor. Yani Cumhurbaşkanı partili olabiliyor. Bu da "bağımsız ve tarafsız" olarak tüm Türkiye'yi kucaklayacak bir figürün yasal olarak da kaybolacagini gösteriyor. Buna karşıyım. Bu maddenin devamında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin detaylari yazmakta ancak burada bir şey dikkatimi cekti. "Ikinci oylamaya tek adayın kalması halinde, bu oylama referandum şeklinde yapılır. Aday, geçerli oyların salt çoğunluğunu aldığı takdirde Cumhurbaşkanı seçilir." diye bir şey var. Son cumhurbaşkanlığı seçimlerini düşünelim. Erdoğan, ikinci oylamaya tek aday olarak kalmış ve otomatikman Cumhurbaşkanı seçilmişti. Bu kanuna göre, böyle bir durum bir daha yasanirsa halk bir kez daha sandığa gidip "Erdoğan CB olsun mu olmasin mu?" diye oy mu kullanacak? Eğer öyle ise, bu bir fiyasko ve zaman kaybı. Umarim yanlış anlamisimdir.

Madde 8: Cumhurbaşkanlığı görev ve yetkileri değişmekte. Şu yetkiler tek bir kisinin insiyatifine verilmek isteniyor: 

  • "Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları atar ve görevlerine son verir."
  • "Üst düzey kamu yöneticilerini atar ve görevlerine son verir."
  • "Cumhurbaşkanı, yönetme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir (Bunlar temel haklar, kişi haklari, kanunda açıkça düzenlenmis konularda olamaz. TBMM aynı konuda kanun cikararsa Cumhurbaskanininki hükümsüz olur.)
  • "Cumhurbaşkanı, kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamakla şartıyla yönetmelikler çıkarabilir."
Yani görüldüğü gibi ufak tefek bir takım kısıtlamalar ile Meclis'in bir çok görevi Cumhurbaşkanının hizmetine sunulmuş. Bu da "parlamenter sistemi güçlendiriyoruz" gibi sözlerin ne kadar boş olduğunu gösteriyor. Açık açık yapılan bu güçlendirmenin bir de sinsi versiyonu denendi. Erdoğan'ın başkomutanlık sevdasının ne kadar büyük olduğunu son dönemlerde açıkça gördük. Ancak ben Anayasa'daki başkomutanlık cümlesinin aslını hiç okumamistim: "Türkiye Büyük Millet Meclisi adina Türk Silahli Kuvvetlerinin Baskomutanligini temsil etmek". Yani aslında Erdogan başkomutan degil, halkı temsil eden Meclis'i temsilen başkomutan. Yeni tasarı bunu değiştirmek istedi ve "TBMM adına" kısmını çöpe atmaya çalıştı ama komisyonda bu tabir geri geldi.

Madde 9: Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu detaylandirilmis. TBMM'nin üye tamsayısının (600 MV) salt çoğunluğu (301 MV) Cumhurbaşkanı hakkında soruşturma açılmasını isteyebilecek ve meclisin 3/5'inin "gizli" oyuyla (360 MV) soruşturma açılabilecek. Komisyon ve genel kurul tartışmaları sonrasi meclisin 2/3'ünün "gizli" oyuyla (400 MV) Cumhurbaşkanı Yüce Divan'a sevk edilebilecek. Soruşturma açılan Cumhurbaşkanı seçime gitme kararı alamayacak. Bu değişiklikten memnunum açıkçası cünkü şu an anayasaya göre "Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, TBMM üye tamsayisinin en az ücte birinin (184 MV) teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün (413 MV) vereceği kararla suclandirilir" ve bunun dışında pek bir bilgi yok. Bu madde tek başına oylanabilse "evet" verirdim.

Madde 10: Cumhurbaşkanına vekalet artik TBMM Baskani'nin değil Cumhurbaşkanı yardımcısının görevi olacak. Peki Cumhurbaşkanı tarafindan atanan yardımcılar ve bakanlar suç islerlerse ne olacak? TBMM'nin salt çoğunluğu soruşturma açmak isteyebilir. Meclis tamsayısının 3/5'inin "gizli" oyuyla soruşturma açılabilir. Komisyon ve genel kurul tartışmaları sonrası meclisin 2/3'ünün "gizli" oyuyla bakanlar Yüce Divan'a sevk edilebilir.

Bu da demek ki bakanlarin yargılanması bugüne göre daha da zor olacak. Yolsuzluk oylamalarindan hatırlarsınız, 4 bakanın Yüce Divan'a sevki için salt çoğunluk gerekiyordu ama AKP'den verilen firelere rağmen bu çoğunluk sağlanamadı. Yeni anayasa ile Cumhurbaşkanının keyfekeder atadığı bakanları Yüce Divan'a sevk etmek icin 1/2 degil 2/3 oy gerekmekte.

Ah o oy vermen yok mu senin?
Madde 11: Bu çok acayip bir madde. Şu an Cumhurbaşkanının seçimleri yenilemek ile ilgili bir yaptırımı yok. Hükümet güvenoyu alamazsa ya da güvensizlik oyu ile düşürülürse Cumhurbaşkanı TBMM Baskani'na danışarak seçimleri yenileyebiliyor. Bu anayasa tasarısına göre ise Cumhurbaşkanı seçimlerin yenilenmesine tek başına karar verebiliyor. Buna "meclisi feshetme" demek doğru degil çünkü Meclis seçimleri yenilenirken Cumhurbaşkanlığı seçimleri de yenilenmek zorunda. Yani karşılıklı bir fesih durumu söz konusu. Lakin, Cumhurbaşkanının bu karari - yine söylüyorum - keyfekeder alabilecek olması bile tek başına oldukça tehlikeli. Işin komiği de su: ikinci dönemindeki bir Cumhurbaşkanı seçimlerin yenilenmesini isterse üçüncü kez seçimlere girebiliyor! Neden? Bilmem. 10. senesinde Cumhurbaskanligi'na hala doyamamis, güce tapan birinin tekrar şansını deneyip 5 sene daha hüküm sürebilmesinin devlete ne gibi bir yarari olabilir ki?

16 senedir secimle baskanligini devam ettiren baskanlar yok degil
Madde 12: Bugün OHAL kararını Cumhurbaşkanlığı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu verirken, değişiklikle OHAL kararı tek başına Cumhurbaşkanı tarafından verilebilecek. OHAL'in uzatılması için de aynı şey geçerli. OHAL süresince Cumhurbaşkanı kararname çıkarabilecek. Eğer bu kararnameler bir ay içinde TBMM'de görüsülemezse, kararnameler kendiliğinden yürürlüğe girecek. Yani OHAL'in patronu da Bakanlar Kurulu değil, Cumhurbaşkanı olacak.

Madde 13: "Disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamaz" maddesi eklendi ancak bu madde savaş halinde işlemiyor. Bilgim olan bir konu değil. Cekimserim.

Madde 14: "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu"'nun adı "Hakimler ve Savcılar Kurulu" olacak. Üye sayısı 22'den 13'e inecek. Üyeleri seçeceklerde değişiklikler var. Cumhurbaskani'nin seçtiği üye sayısı azalırken, TBMM'nin seçtikleri artıyor. Bu madde hakkında çok fazla yazı okumadım ama şu anki hali ile rahatsız olduğum bir durum yok. Bu maddeye de "evet" diyebilirdim.

Madde 15: Değişiklikler ile bütçe kanun teklifi Cumhurbaşkanınca verilebilecek hale getiriliyor. "Cumhurbaşkanlığı", "örtülü ödenek", "masraflar", "Beştepe" gibi kelimelerin yan yana geldiğinde soru işaretleri uyandırdığı bu dönemde bütçe ile ilgili kararları da Cumhurbaşkanının keyfine bırakmanın yanlış olduğunu düşünüyorum.

Madde 16: Anayasadaki diğer bütün "Bakanlar Kurulu" tabirleri çöpe gönderiliyor.

Madde 17 & 18: Geçici maddeler. 3 Kasım 2019'da Meclis ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri beraber yapılacak. Hakimler ve Savcılar Kurulu değişecek. Meclis yasalarda gerekli değişiklikleri yapacak. Askeri Yargıtay, yüksek idare mahkemeleri ve askeri mahkemeler kalkacak.

Özet geçelim: Başbakan diye bir şey olmayacak. Bakanlar Kurulu diye bir şey olmayacak. Daha fazla milletvekiline ve daha genç mebuslara sahip Meclis'in yapabileceklerine kısıtlamalar gelecek. Cumhurbaşkanı, yardımcılarını ve bakanları atayacak. Yardımcılar ve bakanların sorgulanması daha zorlaşacak. Cumhurbaşkanı kendini de seçime götürme şartıyla meclisi kafasına göre seçime götürebilecek. OHAL verme yetkisi de tek başına Cumhurbaskaninda ve kendisi bu dönemde tek başına kararname çıkartabilecek. Iki dönem görevde kalan Cumhurbaşkanı meclisi feshederek üçüncü kez seçime gidebilecek. 18 maddenin arasında birkaç tane yararlı ya da etkisiz değişiklik olsa da genel olarak sadece "bir kişi"ye yarayacak değişikliklerden bahsediyoruz.

Genel düsüncem

Peki,bu degisiklikler ülkemizin en önemli problemlerini cözebilecek mi? Mesela bu anayasa degisikliginde terörü bitirecek bir cözüm var mi? Göremiyorum. Kapali kapilar ardinda devam eden cözüm sürecinin basarisiz olma sebeplerinden biri bu konularin Meclis'te, halka acik tartisilmamasiydi. Meclis'i daha da bitirip, yetkileri tek bir kiside toplamak bu konuyu cözemez. Ekonomiyi canlandiracak, yatirimlari arttiracak, issizligi azalatacak degisiklikler var mi? Sanmiyorum. Hatta su an dolar kurlarinda da gördügümüz üzere yatirimcilarin bu olasi keyfi düzenden kactigi asikar ve bu da ekonominin daha da zora gireceginin isareti. Dis politikanin düzelme ihtimali var mi? Hayir. AKP bürokratlari bile artik kimseye danismadan sürdürdükleri Suriye politikasinin ne kadar yanlis oldugunu seslendirmekteler. Ancak dis politika bu degisikliklere ragmen halen tek bir adamin dilinin altinda olacak. Is kazalari, doga katliamlari, trafik ya da bunun gibi günlük hayat problemlerini cözebilecek bir isik var mi? Hayir. Beyin göcünü engelleyecek bir sey var mi? Yok. Egitim? Yok.

E niye o zaman biz bu degisiklikleri yapiyoruz? Var mi bunun mantikli bir sebebi?

Halkin "baskanlik" ya da "partili cumhurbaskanligi" sistemlerini cok da istemedigi ortada. 7 Haziran secimlerinden sonra bütün AKP'li yorumcular "Halk, baskanlik istemedigi mesajini verdi" yorumlamasini yapiyorlardi. Bunun sonucunda da Kasim secimleri öncesinde bu konu pek de gündeme gelmedi. Halen yapilan arastirmalar halkin yarisindan fazlasinin baskanlik istedigini göstermiyor. Muhalefetin (milletvekili sayisina göre) en büyük iki partisi CHP ve HDP görüsünü net olarak gösterdi. MHP'nin bazi milletvekilleri ve tabaninin önemli bir kismi baskanliga karsi. AKP'nin icinde bile baskanliga cok sicak bakmayanlar var. Davutoglu'nun apar topar basbakanliktan kovulmasinin sebebi baska ne olabilir ki? Dün geceki yüz karasi gizli oylama esnasinda bile AKP'nin milletvekillerine nasil gizli oylama yaptirmadigini gördük. Bunun da en önemli nedeni fire verme korkusu.

Peki kim bu baskanligi istiyor? 

1) Demokrasiyi hala sindirememis, kafasini politika ile yormak istemeyen, görece egitimsiz, sorgulamayi sevmeyen, tebaa olmayi kabullenmis bir kesim. Bu kesimdir ki ülkemizin gercek yarasi. Belki haddimi asacagim, tam anlamiyla hakim olmadigim bir konuda yorum yapacagim ama söylemezsem icimde kalir. Bu ülkenin genetik kodlarinda bir babaya tamamen teslim olmak var. Kim bilir belki kaliplasmis Türk ailesi tablosunda gördügümüz, cocuklarina uzak duran, bagiran, cagiran, gülmeyen, dayak atan babalar, gercekten de toplumu temsil ediyordur. Böyle bir durumda da cekirdek ailesinde sevgi görmemis bu insanlar bir baba ariyorlardir. Bir tesadüf müdür ki arabeskciler icin Müslüm, Orhan ve Ferdi, rock'cilar icin Erkin hep "baba"dir, taraftar Demba Ba degil de Dem Baba der, Süleyman Demirel sapkasini kaptirmayan babadir? Baba, ailenin reisidir. Tayyip Erdogan da ülkenin "reis"idir. Sever de döver de. Sorgulanmaz. Her zaman bir bildigi vardir. Bu nedenle etrafinda Bakanlar Kurulu'na falan da ihtiyaci yoktur. Bu kesim böyle bir anayasa degisikligine dolayisiyla evet der.

2) Tayyip Erdogan yalakalari ya da yalakalanmak zorunda kalanlar. Bu insanlar onurlarini satmislardir. Bazi seylerin yanlis oldugunu görüyorlardir ancak borclari vardir ve akan cesmeyi kapatmak istemezler. Su ölümlü hayatlarini insan haklarindan, toplumun mutlulugundan daha önemli görürler. Cokca karanlik ise karismislardir. Belki pismanlardir ama duvar yikilirsa altinda kalirlar. "Duvari güclendirmek daha iyidir" derler.

3) Devlet Bahceli ve destekcileri. Söylenecek fazla söz yok. 2002 yilindan beri - Haziran 2015 disinda - ayaginin ucuna devlette söz sahibi firsati gelmeyen Bahceli, artik hayatinin son yillarinda Cumhurbaskaninin sag kolu olabilmek icin kendini yirtiyor. Eyvallah. Ancak unutmasin ki bu yasaya göre Cumhurbaskani kimseye hesap vermeden istedigini bakan yapar, isterdigini yardimcisi, istemedigine de hicbir görev vermez.

4) Tayyip Erdogan. Kendisi bu istegini de her zaman acik etti. Refah Partisi saflarinda da demokrasi hakkindaki görüsleri belliydi, 2002'de göreve geldikten sonra yaptiklariyla da belliydi, simdi de belli. Baskanligi istemesinin tek istegi de ego tatmini. Tipki göreve geldigi gibi Dolmabahce Sarayi'ni kullanmak istemesi gibi. Tipki kendine 1000 odalik saray yaptirma ihtiyaci duymasi gibi. Her an daha fazla yetki istiyor ve bu degisiklikler olsa bile bunun duracaginin garantisi yok.


En basit soruyu soralim: eger Tayyip Erdogan diye biri olmasaydi, bu degisiklik gündeme gelecek miydi? Binali Yildirim cikip "bir gemi iki kisiyle gitmez" diyerek kendi makaminin lagvedilmesini destekleyecek miydi? Hayir. Hicbir AKP secmeni "ya su cumhurbaskaninin yetkilerini güclendirsek mi?" sorusunu sormayacakti. Hele ki cumhurbaskani baska bir partiden olsaydi ve o parti bu degisiklikleri isteseydi, AKP secmeni sokaklara cikar, bu degisiklikleri protesto ederdi.

Ben, hicbir partiye üye degilim. Hasbelkader bir partiye oy atiyor, geciyorum. Benim icin tek önemli sey Türkiye'nin demokratik bir sisteme sahip olmasi. Bu nedenle bir AKP'li gibi "Kudurun len XD" demeyerek ya da at gözlüklü bir muhalif gibi "Padisahlik bu!" demeyerek, her degisikligi analiz etmeye calistim. Görüyorum ki bu degisiklikler ciddi yetkileri tek kiside topluyor ve bu yetkiler kötü kullanilmaya cok müsait. Tarihte böyle örneklerin ne kadar aci sonuclandigi da ortada. Bu tasariyi sagci parti de solcu parti de getirse düsüncem sabit. Bu degisiklikler demokrasi icin tehdittir ve her madde ayri ayri oylanmadigi sürece bu teklife demokrasiye inanan herkesin hayir demesi gerekmektedir.

Türkiye'nin AB macerası

by 23:46:00
Ne kadar saçma: Türkiye, Avrupa Birliği'nin aday ülkelerinden biri ama vatandaşlarının bu birliğin nasıl çalıştığı hakkında en ufak bir fikri yok. Mesela ben lisedeyken Türkiye'nin AB ile müzakere sürecine girmesi gerçeklesmişti. Ancak Türkiye'nin en kıdemli okullarından biri olmaya çalışan lisemde bununla ilgili hiçbir ders görmemiştik. Keza ülkenin önemli üniversitelerinden birinin işletme ders programında da AB ile ilgili bir şey yoktu. Erasmus'a gitmesem hala AB'nin nasil işlediği hakkındaki bilgim sıfır olurdu.

Geçen günkü Avurpa Parlementosu kararı ardından yine abuk-sabuk yorumlar havada uçmaya başladı. AB'nin de hatalar yaptığını kabul eden ama AB sürecinin devam etmesini kesinlikle savunan biri olarak bu lafların bazılarının ne kadar yanlış olduğunu kayıt altına almak istiyorum.


Öncelikle Avrupa Parlementosu, Türkiye ile müzakere sürecini dondurmadı. Sürecin geçici olarak dondurulmasını istediğini açıkladı. Bu bir tavsiyedir. Bu işlemleri başlatacak olan Avrupa Komisyonu'dur. Komisyon'un böyle bir istekte bulunmasından sonra Bakanlar Konseyi, Türkiye'den cevap ister. Bir nevi savunma olan bu cevaptan sonra Konsey içindeki çoğunluğun kararına göre olumlu ya da olumsuz bir yanıt verilir. Bu süreçte Parlamento'ya sadece bilgi verilir. Tabii ki biri diyebilir ki "Parlamento mesajı verdiğine göre Komisyon da aynı şekilde davranacaktır" ama bu doğru değil. AB'de güçler ayrılığı olduğu için Komisyon, Parlamento ve Konsey her zaman aynı kararda değiller. Zaten Parlamento halkın seçtiği vekillerden olduğu için daha popülist davranıp kolayca "Türkiye'nin üyeligi durdurulsun" diyebilir ama bürokratlardan oluşan Komisyon kararlarını genellikle halkın ya da parlamenterlerin düşüncesine göre değil, kendi analizlerine göre verir.

"Amaan, zaten AB bizi elli yildir oyalıyor!" da en çok okuduğum cümlelerden biri. Haklılık payı da yok değil ama çarpıtılıyor. Türkiye'nin AB (o zamanki adıyla AET) ile resmi olarak ilk ilişkisi 1963'te imzalanan Ankara Antlaşması. Bu antlaşma AB'nin daha sonra aday ülkelerle imzaladığı ekonomik metinlerin ilklerinden. Bu anlaşma sırasında Avrupa'da politik bir birlik yok. İngiltere, Danimarka, İsveç gibi büyük ülkeler de daha bu birliğin içinde değil. Bu anlaşmanın 28. maddesinde kabaca şöyle bir metin var: eğer anlaşma başarılı bir şekilde işlerse bu anlaşmayı imzalayan devletler Türkiye'nin topluluğa katılma olasılığını gözden geçirecektir. Ancak 1987'ye kadar geçen 24 yılda Türkiye, AET'ye aday olmak için başvurmadı. Zaten bu dönem süresince bir muhtıra, bir darbe yaşayan Türkiye'nin de AET'ye katılması imkansizdı. Bu nedenle AB hikayesini 1963'ten başlatmak çok da doğru değil. 1987'de ise Özal, Türkiye'nin AET üyeliği sürecini başlattı. AET, bu başvuruyu 2 yıl içinde cevaplamak zorundaydı. 20 Aralık 1989'da AB'ye dönüşme sürecinde olan ve "Tek Pazar" projesi ile uğraşan AET, Türkiye gibi büyük bir marketi içine alma sürecine atılma riskini almadı. AET'nin açıklaması ilginç bir biçimde Türkiye üyeliğini neredeyse tamamen ekonomik açıdan ele almış ve siyasete sadece 4 kısa paragraf ayırmış. En önemli sorun olarak da darbe anayasası ya da silahlanan ayrılıkçı Kürtler değil Kıbrıs gösterilmiş. Sonuç olarak 1989'da - bazı kaynakların belirttiği gibi - Türkiye'nin başvurusu reddedilmemiş ama başvuru o dönem için uygun bulunmamış. Aynı sene ise Fas'ın başvurusu Fas bir Avrupa ülkesi olmadığı için reddedildi. Bu bile AET'nin Türkiye'yi bir Avrupa ülkesi olarak gördüğünü kanıtlamakta ve konunun İslam ile alakası olmadığını göstermekte. 10 yıl sonra ise Türkiye'nin adaylığı kabul edildi. Eğer AB, gerçekten Türk düşmanı olsaydı bu adaylık kabul edilmezdi. "Ama Türkiye'yi ekonomik olarak sömürmek istiyorlardi, o yüzden aday yaptılar" diye itiraz edenler olabilir. Ancak Türkiye, 1995 yılında zaten Gümrük Birliği'ne girmişti. Yani AB'nin isteği sömürmek olsaydı 1995 yılındaki durum bir adım ileriye taşınmazdı.

Fas, AB'ye kabul edilmese de 1980'de Eurovision'a kabul edilmişti.
"Peki Türkiye, neden diğer Doğu Avrupa ülkeleri gibi 2004'te AB'ye girmedi?" 1993'te politik bir yapı olarak doğan AB, adayları belirlerken ekonomiden çok demokrasiye dikkat etmeye başladı. Zaten enflasyon canavarı ve banka hortumlamaları gibi ekonomik krizlerle boğuşan Türkiye, bir de AB için demokrasisini toparlamak durumundaydı. Doğu Avrupa ülkeleri ise Soğuk Savaş sonrası zaten yeniden yapılanma halindelerdi. Demokrasinin en önemli ölçerlerinden "Freedom House" verilerine göre 2004'te üye olan ülkelerin Slovakya dışında hepsi 1997'de demokratik olarak kabul ediliyordu. Türkiye ise bu anlamda bir çok sorun yaşıyordu (Susurluk?). Bunlara rağmen, Türkiye'nin çabası 1999'da ödüllendirildi - ki Freedom House'a göre Türkiye halen demokratik bir ülke statüsünde değildi. 2004 yılında Freedom House, Türkiye'nin de demokratik anlamda özgür olduğuna kanaat getirdi. Bir sene sonra da Türkiye ile müzakereler başladı. Yani 2005'e kadar Türkiye'nin demokratikleşme çabası ile AB macerası paralel gitmekte.

Ancak ne olduysa 2005'ten sonra oldu. Müzakereler başladığı anda bazı fasıllar donduruldu ve bunun olması çok normaldi çünkü Türkiye, AB üyesi olan başka bir ülkeyi (Kıbrıs) tanımıyordu. Bu durumun ortaya çıkması AB'nin bu süreçteki - bence - en büyük hatasıydı. Sorunlar çözülmeden ada AB'ye alınmamalıydı. Kıbrıs'ın üyeliği Rum ve Türk taraflarının anlaşması için bir itici güç olarak kullanılabilirdi ama AB bunu yapmadı ve çok aceleci davrandı. Belki de Nisan 2004'teki referenduma güvendiler. Kıbrıslılara referandumda sorulan soru şuydu: "Kıbrıs'ın AB'ye birleşik olarak gireceği yeni düzeni hayata geçirecek Kuruluş Anlaşması ve tüm eklerini; Kıbrıs Türk Devleti'nin anayasasını ve yürürlükte olacak yasalara ilişkin hükümleri onaylıyor musunuz?" Kıbrıslı Rum'lar bunu reddetti ve Kıbrıslı Türkler ve Türkiye'nin AB süreci çok zor duruma düştü. Sarkozy'nin seçilip, oy toplama amacıyla bazı fasılları daha açılmadan veto etmesi de bu işlere tuz biber ekti. Zaman içinde veto edilmeyen bazı fasıllar açıldı ama uyumun sağlandığı düşünülen fasıllar bile kapatılmadı. Bu dönemde AB de Türkiye de ilerleme için çaba göstermedi. Erdoğan'ın da küçük sağ partileri kendi içine katarak AKP'yi sağın tek temsilcisi yapması ve 2007'de tek parti hükümetinin devam etmesini sağlaması, cumhurbaşkanlığına da Gül'ün seçilmesi ile Türkiye'nin demokratik düzenden yavaş yavaş bir AKP devletine evrilmesi de AB macerasına pek katkıda bulunmadı.

Sayın Sarkozy, neden veto?
Peki AB'nin Türkiye ekonomisindeki ve Türkiye'nin de AB ekonomisindeki yeri nedir? Türkiye gerçekten de AB ile ticaretini azaltıp Birlik'e bir darbe vurabilir mi? Avrupa'nın ihracat partnerleri sırasında Türkiye, ABD, Çin ve İsvicre'den sonra dördüncü sırada Türkiye var. Ancak Avrupa'nın ihracatının sadece %4.4'ü Türkiye'ye yapılıyor. En büyük partner ABD için bu oran %20.7. AB'ye ürün ihraç eden ülkeler sıralamasında ise Türkiye altıncı sırada. AB'nin toplam ithalatinin %3.6'sı Türkiye'den karşılanmakta. Bu rakamlar Türkiye'nin AB ekonomisinde nispeten önemini gösterse de yukarıda saydığım ülkelerin arasında Türkiye ile olan ekonomik ilişkiler oldukça küçük kalmakta. Peki bu istatistiklere bir de Türkiye açısından bakalım. Türkiye'nin en önemli ihracat partneri AB. Türk ihracatının %44.5'i AB'ye gitmekte. Eskiden bu oran %56 civarında olsa da Türkiye'nin Orta Doğu marketine yönelmesi ile oran 2012 yılında %39'a kadar inmişti. Ancak, Orta Doğu'daki savaş halinin bir sonucu olarak AB'nin oranı tekrardan artmaya başladı. İhtalatta da AB'nin Türkiye için önemi dikkat çekiyor. İthalatın %38'i AB'den yapılırken, %25.7'i ile Uzak Doğu ülkeleri dikkat çekmekte. Türkiye, AB'ye makine ve teksil ürünleri gönderirken, AB'den genel olarak makine ve kimyasal madde ithal etmekte. Bu rakamlar, AB'nin Türkiye ekonomisi için ne kadar mühim olduğunu göstermekte. Türkiye, başka marketlerle yaptığı ticaretin hacmini arttıramadan AB'ye ekonomik bir rest çekerse ve bu rest AB ile ticareti kötü etkilerse, Türk ekonomisinin büyük bir sıkıntı çekeceği açık (Kaynak da verelim: TUIK ve Eurostat).

Tartışılması gereken konulardan bir diğeri de şu: "AB gibi sömürgeci, ırkçı, insan hakları konusunda iki yüzlü bir oluşuma neden katılalım?". İki yüzlü Batı algısı, Türkiye'nin Batı sömürgeciliği altında zorluk çektiği dönemlerden beri mantıklı bir şekilde var olan bir algı. Bu algıya rağmen AKP'nin 2000'li yılların başında AB'ye girme çabalarında seslendirilmeyen bu algının şimdi tekrardan hortlatılmasının da ne kadar iki yüzlü olduğunu tartışabiliriz. Doğrudur, Batı yaptığı bazı hatalar ile yüzleşse de (Almanya'nın Yahudi ve Afrika soykırımları) bazıları ile yüzleşmedi (Fransa ve Cezayir). Ancak 1993'i doğum tarihi olarak alabileceğimiz AB'nin sömürgecilik yaptığını söylemek insafsızlık olur. Avrupa içinde savaşları bitirmek amaçlı kurulan bu yapının Doğu Avrupa ve Balkanlar'daki etnik sıkıntıların savaşa dönüşmemesindeki rolü yadsınamaz. AB'nin halen yakın topraklardaki savaşlara müdahele edecek bir organizasyonu olmadığı için Suriye'de ya da Afganistan'da bir şey yapmasını beklemek zor olur ama Macaristan ve Polonya gibi mültecilere pek sıcak bakmayan üyelerine ragmen AB'nin - özellikle Almanya'nın - Dublin Anlaşması'na aldırmayıp, Paris'teki terör saldırılarının yarattığı kötü algıya rağmen, mültecilerin kıtanin ortasına kadar gelmesine izin vermesi ve bu yükün tüm üye ülkeler tarafindan üstlenmesi icin verdiği çabalar çok önemli. Tabii ki Avrupa devletlerinin gecmişte yaptıkları ve halen bazı ülkelerin yaptığı açıklamalar savunulacak gibi değil. Ancak, olay "iki yüzlü Batı"ya değil de Avrasya ya da İslam dünyasına yönelmek ise kötü bir haberim var. Rusya'dan Çin'e Arabistan'dan Pakistan'a her türlü alternatif için de Batı için söylenen suçlamaların aynıları hatta daha da fazlası yapilabilir.

"AB zaten çöküyordu, girmememiz iyi oldu" diyenler icin zaten söyleyecegim fazla bir şeyim yok. "Batı çöktü", "ABD bitti" masalları yıllardır söyleniyor. AB için durum her zaman sıkıntılıydı. 2008 ekonomik krizinde de, eski Yugoslavya'daki savaşlar sırasında da, Thatcher döneminde de, de Gaulle döneminde de Avrupa'daki birliğin sıkıntıya düştüğü söylendi. Hepsinden de birlik daha güçlenerek çıktı Tabii ki bunların hiçbirisi Brexit kadar somut olmamıştı. Ancak Brexit'in gerceklemeşi durumunda bile sert bir Brexit yerine yumuşak bir Brexit'in olacağı, İngiltere'nin İsvicre ya da Norveç gibi AB'nin ekonomik çemberinde bulunan ülkelerden biri haline geleceği en büyük olasılık. Daha bugün The Guardian, yeni bir araştırmadan bahsetti ve Trump ve Brexit sonrası AB vatandaşlarının AB'ye eskisinden daha sıkı sarıldığı ve bugün Brexit olsa İngiltere'nin birlikten çıkmayacağını gösterdi. Avrupa'daki bütün - ya da en önemli - ülkelerin başına deli ya da aşırı sağcı/solcu biri gelmediği sürece AB'nin dağılmayacağını düşünüyorum.

İnanma sen, inanma bunlara, AB çöküyor bir yıla
AB üstüne çalışan biri olarak son olarak şunları söyleyeyim. Evet, AB kendi içinde problemleri olan bir proje ve eleştirilmeyi hak ediyor. AB vatandaşlarının AB kararlarına etkisi hala çok kısıtlı. Hem AB, kendi derdini Avrupalılara anlatamıyor hem de onları yasamaya katacak enstrümanlardan yoksun. Yasama süreci yavaş işliyor, bazı verilen kararlar uygulanmıyor ve AB üyeleri üstünde yeteri kadar yaptırım uygulayamıyor. Ayrıca tüm bu süreçler daha şeffaf olabilir. Ancak AB 28 tane ülkeyi içine alan, yıllardır süregelen ve evrilmeyi başarabilmiş ilgi çekici bir politik proje. Bu yapının 2005 yılına kadar da Türkiye'ye iki yüzlü davrandığını söylemek doğru olmaz. Yukarıda da dediğim gibi 2005-2007 arasında büyük hatalar yaptılar ama Türkiye de anında aldı başını gitti. Mülteci sorunu yeni bir başlangıç olabilirdi. Ancak ülkenin hali malum. AKP, bu fırsatı tepti. Olmadı. AP'nin verdiği karar çok mühim değil ama Türkiye'nin AB üyesi olamasa bile AB ile ilişkileri koparmaması mühim.

Hilesiz cinsel istismar

by 00:21:00
Yatıp uyuyacağım, son bir twitter'a bakayım dedim, demez olaydım. Tartışılan değişiklik şu:

"Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın 16/11/2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçundan, mağdurla failin evlenmesi durumunda, Ceza açıklanmasının geri bırakılmasına, hüküm verilmiş ise cezanın infazının ertelenmesine karar verilir. Zamanaşımı süresi içinde evliliğin, failin kusuruyla sona ermesi halinde fail hakkıdaki hüküm açıklanır veya cezanın infazına devam olunur. Bu fıkra uyarınca fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına veya cezanın infazının ertelenmesine karar verilmesi durumunda, suçqan azmettiren veya işlenişine yardım edenler hakkında kamu davasının düşmesine veya infazının ortadan kaldırılmasına karar verilir."

Aklı başında olan insanlar da haklı olarak tepkilerini gösterdiler. AKP'ye yanlayan sözde okumuş kesim de "olmasa daha iyi" diye kıvranmaya başladılar. Ancak çomar kesim "yanlış anlaşıldık, çarpıtılıyoruz" goygoyuna başladı. İşin hinliği ilk kelimelerde bulunmakta. Ertelenen ceza ne? İşin içinde tehdit ve hile olmayan cinsel istismar. Ne demek bu? Bir nevi gönüllü istismar.

Ne kadar saçma değil mi?

Ama bir AKP'li kafasına göre saçma değil çünkü bu adamlar 18 yaşından küçük insanların evlenmesini "cinsel istismar" suçu olarak algılamıyorlar. Gelenekleri görenekleri reşit olmamış kızların evlenmesine sıcak bakıyor. Gelenekler ve yasa çatışınca da "imam nikahı" adı altında yaptıklarını kendi çaplarında meşrulaştırıyorlar. Tabii bu genç yaşta evlilikler bir şekilde göze batınca, evlenen adam "çocuk istismarcısı" olarak hapse atılabiliyor.

Bu problem nasıl çözebilir? Birincisi (ve doğru olan) bunun bir problem olmadığını kabul etmek. 18 yaşından küçük herkes çocuktur. Evlilik de ciddi bir sorumluluktur. Bu nedenle yasal olarak çocuk olan kimse evlenemez. Ayrıca imam nikahının yasal bağlayıcılığı yoktur. Ancak dini sebepler dolayısıyla imamdan onay almak isteyenler olabilir. O vakit imamlar da tembihlenir ve yasal olarak çocuk olanları evlendirmez. AKP'li kafası tabii ki de bu yolu seçmedi. Daha akla yatkın olabilecek seçenekleri de düşünmedi. Mesela "acaba evlilik yaşını 16'ya düşürsek ne olur?" tartışması yapılmadı. "İmam nikahını yasal statüye getirip kontrol altına alalım" tartışması yapılmadı. "Cinsel istismara 18 yaşından küçüklerin severek evlenmesi girmeli mi?" tartışması da yapılmadı.

Sonuç olarak da "gönüllü istismar" anlamına gelen bir kelime kalabalığı ortaya çıkarıp, bunu cezalandırmayı sonlandırdılar.

Peki bu adamlar yaşadıkları ülkeyi bilmiyorlar mı? Biliyorlar da umurlarında değil. Bir şerefsiz, bir kıza cinsel istismarda bulundu. Kız da diyelim ki bunu ihbar etti (ki keşke bu dediğim öyle kolayca olabilse). Erkek tarafı rüşveti verdi, kız tarafı da "aman kızıma tecavüz edildi olmasın, aman işler karışmasın" diye parayı kabul etti. Mantıksız mı? Değil. Olabilir mi? Kesin. Ne olacak bu durumda? Kız, sesini çıkaramayacak. Adam, hapse girmeyecek. Ortada suç var, ceza yok.

Bekir Bozdağ, örnek veriyor: Kadının biri resmen evlenmiş. Sivas'ın bütün büyükleri gelmiş ama sonra bir şekilde kocası hapse girmiş. Kadın mağdurmuş. Kaç yaşında bu kadın? Evlenemeyecek yaşta ise nasıl "resmen" evlenebiliyor? Bu neden eleştirilmiyor? Sivas'ın büyükleri buna bir şey demiyor mu? Bu asıl sorunlar konuşulmuyor, saçma sapan bir çözüm bulunuyor. Bozdağ, diyor ki "3000 civarı mağdur var. Onların mağduriyetini gidereceğiz, ileriye işlemeyecek". Kim bilir hangi imzacının bir akrabası bunların arasında? Umarım çıkar kokusu.

Sen ki Ensar'da yaşananları kapatmaya çalışmış, her şeyi bir öğretmene yıkıp yalan söyleyen valiyi görevinden almamış birisin. Sen ki Adıyaman'daki iddialar hakkında bir şey dememiş birisin. Sen ki tecavüzcüyü suçlarken "kız da şöyle böyle yapmasaydı" diyecek şerefsizlikte birisin. Sen ki 12 yaşında kızın dini nikahla evlenmesini normal bulabilen bir mahlukatsın. Hala ne diye "tehditsiz, hilesiz cinsel istismar" gibi bir şey uydurup, bu ülkenin vicdanı hala yerinde duran küçük bir kitlesinin hassasiyetini hala kaşımaya çalışırısn?

Bülent Turan diye bir adam var, diyor ki: "Toplumda mağdur olarak anılan bir kesim var. İnsanlar evlenmiş tören yapmışlar, kanundan kaynaklı sıkıntılar olmuş." Oldu paşam. Kanundan kaynaklı sıkıntıymış. Suçu engellemek yerine, suçu suç olmaktan çıkarmaya çalışan abukluklar bunlar. Diyelim ki bu suç değil sana göre. E o zaman değiştirsene medeni kanunu? Niye sadece geriye doğru işliyor? Dediğim gibi, o mağdurlar arasında tanıdıkların olduğuna inanıyorum. Umarım bir gazeteci kaldıysa bu memlekette bunu araştırır.

Eğer basın, muhalefet, sivil toplum örgütleri ve halk yeterli tepki göstermezse durum kötüye gidiyor dostlar. AKP, uzun zaman önce kendi içindeki vicdanı da susturduğuna göre, her türlü yasa tasarısını görmeye hazırlıklı olmak lazım.


Trump'tan neden korkalım, neden korkmayalım?

by 23:53:00
Şu güzelim dünyada başka bir derdimiz yokmuş gibi bir de Donald Trump sürprizi yaşadık. Tabii neredeyse herkesi aldı götürdü derin bir korku. Yapılan paylaşımlar bazen pireyi deve yapsa da bu korku çok yersiz değil açıkcası. Karşımızda hayatı boyunca politikanın yanından geçmemiş bir adam var. Politika ile gerçek anlamda haşır neşir olmaması aslında çok da büyük sıkıntı değil. Düşününce Atatürk de hayatı boyunca askerlik yapmış bir adamdı. Başarılı bir Kurtuluş Savaşı yönetmesi kendisine büyük bir güç verdi. Bu gücü kötü kullanmak yerine ülkenin geleceğini yeşertebilecek tohumlar ekti ve bu ülke herhangi bir Ortadoğu ülkesi değilse, bu tohumlar kurtarıyor bizi. Ahmet Necdet Sezer de politikacı değildi ama hukukçuydu, hangi yasa tasarılarının hukuka uygun olduğunu anlardı ve uygun olmayanları vetolamayı bildi. O da ülkenin düştüğü bu durumu geciktirmeyi başardı. Trump ise bir iş adamı. Kendi holding'ini ekonomik olarak geliştirdi, soyadını bir marka haline getirdi, evelallah, ama bunları sıfırdan başarmadı. Ayrıca zaman zaman ortaya sunduğu fikirlerin zarar ettiği de oldu. İş hayatında %100 başarılı da olsa, iş hayatı ve politikanın dünyalar kadar farkı var. Bu nedenle bir takım seçmenin Trump'ın iş hayatındaki başarıları nedeniyle kendisine oy vermesi saçmaydı.

John Oliver'da görmüştüm. Slogan tabii ki tam bir Trump vecizesi
Trump ile ilgili birincil problem, "soyunma odası" muhabbetleri ya da karısıyla, kızıyla olan ilişkileri değil. Beyefendinin fikri yok ama dili pabuç kadar. Konuşmaları laf kalabalığı. En popüler hedeflerini bile nasıl gerçekleştireceğini açıklamıyor. "Hangi parayla duvar yapacaksınız?"a "Meksika hükümeti ödeyecek" diyor mesela. Çok acil durumlar dışında insanların akıllarına ilk gelen şeyle hareket etmesi zaten saçmayken, dünyanın en önemli ülkesinin başındaki adamın böyle biri olması daha da saçma. Herkes yanılabilir ama bir şeyi artısı ve eksisi ile düşünüp davrananın yanılması ile Trump gibi birinin yanılması bir değil. Bu nedenle problemli yanlarını asla reddetmediğim Hillary Clinton'ın vereceği kararlar ile Donald Trump'ın vereceği kararları karşılaştırmak yersiz.

Dünyadaki panik havasını haklı bulmakla beraber, bu paniğe genellikle yanlış açıdan bakıldığını düşünüyorum. ABD, Türkiye gibi tek adamın ağzına bakılınan bir yer değil. Bu nedenle her ne kadar nükleer silahların şifrelerinin Trump gibi bir adamın çekmecesinde bulunması korkunç da olsa, etrafındaki adamların politikadan anlamayan Trump'a nispeten mantıklı tavsiyeler vereceklerine eminim. Trump, basının ilgisini çekmek için "reklamın iyisi kötüsü yoktur" diyerek belki de biraz bilerek saçmaladı ama kendi başına politik karar alamayacağının da farkındadır. Ayrıca parti içinde Trump'a karşıtlığın ciddi boyutta olduğu da gerçek. Her ne kadar Kongre'yi de kazanmış olsalar, Trump'ın tekliflerine "hayır" oyu verecek Cumhuriyetçiler de olacaktır. Bağımsız yargının da gözlemci olarak bu sürece katkıda bulunacağını düşünüyorum.

Benim tek korkum ise gitgide içe kapanan dünyanın bir süre daha böyle devam edeceği. İngiltere, AB'den kaçmaya çalışıyor. Macaristan, göçmen karşıtı referandum yapıyor. Fransa'da La Pen aldı götürdü. Almanya'da AfD oyunu yükseltiyor. İsviçre'de SVP harıl harıl çalışıyor. Avusturya'da aşırı sağ lider cumhurbaşkanlığının ciddi bir adayı. 2. Dünya Savaşı'ndan beri Avrupa'da başka bir savaş çıkmaması için uğraşan insanların bütün emeği tehdit altında. Bu saydığım örneklerin çoğu "göçmen karşıtı" görüntüsüyle başlasa da mesajlarının alt metni "Ben Alman'ım/Fransız'ım/Avusturyalı'yım ve bu muhteşem bir şey". Bu da ileride Avrupa ülkelerinin daha birbirlerine düşebilmesine olanak sağlıyor. Bunun durması lazım ama nasıl? İlla ki bir üçüncü dünya savaşı görüp, insanların benzer acıları bir daha yaşaması mı lazım?

Bir siz eksiktiniz anasını satayım

İşin acı yanı genellikle okumuş kesim ve genç kesim bu tehlikenin farkında ve popülizme prim vermiyorlar. Ancak demokrasi çoğunluğun isteğini göz önüne alıyor. Durum böyle olunca ise sayıca fazla olan, daha kısıtlı eğitim almış, şehir dışında yaşadığı için farklı kültürlerle daha az haşır neşir olmuş ama buna rağmen bu kültürlerden korkan insanların seçimi bir ülkenin, hatta tüm dünyanın kaderini belirliyor.

Çözüm yolu demokrasiden vazgeçmek değil tabii ki. Azınlıktaki elitlerin çoğunluğa hükmünün de getireceği daha farklı sorunlar vardır. Öncelikle eğitim şart. Klişe ama doğru. İnsanlar "politik doğruculuğua hayır!" adı altında söylenen yalanları yememeli. Farklı kaynaklardan bir şeyler okumayı öğrenebilmeli. Hiçbir partiye körü körüne bağlanmamalı. Öte yandan basının yalan söylememesi ve kaliteli olması lazım. Fox News gibi Cumhuriyetçi medyanın "Obama nerede doğdu?" goygoyu ile uzun süreler izleyicinin zihnini oyalamaması lazım. Teyit sitelerinin sayılarının ve görünürlülüğünün artması lazım. Hatta yasaların bile biraz sertleştirilmesi gerekebilir. Açık açık engellilerle dalga geçen, tartışma programındaki kadın moderatöre cinsiyetçi davranan, Meksikalılar hakkında nefret suçu işleyen Trump'ın adaylığının belki de birden fazla kez dondurulması gerekiyordu. Hapse atılsın demiyorum asla ama başkanlığa aday olmuş insanların söyledikleri sözlerini birilerinin gözden geçimesi gerekiyor.

Eğer Trump ABD'nin değil de Kanada'nın ya da Avustralya'nın başına gelseydi, popcorn'umu hazırlayıp kahkaha tufanını seyre koyulurdum ama tahammülsüzlüğün gitgitde arttığı, farklı bölgelerde sonu gelemeyen savaşların hüküm sürdüğü bu dünya düzenin en önemli aktörlerinden birini Trump gibi bir dallamanın yönetecek olması iyi bir haber değil. Daha fazla üzücü seçim sonuçlarının gelmemesi dileğiyle.

Gerçek anlamda demokrasi

by 23:52:00

Daha Nice saldırısının üstünde 48 saat geçmeden bir darbe girişimine tanık olmak inanılmaz bir şey. Bu sefer aceleyle bir şeyler yazmak istemeyip bekledim. Gerçi artık Türkiye hakkında pek bir şey yazasım da gelmiyor ama tarihe not düşmek için bir şeyler yazmak da gerekli.

Yurtdışındayken ülkende darbe olması ilginç bir his. Bir yandan şanslısın. Üstünden jetler geçmiyor, sokaktaki protestoları duymuyorsun, camilerden bangır bangır okunan selalardan haberin yok. Öteki yandan ise bir şey yapamamanın zorluğu ve özellikle bir sonraki gün herkes mutlu mesut hayatına devam ederken senin hissettiğin yalnızlık var (Neyse ki buradaki arkadaşlarım anında destek mesajları göndererek moralimi yüksek tuttular). Daha da büyük problem ise ailenin ülkede olması. Bu endişe nedeniyle darbe söylentilerini ilk duyduğumda hemen bahaneler üretmeye başladım ve bu gerçeği reddettim. "Bomba ihbarıdır" dedim, "tatbikattır" dedim. Erdoğan ile iyi geçinen Genelkurmay Başkanı'nın darbe yapacağına inanmıyordum (haklıydım). Kemalist subayların Ergenekon ve Balyoz sonrası buna kalkışacağını düşünüyordum (haklıydım). Fethullahçıların bunu yapacak gücü ve yüreği yok sanıyordum (yanılmıştım). Zaman içinde videolar ortaya çıkarken ise "yok ya, montajdır, goygoydur" demeye başladım, işlerin ne kadar gerçek olduğunun farkına varsam da.

İlerleyen zamanlarda ise hiçbir zaman aklımdan darbe gerçekleşirse mi daha iyi, gerçekleşmezse mi diye düşünceler geçmedi. Halkını acımadan vuran şerefsizler ile "zafer İslam'ın!" çağrılarıyla bir direnişi cihada çeviren, demokrasi yerine Erdoğan'ı korumak için canını verecek seçmen arasında seçim yapmadım (Sakin kafayla her şeyi tekrar gözden geçirdikten sonra ikinci grubun her şeye rağmen yanında olacağım kanısına daha sonra vardım). O an tek düşüncem ailem ve arkadaşlarımdı. Kardeşimin evde olduğundan emin olmuştum. Ebeveynlerim ve akrabalarımın da durumlarının iyi olduğunu öğrendim, ancak bir gün sonra yolculukları vardı ve onlar o yolculuğun nasıl yapılacağını kesinleştirene kadar çok da rahat kalamadım. Arkadaşlar ve tanıdıkların da sosyal medyada iyi olduklarını okudukça ilk şokun atlatılması bitti. Kısa süre sonra Yıldırım ve Erdoğan'ın açıklamalarının da gelmesiyle darbenin gerçekleşmeyeceği belli olmuştu. O an birçok insan gibi aklımdan "kurgu"/"tiyatro" kelimeleri geçti. Ancak, o sıralarda sivillerin ölüm haberleri ve Meclis'in bombalanma haberleri gelince, bu darbenin gerçek olduğu ancak darbecilerin son çırpınışlarını yaptıklarına inanmıştım. O an tek bir düşüncem kalmıştı: "Lütfen daha fazla kan dökülmeden olay bitsin". Belli ki, darbeciler artık tutuklanacaklardı ve kamikaze bir saldırı ile daha da etrafı kan gölüne çevirebilirlerdi. Türkiye saati 5'te uyuyakalana dek sanki bilgisayar önünde nöbet bekledim. 4 saatlik uykunun ardından "bireysel demokrasi nöbeti"me geri döndüğümde darbenin püskürtüldüğünü öğrenmiş oldum.

Kaç gündür çok okuyorum, çok düşünüyorum ve hiçbir güç beni bu olayın tiyatro olduğuna inandıramaz. Bütün deliler Ağustos'ta kovulacakları için son çare olarak darbe hazırlayan ama kovulmaları erkene alınınca apar topar saldıraya geçen bir şerefsiz ordusunu gösteriyor. Emrin doğrudan Gülen'den geldiğine şüpheyle baksam da bu kişilerin cemaatle bir bağı olmadığını düşünmemek saçmalık olurdu. Lakin, bu halkın da demorkasi neferi olduğunu bana kimse inandıramaz. Sokaklara çıkmalarını, tankların önünde durmalarını, binaları koruma çabalarını saygıyla karşılıyorum. Ancak, halkın iradesi bu darbeyi engellemedi. Ankara'da Genelkurmay'da canları pahasına darbecilerin iletişimini kesmeye çalışan askerler, darbecilerle ortaklığa girmeyip onları durduran emniyet, bütün partilerin darbeye karşı dik duruşu, açıkça darbe karşıtı yayın yapan basın bu darbeyi durdurdu. Boğaziçi'nde tanklara yürüyen insanlar, askerler teslim olana dek bir şey yapamadılar. Beştepe'yi korumaya kalkan, tankın önüne yatan insanlar öldükleriyle kaldı. Tank yine gideceği yere gitti, bomba yine istenilen yerde patladı. Keşke insanların canı bu kadar kolay riske edilmeseydi. Bak işte, Abdullah Olçok, 16 yaşında öldü. İyi mi oldu? "İyi olmadı ama öbür dünyada bak göreceksin, krallar gibi yaşayacak" diyerek bu ölüm övülecekse, zaten diyecek başka bir lafım yok.

Bu dediklerim demek değildir ki halk darbeye karşı çıkmasın. Eğer İstanbul'da olsaydım pazar günkü mitinge koşa koşa giderdim. Burada ölen insanların saygıyla anıldığı, demokrasinin öneminin kavrandığı toplantılara sonuna kadar varım. "Eller havaya" konserler ve ölüm nidalarının havalarda uçuştuğu toplantılara ise şüpheyle bakıyorum. Yine de OHAL gibi, idamın geri gelmesi gibi, FETÖ'cü olmayanların bile şutlandığı bir temizlik gibi büyük problemleri bir anlık unutup, iyi şeylere değineyim. Darbenin toplumda karşılığının olmadığını bilmek güzel. Siyasilerin birbirine laf sokmadan beraber bir şeyler yapabilmesi güzel. TRT'de hiç olmadığı kadar muhalefet liderlerinin gözüküyor olması güzel. Cemaat'in daha da kaybolacak olması güzel. Çoğu insanların artık kavgadan, ölümden bıktığını duymak güzel.

Ne yazık ki bunlar beni hala umutlu kılmıyor. Dediğim gibi, sokaktakilerin "demokrasi" anlayışına güvenemiyorum. "Kadınlar meydanlara çıkmasa iyi olur" gibi açıklamalar yapan başka cemaatlerin bu nöbetlerde olduğunu görüyoruz. Bu mudur demokrasi? Ayrıca bu insanların kaçı bir CHP iktidarına darbe yapılsa tanka karşı yürürdü? Bence çok ama çok azı bunu yapardı. İnsanların hala "laiklik"in çözüm olduğunu anlamadığını sanıyorum. Din ve devlet birbirinden ayrı olsa bu cemaatler buraya gelebilir miydi? Yetenek ve deneyime göre değil de "bu adam dinine saygılı" diye işe alımlar - diğer adıyla kul hakkının yenmesi - gerçek bir laiklikte olur muydu? Olmazdı, ama bu yönde atılan olumlu bir adım yok. Ayrıca Doğu'da yıllarca yapılan OHAL'lerdeki insan hakları ihlalleri ve AKP'nin zaten artışta olan baskıcı yönetimi gibi gerçekler de darbe sonrası yaşantının da pek parlak olmayacağını gösteriyor.

Gerçek anlamda bir "demokrasi"nin meydanlarda haykırıldığı ve askerin kışlasında kaldığı bir ülke diliyorum.


Nice'te taraftar neden haklıydı?

by 23:40:00



Memleketin binlerce derdi varken futbol hakkında yazmak ne kadar doğru bilmiyorum. Ancak ülkemizde futbol memlekette olan bitenlerin bir aynası olduğu için bu konuya değinmemek olmaz. Bildiğiniz gibi milli takımımız Avrupa Futbol Şampiyonası'nda tabir-i caizse patladı. 1996'da aldığımız sıfır puan, ilk kez bu turnuvaya katıldığımız için hoş görülmüştü. Hoş, Alpay'ın Fair-Play ruhuna uygun davranacağı tutmasaydı bir tanecik puanımız olabilecekti. 20 sene geçmiş üstünden. Başımızda yine Fatih Terim var. 20 yıl içinde dalgalı bir seyir izleyen performansımız da yine dibe vurmuş.

Arkasına haklı bir şekilde teneke bağlanmış Platini'nin abuk sabuk fikirlerinden biri olan katılımcı sayısının arttırılması ve son hafta olabilecek bütün olumlu sonuçların lehimize gelişmesiyle, altı takımlı grubun üçüncüsü olarak bu turnuvaya katıldık. Bunların bilincinde olsam da, son maçlarda gösterilen istek ve turnuvanın Nice'te olması nedeniyle Türkiye'nin bir maçını izlemeye karar verdim. Bunun için bir iş konferansını da kısa kesmeyi göze aldım. Halbuki uzun süredir bir şey hissetmiyordum milli takıma karşı. Hele hele Konya'da saygı duruşunu ıslıklayan sözde taraftarlar, Terim'in akıl almaz maaşı, futbolcu primleri, Mr. Demirören derken, hiç bu toplara girmemem lazımdı. İnsan yine de tutamıyor kendini.

Ben belki çok motive değildim ve üstüme kırmızı bir şey çekip maça gittim ama taraftarların çoğu benim gibi değildi. Çoğu insan turnuva için hazırlanmış orijinal formaları almış. Türkiye'nin diğer ürünleri de kapış kapış gidiyordu. Türk taraftarlar sadece Türkiye'ye ayrılan koltuklardan değil, tarafsız koltuklardan da bilet almışlardı. Türkiye'den de gelen vardı, ABD'den de. Bu adamlar İspanyol taraftarlardan daha açlardı. Maçın başından beri tezahürat ettiler. Hani şimdi "ne olursa olsun Milli Takım'ı desteklemeliyiz" diyen yalakalar var ya, ilk maçını kaybetmiş ikinci maçında da çok şansı olmadığı belli olan bir takımı saatlerce destekleyen taraftarı göremeyecek kadar kör olmuşlar.

Peki bu kadar emek veren taraftar karşılığında ne gördü? Ben söyleyeyim. Stada gelen milli takım oyuncuları kulaklarında kulaklıklarla, ellerinde karton bardaklarla, çimlerde artist artist dolaştı. Taraftarlar ise onların stada gelişini skorboard'dan gördüğünden beri onlar için tezahürat yapıyordu. Dakikalarca milli takım tribüne çağırıldı. Uzun süre bir tepki göstermeyen bu futbolcular, giderayak üstünkörü bir el salladı ve çekip gittiler. Benzer şeyler maç öncesi ısınmalarda da oldu.

İspanya maçında bu havalı futbolcuların nasıl top oynayamadığını ise tüm dünya gördü. Bu kazmalık stadda daha da belirgindi. Boşa kaçan adamları görememeler, heyecan verici ve yaratıcı hareketlere yeltenmemeler, akıl almaz bir durgunluk. Bunları izlerken Arnavutluk'un Fransa'ya nasıl saldırdığı aklıma geliyordu. Galler'in attığı golleri düşünüyordum. İzlanda'nın Portekiz'i nasıl durdurduğunu düşünüyordum. Biz ise iki maçtır akıl kırıntısı bulunan bir hareket bile yapmamıştık.

Taraftar üç gol yenilene kadar yine sabırlı davrandı. Ancak bu aptallığın faturası birine kesilmeliydi, ve de kimse kusura bakmasın, bu sorumluluk takımın antrenörüne ve kaptanına kesilecekti. Reklam filmlerinde sorumluluk alırmış gibi yapan sözde kaptan, gerçek hayatta bırak sorumluluk almayı sorumluluktan kaçtı. Instagram'da kendisini eleştiren taraftara hareket edecek kadar kibirli, maçtan önce mentörü Terim gibi "ben ders almam, veririm" moduna girecek kadar ukala hale gelmiş bu topçu, iki ıslığa el kol hareketi yapacak kadar alçaldı.

Ara not olarak şunu da söylemek lazım: Bu sözde kaptana yapılan tepkinin kendisinin politik görüşü ile ilgisi asla yoktu. Birincisi, tek sağcı topçu Arda Turan değil. En çok paraya, en cafcaflı sosyal medya hesabına, en kodaman arkadaşlara sahip olmak, bu ülkedeki neredeyse her futbolcunun hayali. Eğitim ile spor hayatını beraber götürecek bir ortama sahip olmayan, dünyaya açılamayıp küçük altyapı dünyasına hapsolmuş bu insanların etkileyici bir siyaset bilgisine sahip olmasını kimse beklemiyor. Kısa yolları tercih edip, iktidarın mezesi oluyorlar. İkincisi, kendim için konuşayım, siyasi görüşünün kaypaklığını bilmeme rağmen Arda Turan'ın Barcelona'daki maçlarını kaçırmamaya çalıştım. Sonuçta adam bir politikacı değil; dünyanın en iyi takımlarından birine transfer olma başarısını göstermiş bir futbolcu. Üçüncüsü, statta Osmanlı Tuğrası'nı formasına yapıştırmış, kafasında fesli adamlar da Arda'yı yuhaladı. AKP'liler bile "ya bu adam RTE'yi seviyor" diyip içine atmadı öfkelerini.

Demek istediğim şu:
Milli takımın bu turnuvaya katılması başarıdır ama "hep destek, tam destek" diyecek kadar büyük bir başarı değildir. O verilen ya da verileceği taahüt edilen primler, bu başarı için çok fazladır ve şu an görüldüğü üzere işin içine paranın sokulması milli takıma daha da zarar vermektedir.

Buna rağmen taraftarın büyük kısmı ikinci maçta da bir bok oynanmayıp üç gol yenilene kadar takımına desteğini esirgememiştir. Arda Turan'ı yuhalasa bile maç bitince Türkiye diye bağırmayı ihmal etmemiştir. Orijinal ürün alıp, Nice stadını dolduran bu taraftara laf söyleyen Terim ya da Turan yalakasıdır ve ciddiye alınmamalıdır.

Türkiye'deki ahlaki çöküntü milli takımda çok güzel gözükmektedir. Spor hayatı centilmenlik dışı olaylarla dolu Fatih Terim, milli takımı yol geçen hanı yapmıştır. Karısına şiddet uyguladığı ortaya çıkan Burak Yılmaz hala maçlara çıkmaktadır. Silahla korkutulan Ömer Toprak milli takıma dönmeye ikna edilemezken, silahı çeken Töre hala milli takıma çağırılmaktadır. Tanıdık menajerlere bağlı futbolcuların daha fazla forma şansı bulduğu konuşulmaktadır. Döneminde takımının şikeye teşebbüs ettiği kanıtlanan ve takımını borca sokan Demirören hala başkandır. Bir de primler, maaşlar, reklamlar, onlar, bunlar...

"Biz bitti demeden bitmez" gibi burnu havada bir slogana yakışacak zavallı bir sona doğru ilerliyoruz. Kısa vadede gösterilen iyi performanslarla avunabiliriz ama ülke futbolunu (ve de ülkenin kendisini) daha kötü günlerin beklediğini görmemek körlüktür.


1 Kasım'ı anlamak

by 13:35:00
Dün akşam seçim sonuçlarını sosyal medya ve televiyzondan takip ederken, bende de AKP'nin %49 alabilmesinin şaşkınlığı vardı. Daha sonra iki derin nefes alarak, sonuçları bir kez daha düşündüğüm zaman böyle bir şey olma olasılığının o kadar da düşük olmadığının farkına vardım. MHP'nin erimesi bile AKP'deki bu artışı büyük ölçüde açıklayabiliyordu. Buna rağmen sosyal medyada sonuçların doğru olmadığını, ana akım medyaya nasıl inanabildiğimizi sorgulayan, doğru olmayan ekran görüntüleri paylaşan arkadaşları gördüm. Bunlar (maalesef) nafile çabalardı ve bazı gerçekleri kabullenmek zorundaydık.

2011'den bu yana neler değisti?

Biliyoruz ki geçen Haziran ayında, 4 milyon yeni seçmene rağmen AKP ülkenin her ilinde oy sayısını düşürmşstü. Bunun bir çok nedeni vardı tabii ki (Cemaat kavgası, Gezi protestoları, Kürt sorunu, yolsuzluklar). Bugün ise şunu görüyoruz, ülke bir kaç önemli oynama dışında 2011'deki haline geri döndü.

MHP, Haziran 2015'teki kazanımlarını elinde tutamamış gibi gözüküyor ve sanki 4 yıl içinde parti hiçbir şey yaşanmamış gibi 2011 sayılarına döndü. Seçmen sayısının artışıyla birlikte bu da MHP'nin aldiği oy oranının düşmesi demekti.

HDP, geçen seçimde yaptığı sıçramadan sonra bir adım geri atti. Yine de %10 barajını geçip, MHP'den fazla milletvekili almayi başardı.

CHP ise Kılıçdaroğlu'nun başa gelmesinden bu yana gösterdiği performansı sürdürdü ancak büyük bir sıçrama da yapamadı.

Küçük partilere bakıldığı zaman ise barajın yaşattığı sıkıntılar ve Haziran-Kasım arasındaki fırtınalı süreç nedeniyle bu partilerin toplam oyunun %2.6'ya düştüğünü görüyoruz.

Bir garip aşk: AKP-MHP

MHP, hiçbir zaman Haziran 2015'teki kazanımlarının farkına varamadı. Parti, o seçimde artan seçmen sayısına orantısız olarak, fazlasıyla oy almıştı. 4 milyon artan seçmeni kabaca 4 büyük partiye paylaştırdığımızda MHP, yaklaşık 500,000 yeni seçmen kazanıyordu ama gerçekte bu sayı 2 milyondu. Yani MHP, 1.5 milyon farklı partiliyi ikna etmeyi başarmıştı. Peki, sonra ne oldu?

MHP için olabilecek en iyi senaryo, CHP ile koalisyon kurmaktı ancak bunun için çoğunluk oluşmamıştı. HDP'nin içeriden ya da dışarıdan dahil olabileceği her türlü senaryoya da kapılarını kapattılar. MHP'nin HDP ile koalisyon ortaği olması yeni MHP'liler için ne kadar sorun olurdu bilmiyorum ama eski MHP'lilerin buna kesinlikle karşı çıkacağı kesindi. Öte yandan HDP'nin dışarıdan desteği tabana açıklanabilecek bir şeydi (sonuçta MHP ve HDP, daha önce yıllarca aynı mecliste aynı soru önergelerinin altına imza atmıştı, kısa süre boyunca RTÜK'te de ortak karar verebilmişlerdi) ve de ülkede ters giden bir takım şeylerin kısa vadede düzeltilmesi icin büyük bir firsattı. Bu gerçekleşemedi ve MHP biraz da artan oylarin sarhoşluğunda HDP'ye kapıları tamamen kapattı. Meclis başkanlığının da kaptırılmasıyla Haziran seçim sonuçları çöpe gitmiş oldu.

Peki, AKP-MHP ortaklığı olamaz mıydı? Çok da güzel olurdu. AKP seçmeni MHP ile koalisyona çok da karsi çıkmıyordu. MHP seçmeninin bir kısmının cumhurbaşkanlığı seçiminde İhsanoglu'na oy vermek yerine oy vermemek ve hatta Erdoğan'a oy vermek seçeneklerine yöneldiğini düşünürsek seçmen bazında büyük bir sorun yoktu diyebiliriz. 7 Haziran akşamı benim de beklentim bu şekil bir koalisyon olsa da o gece Bahceli yapabileceği en saçma şeyi yapti ve 7 Haziran'da "erken secim" dedi. Daha sonra "ya bizim 4 ilkemiz vardı, onlara uysalar yapardık" diye çevirmeye çalıssa da bu hatayı kimsenin gözünde düzeltemedi. Eğer MHP koalisyon için çaba göstermiş olsaydı ve birkaç oturumda bu 4 ilkeyi AKP'ye kabul ettirmeye çalıssaydı, ya koalisyon kurulurdu ya da MHP "bay hayir"cı imajından kurtulup seçime daha bile güçlü girerdi. Şimdi ise Tuğrul Türkeş'i, Meral Akşener'i ve Sinan Oğan'ı kaybederek erime sürecine girdi. Dün akşam da sadece AKP'den emanet aldığı oyları değil, gerçek MHP'li seçmenin de bir kısmını kaybederek milletvekili sayısı bakımından "terörist" dedikleri HDP'nin bile arkasına düştüler. Kısacası AKP'nin arttırdığı 4.8 milyonluk seçmenin 2 milyonu MHP'ye yakın seçmenlerden geliyor.

Eğer bir gün "beşinci bir parti" gelirse MHP bitecektir, bundan bir şüphe yok. Ama sağ bir alternatif olmadığı sürece MHP bu seviyelerde var olmaya devam eder. Daha iyi politika yapacak isimler bir şekilde MHP'nin başına gecçbilirse Haziran 2015 seviyesine tekrar çıkmalari da mucize olmayacaktır.

Bir Saadet Partisi vardi, ne oldu ona?

Gecen secimde, AKP'ye bir alternatif olma amaciyla en etkili iki kücük sag parti Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi bir ittifak olusturmustu. Bu ortaklik medyada cok ses getirmese bile AKP'deki bir cok problemden rahatsiz olan secmenin bir kismina hitap etmisti. Bunlarin da en büyük kisminin Cemaat mensuplari oldugunu saniyorum cünkü BBP, Yazicioglu'nun ölümünden sonra ikiye bölünmüs, Yalcin Topcu önderligindeki kanat AKP'ye gecerken, digerleri cemaate yakin durup cumhurbaskanligi secimlerinde de Ihsanoglu'nu desteklemisti.

2011'de toplam 866,705 olan SP + BBP oyu, BBP'de yasanan ayriliklara ragmen Haziran ayinda 1 milyonu zorlamisti. Ancak bu ittifak bilmedigim nedenlerden dolayi bu secimlerde tekrarlanamadi. Bunu gören AKP, SP ile ittifak kurmaya niyetlendiyse de bu basarili olamadi. MHP de (her zamanki gibi) SP ve BBP ile kurulacak iliskilere kapiyi kapatinca SP ve BBP oylari bir manada halka acilmis oldu. Bugün baktigimizde SP ve BBP, 589,000 oy alabildi. Bu da demek ki 360,000 oy AKP'ye kaymis. %10 baraji gibi bir sacmaligin yaninda, secim öncesi yasatilan kaos nedeniyle tabanlari zaten AKP'ye yakin olan bu partilerin AKP'ye oy kaybetmesi sürpriz degil ama AKP'deki bu artisi tek basina aciklayamiyor tabii ki.

Son olarak 2011'de bu bahsettigimiz iki parti kadar oy almis bir baska organizasyonu unutmamak lazim: HAS Parti. AKP'nin yolsuzluklarini ve Saadet'in degisime kapaliligini elestirerek kendi yolunu yavas yavas acmaya baslayan ve 2011'de 330,000 kadar oy almis bu parti Numan Kurtulmus'un 180 derece dönmesi ile kendini feshetmisti. HAS Parti secmeninin bir kisminin Haziran ayinda sandiklara gitmese de bu secimlerde AKP'ye gectigini tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu da demektir ki 2011'de SP, BBP ve HAS Parti'ye yönelen secmenden 700,000 kadari da bu secimlerde AKP'ye gecmis. Yine de AKP'nin aciklanmasi gereken 2 milyonluk bir artisi daha var. Simdi de Dogu'ya gidelim de bir bakalim neler olmus.

Bak, Beyaz Toros geliyor!

Dogu'daki bagimsiz aday gösterme durumu nedeniyle rakamsal analiz yapmak cok zor. Yine de deneyelim bakalim.

2015 Haziran'inda HDP muhtesem bir basariya imza atmisti. Bunun ilk sesleri Selahattin Demirtas'in cumhurbaskanligi secimlerinde ülkenin her yerinde HDP'nin normal oyundan fazla almasiyla gelmisti. Daha sonra da genel secimlerde HDP, 3 milyona yakin olan oyunu ikiye katladi. Bu oylarin büyük kismi daha önce baraj korkusu nedeniyle ya da HDP'nin toylugu nedeniyle AKP'ye oy vermis Kürtler'den geldi- Ancak Demirtas, Kürt halkinin gözündeki baraj korkusunu yikinca isler degisti. AKP'nin Suriye politikalarinda Kürtleri rahatsiz eden olgularin da fazla olmasi nedeniyle da AKP, oylarini büyük ölcüde burada kaybetti. AKP'den HDP'ye kayan oylar disinda, yurtdisindan gelen oylarin HDP oylarindaki etkisi de yadsinamayacak kadar önemli cünkü HDP, yurtdisindaki Türkler'in ikinci tercihi konumunda.

Dün aksam ise HDP oylarinin yaklasik 1 milyonunu kaybetti. Burada cesitli nedenlerden bahsedebiliriz. Bunlardan biri tabii ki AKP'nin "bakin 90'lara döneriz ha!" söyleminin yarattigi endise. PKK'nin da artan saldirilarinin sonucu iyice bunalan Kürt vatandasin bikip huzur gesin diye AKP'de dönmüs olmasi kuvvetle muhtemel. AKP'nin basa gelmesiyle yeniden dogabilecek bir Kürt süreci beklentisinin oldugunu saniyorum bu arkadaslar icin. Dua edelim de bu "Beyaz Toros" tehditi ile kazanilan oylar gercekten de basarili bir baris sürecine hizmet eder ve biraz nefes aliriz. Öte yandan ise Suruc ve Ankara gibi bombalamalarin Kürt hareketini destekleyenlerin yüreginde biraktigi o iz nasil temizlenebilir, onu hic bilmiyorum.

Geriye kalanlar

"AKP, 5 ayda nasil 4.5 milyon alir ya?" diyen arkadaslar icin sonuc acik sayilir. 1.5 milyona yakin MHP'den geri dönen oy, 1 milyona yakin HDP'den giden oy, 700,000 civarinda "milli ittifak" oyu, MHP tabanindan AKP'ye kaymalar derken yaklasik 3.5 milyonu buluyoruz zaten. Peki geri kalan 1 milyonu nasil aciklayacagiz? Erken secimde, bir önceki secime göre sandiga gitmeyen sayisi ve gecersiz oy sayisi düsmüs. Bu da demek ki 1 milyona yakin yeni bir oy girisi var sisteme. Bunun yarisinin AKP'ye gitmesi demek 500,000'lik oy artisi demek zaten.

Geriye kalani artisi da eriyip giden kücük sag partiler (basta Demokrat Parti) ve bu secime giremeyerek AKP'ye destek olan Hüda-Par gibi partilerden yasanan kayislarla anlayabiliriz.

Bundan sonra olacaklar

AKP, aldigi oy orani sayesinde düsme riski yasamayacak bir tek parti hükümeti kurmayi basardi. Ancak, anayasa degisikligi yapacaklarsa birileriyle ortaklik yapmak zorundalar. Bu ortakligin CHP ile beraber kurulma olasiligi düsük. Koalisyon kuramayan bu iki partinin anayasa degisikliklerinde anlasma ihtimalini düsük görüyorum. Detaylarda anlassalar da büyük degisikliklerde anlasamazlar. AKP-HDP ortakligi daha olasi gözükse de Demirtas ve Davutoglu'nun bu kadar sert gecen iki secim dönemi sonrasi nasil anlasacaklari soru isareti. Demirtas'in baskanlik sistemine onay verme ihtimali de yok. AKP-MHP ortakligi ise olabilecek en muhtemel durum. Ancak, MHP'nin anayasada isteyecegi degisikliklerin Kürtler'in istekleriyle tamamen zit oldugu düsünülürse büyük sikintilar yasanabilir. Öte yandan MHP'nin AKP ile ortakligi demek MHP'den AKP'ye giden hali hazirda var olan secmen akisinin da hizlanmasi demek. Bu nedenlerden ötürü 2011-2015 arasinda Türkiye ne yasadiysa onlari yasamaya devam edecek gibi duruyor.
Blogger tarafından desteklenmektedir.