Basketbol kariyerim

by 20:01:00
Dün Real Madrid-Barcelona maçını izlerken Cristiano Ronaldo'nu bacağına soğutucu sıkıyorlardı ve birdenbire benim de bacağıma soğutucu sıkıldığı aklıma geldi. Çünkü bir ara basketbol oynuyordum ben ve burada anlatabileceğim saçmalıkta bir kariyerim vardı.

Basketbol kariyerim 2001-2002 yılları arasında kısa ve dolu dolu geçti. Aile tarafından bir şekilde spora doğru itilen bir çocuktum ben. Yüzme ile başlayıp voleybol, futbol ile devam eden kısa kariyerlerimi basketbol ile sonlandırmıştık. Gören de olimpiyatlara kazandırılacağım sanır.

Basketbolla ilgili iki sıkıntım vardı. Birincisi boyum kısa. Tabii o zamanlar kısalık o kadar da sorun değildi, NBA yıldızları arasında Allen Iverson kadar kalıyordum. Sonra herkes gitgide uzayıp, fark açılınca emekliye ayrıldım tabii. İkinci problem ise gözümde gözlük olmasıydı. Eee, Davids gibi karizmatik gözlükler takamazdım. Neyse ki lens kullanmaya başlayınca bu sıkıntıdan da kurtulduk.

Basketbola yeteneğim var mıydı? Pek sayılmaz. E takıma nasıl girdim? Çok basit, okuduğum okul yeni kurulan bir okuldu, neredeyse takıma katılmak isteyen herkes takıma katılabilecekti. Antrenmanlara gidip geliyorduk. Hazırlık maçlarında da kendimizi gösterdik ve takımda bulunabileceğim en uygun yerin yedek kulübesi olduğu ortaya çıktı.

Bu kısa kariyerde iki takımda birden oynama başarısını gösterdiğim unutulmasın ama. Bir yandan okul turnuvasında kadrodayken, bir yandan da Edirne Gençlik Şampiyonası'nda şimdi adını unuttuğum takımda forma giyiyordum. Gerçi o takım da lise takımının aynısının başka isim altında oynamasıydı. Okul turnuvasında sadece bir maçın son dakikalarında forma giymiştim. Hani, ligin önemsiz son maçlarında büyük takımlar PAF takımı kadrolarıyla sahaya çıkar da o futbolcular sonra kaybolur ya, aynen öyle. Bu kısa kariyerim oldukça agresifti ama. İki dakikalık maçta rakip oyuncunun ebesiyle ilgili bir şeyler söylemiştim. Çok sıcak bir ortam yoktu çünkü maçta. Deplasmandaydık, tüm taraftar kaptan ile dalga geçen tezahüratlar yapıyordu, ben de etkilenmiştim.

Ben zaten çok çabuk etkilenirdim böyle şeylerden. Gençlik şampiyonasında daha çok dakika almayan gençler oynatıldığı için orada birkaç maça çıkmıştım ki bir maç dışında pek bir şey kalmadı aklımda. O maçta da grubun en kötü takımı ile oynuyorduk ve rakip ne kadar kötü ise ben o kadar fazla süre alıyordum. Ancak buna rağmen taraftarları vardı ve buna sinir oluyordum. Bizim ise sadece ailelerimiz vardı. İşte o maç tek güzel oyunumu oynamıştım. Birçok sayı atıp, hayatımın en mutlu günlerinden birini yaşamıştım. Ancak karşı takım taraftarlarına dönüp de hareket yapıyordum. O maçtan sonra nasıl oldu da toplu bir dayağa maruz kalmadım anlayamıyorum. Herhalde o maçın milyonda bir olacağını hocamız da görmüştü ki bu performansım bana forma olarak dönmemişti.

Sonuç olarak bir yıllık kariyerde Edirne içinde birkaç maç, bir iyi performans, okul çapında ise bir maçta bir-iki dakika ve Edirne çapında okul şampiyonluğu vardı. O maç dönüşü serviste tezahürat ediyorduk. Derslerden kaytarmıştık, mutluyduk, abilerimiz şöföre Edirne Genelevi'ne gitmeyi öneriyor, ben de onun ne olduğunu ve nerede ilk kez orada öğreniyordum. Sonraki gün okulda yapılan bir tören ile madalyamı alıyordum. Hayatımda aldığım ikinci madalyaydı, altını diş ile kontrol etme espirisini de yapmaktan geri kalmamıştım. Sonra Marmara şampiyonasına gitmedik mi, gidildi de ben mi dahil olmadım, hatırlamıyorum.

Sonraki sezon daha ergen oluyorduk, artık LGS çalışmak lazımdı. Bu nedenle kısa ve fırtınalı basketbol kariyerime son noktayı koyuyordum. Şimdi o günlere bakınca sadece forma giyme heyecanı geliyor aklıma; hayalimizdeki numaraları kapmak, dizlikler, ayakkabılar.

Olmasın varsın

by 01:27:00
Proje sonlandırmak için dış dünyaya kendimi kapattığım bir dönemden sonra, artık yavaş yavaş kapıları tekrardan açıyorum. Günlerdir evdeyim. Önümde iki bilgisayar, biri modellemek biri yorumlamak için. Etrafta dağılmış kağıtlar. Hani işlerle uğraşırken saç tellerimin dipleri ağrıyordu en sonunda.

İşin garibi de yaptığım şeyden zevk alıyorum. Mazoşizm gibi bir şey. Kafamda bir şeyleri oturtup, bir şeyler bulmayı seviyorum. Tek sorun daha kelimelere dökemek. İşin jargonunu halen alamadım. O da olur zamanlar.

Ben tabii kendi dünyamda zorunlu askerliğimi yaparken, benim dışımda dönen dünya da hızından bir şey kaybetmemekte. Hem Denktaş'ı hem Lefter'i kaybetmişiz bugün. İkisine de ayrı ayrı üzüldüm. Denktaş ile ilgili bir haber okurken, dün hasta yatağında Rumca konuştuğunu öğrendim. Büyük ihtimalle Lefter de Türkçe konuşuyordu o zaman. Zaten bu ay NTV Tarih'ten Rembetika CD'si alıp, şöyle bir dinlemiştim. Şöyle güzel bir Türk-Rum havası dolmuştu odaya.

Milliyetçilik ne kadar saçma bir şey aslında. Ancak değişik kültürler tanımak da bir o kadar güzel. Bu topraklarda doğmam bir şans. Bu kadar değişik kültürün kesiştiği yerde doğmak hem bir lanet hem bir mucize. Güzel yönünden bakalım. Mesela birkaç bin kilometre daha doğuda doğsam şu an Şam'da bir protestoda vurulabilecektim. Onun da birazcık daha doğusunda doğsam, batıya hiçbir şekilde erişemeyecektim. Şimdi canım değişiklik istedi mi Steakhouse Burger'imi yerim, Radiohead müziğinde kaybolabilirim. Ama bir yandan da acılı lahmacun ile büyüdüm. Almanya'da bile çiğ köfteden vazgeçmeyip, sanki Güneydoğu'dan gelmişim gibi "böyle olmaz, yapamıyorsunuz bir şeyi" diyebilirim. Rakı istesem, ki kökenleri batıdadır, Adana'mın şalgamı yanında olmadan ağzıma sürmem. Ne bileyim bir yandan Almanca öğrenmeye çalışıp, o sırada altımda şalvar olabilir mesela.

Bazıları bunu kendi kültürünü benimseyememek olarak görebilir, Batı ya da Doğu özentisi diye yaftalayabilir. Hayır, niye sınır çizmeliyim ki kendime? Tamam, Zeki Müren de Aşık Veysel de benim, ama şalvar da benim, bira da.

Bunu demişken aklıma bir şey daha geldi. Tam da iki proje arası tek boş günümde Almanyalı Yarim filmine denk geldim. Hani izleyeyim, benim Acı Vatan Mannheim'a analiz yaparım dedim ama bir baktım ki hiç değmez. Türk milletinin misafirperverliğini, onurunu, dostluğunu övme temalı bir film. Bu hiç sorun değil, tek yönlü olmuş der geçerim ama Türk'ün misafirperverliğini diğer ırkları ezerek anlatacaksa ona bir dur derim. Alman gençliğinin vurdum duymaz, hippi olarak anlatıldığı, duvarda eşşek kadar Hitler resminin bulunduğu bir ortamda, batı ahlaksız, biz ise kendi değerlerimizle kendimize yeteriz mesajı verirken, alttan verdikleri "Bir başkadır benim memleketim" şarkısının orijinali Fransızca.

Sonuçta şans ile bu memlekete doğmuşuz. Elimde bu devletin nüfus kağıdı, pasaportu var. Çocuğum da bu ülke vatandaşı olacak. Bu ülkeye hizmet verecek olmamın da en büyük nedeni ona daha iyi bir düzen bırakmak için olacak. Türk olduğum için gurur duymak yerine, bunun güzel bir şans olduğunu düşünüyorum. Farklılıklardan nefret etmek yerine, onları öyle kabulleniyorum. "Iyy bu Çinliler ne iğrenç, köpek eti yiyorlar" niye diyeyim ki? Haydi empati kuralım; "Iyy bu Türkler ne iğrenç, bağırsağı parça parça yapıp, baharatlayıp yiyorlar." Ama ben kokoreç yemiyorum ki diyebilirsin, ama en iyi arkadaşın kokoreç yerken, siz Türkler böylesiniz işte demiyorsun herhalde.

Bu demek değil ki Denktaş öldü diye üzülürken, bunları demek doğru değil. İki büyük ülkenin bir adaya tıktıkları iki topluluğun değişik çıkar çatışmaları için birbirlerini öldürmeleri üzerine, o topluluklardan birinin çıkarlarını korudu Denktaş. Kıbrıs tamamen bizimdir demek yerine, iki ülkeli bir Kıbrıs hayali kurdu. Bu barışçıl değildi demek değildi. Hergün kavga edecek bir çiftin evliliğe devam etmesinin gereğinin olmadığını düşündü. Sonuçta ortada bir çocuk yoktu. Eminim ki o da Rumca bir şarkı duyduğunda hoşuna gidiyordu. Keza Lefter, 6-7 Eylül döneminde Yunanistan'a gidip, azılı bir Türk düşmanı olsa kimse bir laf edemezdi. Doğduğu kimliği değil, istediği kimliği seçti.

Neyse o zaman, Bülent Ecevit ile bitirelim. Kıbrıs Hareketı'nın adına Barış koymuş bir adamdı. Düşünüyorum da Erdoğan, o dönemde başta olsa Rumlar hakkında demediğini bırakmazdı, ki "ne Ermeniliğimiz, ne afedersin Rumluğumuz kaldı" demişliği vardır. Ecevit ise bakalım ne demiş Kıbrıs'a askerleri gönderirken;

"Bir soyun kanı olmasın varsın
Damarlarımızda akan
İçimizde şu deli rüzgar
bir havadan"

Kuru yük gemisi

by 00:49:00
"Leyla ile Mecnun"un bende özel bir yeri var. Divan Edebiyatı eseri olandan bahsetmioyorum tabii ki, televizyon dizisi olan. Ben de çoğu insan gibi Behzat Ç. ile ortak bölümü ile haberdar olup, Almanya'ya geldikten sonra "Şu diziyi çok bölük pörçük izledim, şöyle baştan bir alayım" demem ile hayranı oldum.

Adamlar öyle bir dünya yaratmışlar ki sıcacık. Çocukluğum geliyor aklıma. Hani evden çıkınca iki adım atınca bakkal olur, sokaklardan pek araba geçmez. Etrafta büyük siteler yoktur, 4-5 katlı apartmanlardan uzununu bulamazsın. Ben İstanbul'a akraba ziyaretine gittiğimde 12. kat gibi katların varlığını öğrendiğimde çok ama çok şaşırmıştım. Halen Edirne'de beşin üstünü göremem mesela.

İnsan büyüdükçe, evlerin kat sayıları artıyor. Süpermarket sayıları artıyor. Yollar büyüyor. Dertler büyüyor. Dizideki adamların ise öyle büyük dertleri yok. Bazılarının derdi sevda, bazıları iş bulma peşinde. Ancak hepsi mutlu. O yüzden sıcacık. İçimi karartan şeyler izlemeyi istemiyorum pek. Sanat, gerçek yaşamdan kaçıştır derler. Gerçek yaşam zaten bu kadar trajedi barındıyorken içerisinde, bir buçuk saat bu düzenden ayrılmak istiyorum. Bu dizide kötü adamlar hep kaybediyor ne yapsalar da. Kötü adamlar zaten o kadar da kötü olmuyorlar. Masal bu ya.

Şimdi ikinci sezonu devam etse de ben birinci sezonunu bitirdim kısa süre önce. Aslında adında ötürü ana konu aşk gibi gelse de öyle değil. Zaten öyle olsa izlemedim. Dizide en sıkıldığım zamanlar da konu aşk olduğu zamanlar (ki bunda kızımızın biraz donuk oyunculuğu çok etkili) İnsanların dostlukları çok sıcak. Otur, izle sıkılmadan. Çok absürt bir dizi olduğu için herkes kaldıramıyor. Umrumda değil.

Bir de İsmail Abi var ki bu dizide. Hiç gelmeyecek bir gemiyi bekleyen, hep saf, hep komik, hani o klişe tabirle hep çocuk kalmış bir adam. Bu kadar güldüğüm dizide 20 bölümde iki kez ağladım, dayanamadım. İkisinde de İsmail Abi vardı sahnede. Ancak o hiç ağlamıyordu. Adam mutlulukla anlatıyor acılarını, biz burada parçalanıyoruz. Hayatı bu adam gibi hafife alamıyoruz. O kadar yalnızlık ancak öyle geçer. 20 bölümdür giydiği o parıltılı, pullu, renkli kıyafetleri neden giydiğini söylediğinde içime yumruyu oturtmuştu. Gemiyi neden beklediğini söylediğinde hayatımda belki de ilk kez olan bir şey oldu. Normal normal izlerken diziyi, bir anda gözyaşı düştü masaya. Ancak genelde önce ağlayacak gibi olursun, sonra tutmaya çalışırsın, sonra boşanır ya gözlerinden. Bu sefer tak diye, bir anda. Çok acayipti.

Benim trajedim de böyle muhteşem bir bölümden sonra mutfağa gidince, "hey, how are you?" denmesi. Zar zor "fine" dedim. Benim içinde Türkçe fırtınalar kopuyor, dışarıya İngilizce cevap vermem lazım. Bu yüzden hep diyorum ya yabancı bir sevgilim olamaz diye. Leyla ile Mecnun hangi dildeyse, benim hayatı paylaşacağım kişi o dilde olacak. Başka yolu yok.

Ölümlerden ölüm beğenmek

by 16:36:00
Geçenlerde Facebook'uma bakarken yıllar önce saçma sapan ölümlerle ilgili bir yazı görüp, bir kısmını paylaşmış olduğumu farkettim. Şimdi de hazır ders çalışmama ara vermişken by normalde can sıkıcı olan konuyu biraz daha eğlenceli şekilde inceleyelim. Genel olarak wikipedia'ya bağlı kalacağım bu yazıda hem gülüp hem şaşıracağız.

Taylor Mitchell ile başlayayım bari yazıma. 1990 doğumlu gencecik bir şarkıcıymış kendisi. 2009 başında albümünü çıkartmış. Bir de benim çok sevdiğim Joan Baez'in "Diamonds and Rust"ını coverlamış. Ancak bir kaç ay sonra doğada gezerken kır kurtları tarafından saldırıya uğrayıp hayatını kaybetmiş. İşin üzücü tarafı kır kurtları tarafından öldürülen ikinci insan sadece. Hatta ilk yetişkin. Hayvanların yaptığı tek saldırı değil bu. Avustralya'da 9 haftalık bir bebek piknikte kaybolur. Aile bireyleri dingo tarzı bir köpeğin kızlarını kaçırdığını iddia eder. Ancak dingoların insana saldırmadığı da bilinmektedir. Anneyi hapse dahi atarlar. Aylar sonra kızın kıyafetleri bir dingo barınağının yanında bulununca anne serbest bırakılır. Ancak ne kız bulunabilmiş, ne de hayvanlar mı insanlar mı suçlu bilinememiş. Tabii bazen hayvanlar doğrudan suçlu olmuyorlar. 2011'de Kanadalı bir kadın ayı tarafından öldürülmüş. Ancak biraz farklı bir şekilde. Başka bir araç yoldan geçerken ayıya çarpmış, fırlayan ayı da hanım efendinin arabasının ön canımdan içeri girmiş ve hazin olaya neden olmuş.

Müzisyenlerden devam etmek gerekirse, 1970'lerde ünlü olan ELO grubunun elemanlarından birine değinmeden olmaz. Onunki trajik bir ölüm ve çok anlık. Karavanı ile mutlu mutlu gezerken, bir tepeden yuvarlanan 600 kiloluk büyük bir taş parçası arabaya çarpıp kendisinin ölümüne sebep olmuş.

Bazı müzisyenler ya da tiyatrocular, böyle ilginç bir şekilde değil de sahnede hayatını kaybetmiştir. Böylece "sahnede ölmek istiyorum" geyiği gerçek olur. 2003'te bir aktör mesela "Godot'yu Beklerken"i oynarken ölmüş. Sıkıntıdan mı diye baktım nedenine, kalp krizindenmiş. Bazıları da rolüne kendini kaptırıp ölüyor. 2000'de bir İtalyan aktör, asılma sahnesinde yanlışlıkla kendini gerçekten asmış. İnanılmaz.

Darwin Ödülleri vardır, bilenler bilir. Doğal seleksiyona sebep olduğu için, ilginç şekilde ölenlere ödül verilir. Acton Beale bu ödülü aldı mı bilmiyorum ama "planking" adı verilen, anlamsız bir şekilde yatar pozisyonda kalma sırasında hayatını kaybetmiş. Yatarak üstünden araba geçse bir nebze daha anlarım ama balkon kenarında bu hareketi yapmaya çalışırken, düşüp hayatını kaybetmiş. Yarışmalarda ölen çok insan var bu arada. Dünya Sauna Şampiyonası'nda bir Rus arkadaş 110 dereceli saunaya girmiş. Altınca dakikada hayatını kaybetmiş. Sonra bu şampiyonanın akıbetine baktım. 1999'dan 2010'a kadar süren yarışmalar bu ölümden sonra iptal edilmiş. Daha da şaka gibi olan durum şu ki, adam desteksiz çıkamadığı için diskalifiye edilmiş ve ölüme rağmen bir birinci belirlemişler.

Bazıları da hayatını kendisi sonlandırıyor. Mesela hapishanedeki bir adam kendini öldürmek için ilginç bir yol seçmiş. İmkansızlıklar içindeki adam o kadar kararlıymış ki nefes borusunu tuvalet kağıdı ile tıkamış. Bazıları ise daha mazoşist yöntemler bulmuş. Singapur'da bir hayvanat bahçesinde çalışan adam, bir kaplan kafesine girip, kaplanları sopa ile dürtmüş. En sonunda onları kızdıran adamın istediği olmuş ve kaplanlar kendisine saldırmış. Bazı intihar ise yardım ile oluyor. Mesela Craig Ewert artık hastalığına dayanamayınca yardım alarak intihar etmek istemiş. Ancak İngiltere'de bunun cezası 14 yıl olduğu için İsviçre'ye gitmiş. Son dört günü de belgesel olarak kayda alınmış. Kendisine barbiturat hazırlanan adam, onu içerek acısız bir ölüme uzanmış. Güzel de bir sözü var kendisinin; "Her gün yeni bir şeyler öğreniyorsun. Son gününde bile."

Peki insanı intihar etme noktasına ne getirir? Bir neden kadınlar olabilir. 2008'de James Mason hayatını kaybetmiş. Hem de bir kadın yüzünden. Karısı, kocasının egzersiz yapması gerektiği için, o yüzerken onu izliyormuş. Ancak adam yorulup, havuzdan çıkmak istemiş. Kadın ise daha değil diyerek reddetmiş. Hem de bir, iki kez değil tam 43 kere. En sonunda amcam kalp krizinden ölmüş. Hani Sims oynarken, adamını yüzdürürken havuzun merdivenini satıp, adamı ölene kadar yüzdürürdün ya. Aklıma o sahne geldi.

Kadınlar kadar tehlikeli bir başka şey de makinalar. Mesela havuzların o su boşaltım sistemlerinden dolayı çok fazla ölüm olmuş. Ya da herhangi bir makina kullanırken yapacağın herhangi bir hata ölümcül olabiliyor. Bu yüzden makinalar insanlara karşı temalı ütopik gelecek görüntüleri bana o kadar da fantastik gelmiyor.

Çok ilginç bir durum ise kendiliğinden yanma vakaları. Dünyada 200 civarında kez görülen bu vakalarda, çevrede yanıcı bir madde bulunamamış. Anlatması güç, adam yanıyor. Onun dışında sadece kıyafeti, oturduğu yer, belki tavanda yanma izi var, sadece o kadar. Bilimsel açıklaması tam olarak yok. Bazıları kesin başka nedenleri var diyor ve reddedenlerden biri de can alıcı bir soru soruyor; "Niye daha sık olmuyor o zaman? Neden yolda yürürken birden alev alan adam görmüyoruz?". Bazıları adam kalp krizi geçirmiştir, elindeki sigara üstüne düşüp yakmıştır diyor. (bkz: Canım Kardeşim) Öyle bir şey olur mu demeyin, insan vücudundaki yağ alevin devam etmeesi için enerji olarak kullanılabiliyormuş. Bazıları da insandaki statik elektrik, ya da radyasyon gibi nedenler sunuyorlar. En son Aralık 2010'da İrlanda'da bir amcam hayatını kaybetmiş.

Gülmekten ölmek diye bir şey de var gerçekten. Cem Yılmaz'a selam olsun. 1975'te amcamın biri dizi izlerken bir sahneye öyle gülmüş ki 25 dakika gülmesi devam etmiş. En sonunda da kalp krizini tetiklemiş ve hayatını kaybetmiş. Adamın eşi dizi yapımcılarına mektup gönderip, kocasının son anlarında mutlu olması nedeniyle teşekkür etmiş. 2003'te ise Tayland'da bir amcam uykusunda gülmeye başlamış. Artık rüyasında ne görmüş bilmiyorum ama hayra yoracak bir durum olmadığı kesin çünkü 2 dakika boyunca kesintisiz gülen ve uyanmayan adam kalp krizinden hayatını kaybetmiş. Millat önce yaşayan Yunan filozoflardan Hırisippos'un da eşşeğine şarap verdikten sonra incir yemesini izlerken gülmekten öldüğü söylenmektedir.

Peki ben en çok hangisini mi sevdim? Tabii ki 1814'te yaşanan ölümleri. Bir bira fabrikasında yaşanan çatlak nedeniyle bira sızmaya başlamış. Basınç ile çatlak büyümüş, diğer fıçıları da çatlatmış. En sonunda fabrikadan 1,470,000 litre bira akmaya başlamış. Etraftaki evlerin bodrum katları bira ile dolmuş. 8 kişi hayatını kaybetmiş. Bazıları boğularak ölmüş, bazılar da aldığı yaralardan ölmüş. Bir tanesi var, ki favorim kendisi, o da alkol zehirlenmesinden ölmüş. Herhalde bedava bira görünce dayanamadı saatlerce içti. Yalnız İngilizler'deki sisteme hayranım. Bütün ölenlerin adı ve yaşı kayıtlarda var. Yalan yok yani.

Daha çok değinecek ölüm var ama bugünlük bu kadar yeter sanırım.

Bir diktatöre veda

by 21:46:00
Bu günler haberleri takip ettiğimde yaşam ile ölüm arasında çizgisinde gidip geldim. Şimdiki konum Kaddafi olacak. Koskoca bir adamın çöküş öyküsüne biraz değineceğim.

1990'ların Türkiye'si

Kaddafi benim hayatıma Necmettin Erbakan'ı azarladığı çadır görüntüleriyle girmiş. Çok saçma günler yaşadık 1990'ların ortasında. Refah Partisi'nin seçim kazandığı yıllar. 1980 darbesi sonunda meyvesini vermişti. Millet kavramını din temelli hale getirmiş, imam hatipleri, kuran kurslarını yaygınlaştırmış, bu durum Sivas Katliamı ile tavana vurmuştu. Özal ile başlayan sağcı politikalar da bu yükselişe istemeden de desteği vermişti. "Benim memurum işini bilir" diye başlayan, "Anayasayı bir kere delsek ne çıkar" diye başlayan devlet dairelerinde rüşvet ve adaletsizlikler, "enflasyon canavarı" terimi, "devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir" ile derin devlet övgüsü insanları var olan siyasi düzenden yeni bir umut olan Refah Partisi'ne yönlendirdi. "Dinci minci ama bunlar en azından haram para yemez" diye birinci parti çıkarttılar.

Yılmaz-Çiller ikilisinin başarısız koalisyon denemeleri sonucu Refah Partisi, Refahyol olarak yönetimi aldı. Küçük yaşımda bile değişimi görüyordum, korkuyordum. Sincan'da tanklar geçiyordu. Hizbullah adını ilk kez duyuyordum. Erbakan da Libya'ya gidiyordu, yanında da simsiyah bıyıklarıyla o zamanların genç ve cin gibi politikacısı Abdullah Gül ile.

Kaddafi ve Erbakan

Gümrük Birliği'ne girdik, artık Avrupalı'yız diye yetişmiş bir gençtim. Zaten futbolda da İngiltere ile Hollanda ile oynuyorduk. Şüphem yoktu yani. Ama Erbakan, rotayı Afrika'ya, Arabistan'a çevirmişti. Kaddafi, Erbakan'ı aldı çadırına, başladı saydırmaya. Beyaz saçlı, dede kıvamlı Erbakan, ellerini kavuşturmuş, "Biz dost milletiz ehe ehe" diye Umut Sarıkaya karikatürlerine dönüşmüştü. Halbuki Kaddafi öyle mi, hemen alıntılıyorum:

"Bu bölgede bu güneşin altında Kürt milleti de yerlerini almalıdır...Bizim düşmanımız olan siyonist İsrail ile 1949'dan beri ilişki içindesiniz. Bizim düşmanlığımız arttıkça sizin ilişkileriniz gelişiyor...Türkiye'nin geleceği NATO'da ABD üslerinde, Kürtlere eziyet çektirmekte değil, asaletinde ve geçmişindedir...Türkiye, I. Dünya Savaşı'ndan sonra iradesini kaybetti..."

Doğruluğu yanlışlığı tartışılır belki ama nezaket kavramlarına çok ters bir davranıştı. Ortalık karıştı. Post modern darbenin tetikleyicilerinden biri bile denebilir.

Deli ve zalim

Sonra büyüdük ve kocaman bir çılgın olduğunu öğrendik. Tek başına tüm emperyalizme kafa tutan, ABD karşıtı saldırılara finansman sağlayan bir adam. Güzelim Libya bayrağını sadece yeşil bir kumaş haline getirmişti. Yeşil Kitap'ında da - okumadım ama - İslamiyeti, sosyalizmi, komünizmi karıştırıp, kendi ideolojini yaratmıştı. İlginç bir karakterdi yani.

Lakin tarihsel bağların da etkisi olacak ki Berlusconi'yi çok severdi rahmetli. Birbirinden deli, birbirinden botokslu iki insan. İkisi de halk tarafından çok sevilmese de bir şekilde başta duran insanlar. Güzel güzel hatunları alıp, Kur'an dağıtmasıyla dikkat çekmişti son zamanlarında. Derste okuduğum makalelerden birini hiç unutmam "Her devletin ordusu vardır, Libya'da ordunun devleti var". O kadar da bireysel özgürlük karışıtı bir adamdı.

Ancak Kaddafi'yi Araplar pek sevmemiştir tarih boyunca. Lübnan sunumu için kitapları karıştırırken, Kaddafi de Ortadoğu'yu karıştırmak içni ikide birde burnunu sokuyordu. Musa al-Sadr'ı kaçırdı ve öldürdü. Sadr, Lübnan Şii'lerini örgütleyen, okumuş, felsefe ile ilgilenen dolu bir adamdı. Silahlı mücadele öncesi politika mücadeleyi savunuyordu. Libya'ya bir gün gitti ve kayboldu. Wikipedia'da ne güzel diyor öyle "bilinen sır". Neden yaptırdı acaba? Neden o coğrafyanın en uzun süren yöneticiliklerinden birine imza attı? Her zaman kendini öldüreceğini zannediyordum, tahminim tam olarak tutmasa da kaçıp gitmeyeceğini biliyordum. Deliydi çünkü.

Ölüm

Ama böyle bir ölümü kimseye yakıştıramam. Bir çok kişi yorumlamıştı Libya'nın bambaşka bir coğrafya olduğunu. Ama bu kadar vahşileceklerini hiç düşünemezdim. Bir çok video izledim konuyla ilgili, en son izlediğim en vurucusuydu. Kaddafi, daha yaşamakta. Yaşamak denirse eğer. Başı kanlar içinde, gözlerine geliyor. Gözlerine gelen kanı eliyle silip, eline bakıyor. Korkmakta. Elini uzatıyor bir şeyler anlatmaya çalışıyor, eline vuruyorlar. Sonra sahne değişiyor artık yatıyor Kaddafi, büyük ihtimalle ölmüş. Cep telefonuyla çekim yapan adam arada kendi suratına döndürüyor kamerayı gülümseyerek bağırıyor, "Allah uludur". Artık savunması kalmamış bir adamı döve döve (ya da vurarak) öldürmek sevap gibi, Allah'a sesleniyor. Arkadaşına, "bak ben de oradaydım" diye gösterecekmiş gibi gülüyor. O kadar duygusuzluk var suratında.

Sonra oğlunun da son görüntülerini izledim. Önce son anlarının fotoğraflarına baktım. Yakışıklıymış önceden. Burada ise iyice saç sakal birbirine karışmış, atleti kanlı, çömelmiş bir yere. Son sigarasını içiyor, sonra da uzanıyor. Son fotoğrafta artık cansız, gözleri aralık.

Anlamaya çalışıyorum Libyalı asileri, anlayamıyorum. Evet, yıllar boyu zulüm gördüler, belki anneleri bababalarını kaybettiler, belki düşündüklerini hiç yüksek sesle söyleyemediler, belki de arkadaşları o iç savaşta hayatını kaybetti. Belki yakaladıklarını saf bir şeytan olarak görüyorlardı. Ancak, ellerinde tutmak, sorgulamak, onları yaptıkları haksızlıklarla yüzleştirmek varken en ucuz yolu seçtiler. Medeniyet varken, insanın doğası kazandı yani.

Son

Kaddafi de gitti. Mübarek gibi değil Saddam misali öldü. Doğduğumuzdan beri adını duyduğumuz bir figürün adını artık güncel haberlerde o kadar duymayacağız. Libya için parlak bir gelecek göremiyorum ama hala. Etrafta onlara örnek olacak başka bir örnek ülke yok. Halk eğitimsiz, demokrasi bilinci yok. Kanlı bir rövanş için bekleyenler hep olacak.

Ve petrol, bu denklemin en büyük bilinmezi. Petrolün olduğu yerde yine demokrasi olmayacak her zaman ki gibi.

Zaman

by 23:41:00
Acı Vatan Mannheim'a geçtik diye 59RS'yi unuttum sanılmasın. Ancak insan yeni bir yerde hayata başlayınca, sadece onunla ilgili şeyler düşünüyor, onunla ilgili şeyler yazmak istiyor.

Ancak ben biraz zamandan bahsetmek istiyorum. 23 yaşındayım ve 24'e doğru yol alıyorum. Belki bu konularda ahkam kesmek için çok gencim ama, benim de kendi çapımda dolu dolu bir hayatım oldu. Bugün geçmiştan kalan resimlere bakıyordum. Önce Erasmus resimlerime baktım. Evet dedim, bunlar benim hayatımın en güzel günleri. Kafamda sorun yok, dersler tadında, şehir muhteşemdi.

Sonra biraz daha geriye gittim, üniversitenin ilk yıllarına. Bir anda Köln'ü unutup o günlere dönmek istedim. Yeni ve sıcak bir ortama adım attığım zamanlar. Saçlarımın uzun olduğu o güzel günler. Superdorm'da Ege ile kalıp, her gün gülümsediğim anlar. Hani herkes birbirine daha yakınken, bir kariyer bulma çabası üstümüze yapışmamışken.

Sonra daha bile geriye gittim, lise günlerine. Sil baştan. Bu sefer o zamanları özledim. Herkesin üniformalarının çizdiği sınırlardan bir şekilde kaçma çabalarını. Tüm okul önünde İbranice şarkı söyleme ya da peruklarla sahneye çıkma cesaretimizin olduğu, ÖSS gibi bir illetin üstünde dostça gelebildiğimiz, dağ başında, kendi distopyamızda yaşadığımız o günler.

Keşke bu kadar güzel günler geçirmeseydim dediğim bile oluyor. Keşke geçmişim oldukça silik ya da üzücü olsaydı da önümdeki günlere daha umutla tutanabilseydim. Bundan geliyor biraz vurdumduymaz oluşum. Geçmişte o kadar güzel yaşadıktan sonra geleceğe karşı tokluk hissi var.

İnsan uzanmak, geri dönmek istiyor o günlere. Dönemeyeceğini biliyorsun, daha da özlüyorsun. Sonra kalbinde bir acı. Geçiyor elbet, ama sadece bir süreliğine. Sonra ne bileyim, Almanya'da baktığın nehir birden Boğaziçi'ne dönüşebiliyor. Amerikan saç kesimli bir çocuk gördüğünde "bu ben miyim yoksa?" diyebiliyorsun.

Bazen Facebook'ta görünce uzun zamandır konuşmadığım dostlarımı, "dur kesme saçını", "sakın kilo verme", "gözlüklerin kalsın, lense başlama" diyorum. Sanki her zaman liseli kalacaklarmış gibi. Sanki ben de her zaman liseliymişim gibi.

E o zaman Sezen Aksu'dan gelsin. "Ah ne kahraman, ne cesur, ne güzel çocuklardık. Her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık. Ah kaldırımlar biliyor, bir devir muhteşemdik. Güz güneşinden hüzünlü, ilk yazdan şendik."

Büyüme sancıları

by 22:43:00
Büyüme sancıları yaşıyorum. Hem de hiç tahmin etmediğim boyutlarda.

Her zaman bazı şeylere karşı sorumluluk hissetmişimdir. Zaman zaman gerekli şeylere, mesela kardeşime bakmak gibi. Ya da bazen çok saçma şeylerde sorumluluk hissederim. Mesela biri heyecanla, saçma sapan da olsa, bir şey anlatırken başkası konuyu değiştirecek gibi olur. Sorumluluğu üstüme alarak çocuğu dinlediğimi belli eder ve muhabbetin bitmemesine çabalarım.

Ancak hayatımdan her saniye geçtikçe, omzumdaki kendi dünyamın yükü gitgide ağırlaşıyor. Böylece binlerce metre hava olmak isteyen aklım yeryüzüne doğru iniyor. Hayallerim ve gerçek dünya arasındaki dengeyi sağlamak hiç de kolay değilmiş. Kontrolü kaybettiğim zamanlar da oluyor. Az hasarla büyümeye çalışıyorum.

Bugün Edirne'deyim. Belki de hayatımda ilk kez (Erasmus hariç) bir ay boyunca (hem de bir Temmuz ayı) memleketime uğramadım. Nasıl yapabilirdim ki? Geldiğimde ise bürokrasinin karşısında Don Kişotluk yaptım. Zaten hayatımın her anında bir Don Kişotluk yapma çabasındayım.

Her gri devlet binası, içinde bıkkınlığı barındırıyor. Sararmış, eskimiş posterler, tozlu fayanslar, solgun memurlar. İstediğin kadar önemli bir iş yaptığını düşün dışarıda, orada sadece elindeki belgesin. Halbuki çok şey istemiyorum, eğer kanlı canlı bir insansam, bana insan gibi davranılmasını istiyorum hepsi bu. Ve Almanya'ya gitmemdeki ana neden de bu zaten. İster devlet dairesine git, ister bir süpermarkete, belki çok sıcak olmasa da belli sınırların dışına asla çıkmayan bir muhabbet her zaman var.

Askerlik şubesinde komutanın gelmesiyle kafamda her zamanki gibi geçit yapan düşüncelerim dahi "hazır ol" konumuna geçti. Kendisi tecil kağıdımı imzalarken, gözüm masasının üstündeki Edirne Şehitleri kitabına gitti. Askerlik şubesinde insana şevk verecek en güzel şey olsa gerek. Aslında şaka bir yana, bütün felsefik sorgulamaları attığımda askerlik nedense ruhuma hitap ediyor. Hakiler giyip, düzenli antrenman yapma ve böylece çakı gibi olma, üç numara saç, kadın dırdırından uzak kalma ve hele mesleğin askerlik olunca uzanan orduevi şartları askerliğin gözümdeki avantajları. Ancak dezavantajları ve bu konudaki düşüncelerim küçük bir roman yazacak kadar çok olabilir.

Askerlik şubesinden çıkarken ise yürüyüşümün bir tören mangası şekline girmiş olduğunu fark ettim. Daha sonra da polise, nüfus müdürlüğüne, muhtarlığa derken günümü Türkiye Cumhuriyeti devletinin en baba organlarında dolaşıp bitirdim. Bu organlar nedense bana sindirim sistemini daha çok anımsatıyor. Özellikle neyim varsa alıp, üstüne üstlük babamdan yardım istemek durumunda kaldığım noter maceramdan sonra kendilerinin beni iyice bir sindiren kalın bağırsak olduğunu emin verdim. Çıkışta benim halimi de siz bu kelimeleri okuyanlara bırakıyorum.

Kışla revirinde kayıtlar askerin adı soyadı, askerlik numarası yanında "teşhis" yazar. beni muayene eden hemşire ablam tüm bu sorunlarımın nedenini kısaca buldu ve yazdı; "Teşhis: Asker". İnsanın içinden başka bir insan yaratan, aile bireylerini, özellikle annelerin yüreğini, dağlayan bir hastalık türü olsa gerek.

Dedim ya büyümenin sancılarını çekiyorum. Dünyaya geldiğimde sadece bir isimdim. Daha sonra abi oldum, lisede artık kendime bakma sorumluluğum vardı, başka başka sıfatlar kazandım. Kiracı oldum, Alamancı oldum, Mağdur oldum (bkz: hırsızlık), sevgili sıfatı taşıdım ara sıra. Her sıfat, farklı sorumluluk yükledi. En son da bu fotoğrafı çektim. Hem büyüdüğüm için gururlu, hem de yeni dertleri sırtlanacağım için dikkatliyim artık.

05082011(001)
Blogger tarafından desteklenmektedir.