Bir Cumhurbaskanligi secimi analizi

by 10:54:00
Cumhurbaskanligi secimlerinin sonunda Tayyip Erdogan, birinci turda Cumhurbaskanligi koltuguna oturunca tabii ki tartismalar basladi. Oncelikle cati aday stratejisi sorgulandi. Halkin cok da asina olmadigi Ekmeleddin Ihsanoglu'nun %40'a yakin bir oy almasinin basari olup olmadigi tartisildi. Daha sonra secimi boykot eden ya da sadece tembellikten oy vermeyenler elestirildi. Bu tavrin Tayyip Erdogan'a yaradigi öne sürüldü. Sonra bir de Selahattin Demirtas tartismasi var. Bazilari oy böldügünü iddia etti. Bazilari da büyük bir basari kazandigini söyledi.

CB secimlerinin yerel secimlerden kisa bir sure sonra yapilmasi nedeniyle, verilen oylari karsilastirabiliyoruz. Böylece secim sonuclarini daha iyi okuyabiliriz gibi geliyor bana.

Sözlerime Türkiye genelinde yorum yaparak baslayip daha sonra 12 sehre ayri ayri bakmak ve bu iddialarin nerelerde tutup tutmadigina bir göz atmak isterim. Bu 12 sehri secerken secmen sayilarinin nispeten yüksek olmasina önem verdim ki yorumlar daha genel olabilsin. Bu sehirler;
  • Erdogan'in Ihsanoglu'nu nispeten az bir farkla gectigi Istanbul ve Ankara
  • Ihsanoglu'nun Erdogan'i nispeten az bir farkla gectigi Antalya ve Adana
  • "CHP'nin kalesi" Izmir
  • "Muhafazakar sagin kalesi" Konya
  • AKP'nin daha rahat kazandigi Gaziantep ve Bursa
  • AKP-BDP savasinin hissedildigi Sanliurfa ve Diyarbakir
  • Tatilcilerin etkili olabilecegi Aydin ve Mugla
Bu sehirlerin 6'sinda Erdogan daha fazla oy alirken, 5'inde Ihsanoglu en yüksek oyu almis. 1'inde ise Demirtas birinci olarak cikmis. Bu da Türkiye geneli oy dagiliminin hemen hemen bir özeti. Bu 12 sehirde verilen oylarin toplami Türkiye oylarinin neredeyse yarisini temsil ediyor (Yerel secimlerde %52'sini, CB secimlerinde %51.8'ini temsil etmis). Katilim oranlari da neredeyse Türkiye ortalamasi ile ayni. Nüfus olarak Türkiye'nin %49'unu temsil ediyorlar.

Haydi o zaman analizimize baslayalim derim. Ilk konumuz "katilim orani"

KATILIM ORANI

Gecen yerel secimler, Gezi protestolari ve yolsuzluk sorusturmalari sonrasi yapilan ilk secim oldugu icin hem AKP hem de CHP tarafindan önemsenmis ve partiler secmenlerini sandiga götürmeyi basarmisti. O secimde secmenin %89.3'ü sandiga gitmis, %85.7'si da gecerli oy kullanmisti. Bu katilim orani AKP'nin göreve geldigi 2002'den beri en yüksek katilim oraniydi.

Yerel secimle karsilastirildiginda, CB secimlerinde oy verme islemi aslinda daha hizli ve daha kolaydi. Yerel secimlerdeki gibi üc/dört secmen pusulasi kullanimi yerine, bildiginiz gibi sadece bir pusulaya damga vuruldu. Bu kolaylik da gecersiz oylardaki düsüsten belli oluyor.


Buna ragmen, sandiga gitmeyenlerin sayisi dikkat cekici bir sekilde artti. Bunun nedenleri arasinda yazin oy veriliyor olmasi, anket sirketlerinin (bazen manipülatif bir sekilde) sonuc yayinlayip insanlarin motivasyonlarini yitirmelerini saglamasi, yerel secimlerde muhalefetin aldigi yenilgiden meydana gelen umutsuzluk ve de Ekmeleddin Ihsanoglu'nun secmeni sandiga götürememesi gibi etkenler öne sürüldü.

Ne olursa olsun, secmen sayisinin 4 aylik bir sürede 220,000 kisi arttigi bir ortamda, sandiga giden secmen sayisi düsmüstü. Sandiga toplam secmenin %77'si gitti ve bu oylarin %75.6'si gecerliydi. Yani her 4 kisiden 1'inin oyu sonucu etkileyemedi.

Buraya kadar her sey tamam. Peki su soruyu soralim: sandiga sadece tatilci CHP secmeni mi gitmedi?

SANDIGA HANGI PARTI GITMEDI?

Yerel secim ile Cumhurbaskanligi secimlerini karsilastirmak biraz absürd olabilir ama elimizde baska bir secenek yok. Bunu yapmak icin bazi varsayimlarda bulunmamiz gerekiyor. Bu varsayimlar da sunlar:
  • AKP secmeni Erdogan'a oy verir.
  • CHP-MHP secmeni Ihsanoglu'na oy verir. (En azindan teoride böyle)
  • HDP-BDP secmeni Demirtas'a oy verir.
  • Saadet Partisi secmeni Erdogan'a oy verir. (Burasi biraz tartismali tabii ki. SP, resmi olarak Erdogan'i desteklemese de bazi il baskanlari destek mesajlari yayinladi. Erdogan'i kendilerine en yakin aday olarak gördüklerini düsünsem de bir kisminin sandiga gitmeyecegini düsünebiliriz)
  • DSP+LDP+DP+DYP+BTP secmeni Ihsanoglu'na oy verir (Ortak bildiriye dayanarak bunu diyebiliriz)
Burada oy potansiyeli nispeten yüksek olan iki partiyi bu analize bilerek katmadim. Büyük Birlik Partisi resmi olarak Ihsanoglu'nu destekleyecegini aciklasa da bu görüs parti icinde büyük sorunlar yaratti. BBP'li Alperen'lerin önemli bir kisminin Erdoganci oldugunu düsünürsek BBP'nin toplu bir sekilde hareket etmis oldugunu sanmiyorum. Ayrica Güneydogu'nun bazi sehirlerinde dikkat ceken Hüdapar'in BDP adayi yerine AKP adayina daha yakin oldugunu düsünsem de bundan emin olamadigim icin onlari da dahil etmiyorum. Diger partiler ve bagimsiz adaylar ise maalesef bu analize dahil degil.

Ozetle; 
Erdogan (RTE) = AKP+SP, 
Ihsanoglu (EMI) = CHP+MHP+DSP+LDP+DP+DYP+BTP, 
Demirtas (SD) = HDP+BDP


Yerel secimlerdeki oy oranlarina göre Ekmeleddin Ihsanoglu'nun 19,830,000 kisiden oy almasi gerekiyordu. Ancak Ihsanoglu'nun Cumhurbaskanligi secimlerinde aldigi oy sayisi 15,400,000. Yani Ihsanoglu'na gitmesi gereken 4,400,000 oy kendisine ulasmamis. Buradan sunu anliyoruz; Ihsanoglu, düsük katilimdan etkilenip beklenildigi kadar oy alamamis. Ancak, sadece buna bakip "Ihsanoglu basarisiz" ya da "Tatile gittin, bak Ihsanoglu oy alamadi" demek dogru olmaz. Diger adaylara da bir göz atmak lazim.

Erdogan'in da teoride 21,400,000 oy almasi gerekirken, kendisi 20,600,000 oyda kaldi. Yani, Erdogan'da da bir oy kaybi var. Mesela Ihsanoglu'nun büyük kayiplar yasadigi Istanbul'da, Erdogan'in oyu da 739,000 düsük. Demek ki, büyük önem tasiyan Istanbul secmeninin önemli bir kismi, sagdan ve ya soldan, sandiga gitmemis. 


Secmen kaybi diger iki adayi etkilerken, Demirtas'i ise etkilememis. Demitas. Türkiye genelinde beklenenden 1 milyon fazla oy almis. Erdogan'in ve Ihsanoglu'nun alamadigi oylarin cogu secmen ilgisizligi nedeniyle bosa gitse de kesinlikle önemli bir kismi da Demirtas'a gitmis. Mesela "tatava yapma bas gec"cilerin bir kismi, büyük ihtimalle oyunu Demirtas'a cevirmistir.


12 SEHIR ve DIGERLERI

Yukarida siraladigim 12 sehir eger Türkiye'nin nüfusunun ve secimlerde verdigi oylarin yarisini temsil ediyorsa, bu 12 sehir ve diger 69 sehrin toplami az cok ayni secim sonuclarini vermeli.


Gercekten de bu iki kümeden cikan sonuclar birbirine genel olarak uymakta. Ikisinde de Ihsanoglu'nun beklentilerin 2 milyon küsür oy altinda aldigini görüyoruz. Ikisinde de Demirtas, oylarini 500,000-700,000 civarinda arttirmis.

Ancak burada iki tane anomaliye dikkat cekmek gerekiyor. Birincisi su ki; Erdogan, ikinci grup sehirlerde AKP ve Saadet secmeni toplamindan daha fazla oy almayi basarmis. Hem de Demirtas'in da oylarini arttirdigi bir ortamda bunu gerceklestirmis. Ikinci olarak da bu ikinci grup sehirlerde sandiga gitme orani diger 12 sehre göre daha az. Buradan da su mesaj cikiyor gibi: Erdogan, cogu kücük sehirlerden olusan bu ikinci grupta secmenini sandiga götürmekte daha basarili olurken, MHP tabanindan biraz oy kaydirmayi basararak beklentilerin üstünde oy almis. Bu gruptaki daha büyük sehirler olan Kayseri, Samsun, Kahramanmaras, Mersin gibi sehirler de analiz edildiginde, bu trend daha cok ortaya cikar gibi geliyor.

Eger Erdogan secmeni bu illerde diger gruptaki Erdogan secmenleri oraninda sandiga gitmemezlik yapsaydi, secimin az farkla ikinci tura kalabilecegini söyleyebilirdik.

SEHIRLERDE DURUMLAR

Yukaridaki 12 sehrin hepsinde katilim önceki secimlere göre daha azalmis. Ancak bunun nedeni olarak sadece Erdogan'in secim zaferinin önceden kesinlesmesini söyleyemeyiz. Mesela Erdogan'in en önemli kalelerinden olan Konya'da, hem AKP secmeni hem de MHP secmeni diger sehirlere göre daha fazla sandiga gitmis. Bu nedenle Konya, bu 12 sehir arasinda katilim orani en yüksek olan il. Ancak bir diger AKP kalesi Sanliurfa'da bu trend gözlemlenemiyor. CHP'nin kalesi denilen Izmir'de de katilim orani, CB secimleri standardinda yüksek. Demek ki secime katilim oraninin sehrin bir "kale" olup olmamasiyla alakasi pek yok.

Tatil beldeleri

Yukaridaki grafikte cok belli olmasa da nüfusu durmadan artan Istanbul'da ilginc bir sekilde secmen sayisinin azaldigini görebiliyoruz. Demek ki insanlar yazin oy vermek icin memleketlerine ya da yazliklarina ikamet aldirmislar.

Bu 12 ildeki en yüksek secmen artisi da Mugla ve Aydin'da gözüküyor. Bu sehirlerde secmen sayisi artisi sirasiyla %3.6 ve %2 olarak gözükmekte. Mutlak rakam olarak da Izmir ve Antalya'da da 13,000'den fazla bir secmen artisi var. Görüldügü gibi bu yerlerin hepsi deniz kenarindaki tatil bölgeleri.

Insanin aklina hemen su geliyor: "Tatile giden CHP secmeni yüzünden Ihsanoglu'nun Istanbul oy orani beklendigi gibi olmasa da bu tatil bölgelerinde beklenenden yüksek oy alir". Ancak Mugla ve Aydin'da Ihsanoglu oylari artmamis. Aksine, Adana ile beraber RTE'nin beklenenden fazla oy aldigi üc ilden ikisi bu sehirler. Ozellikle Aydin'daki Erdogan oylari artisi dikkat cekici. Ikametini buraya aldiran secmenlerin Erdogan destekcisi oldugunu iddia edebiliriz. Demirtas'in da bu bölgelerde ufak bir artisi olduguna dikkat cekmeli.

Güneydogu

Cumhurbaskanligi secimleri hicbir yerde o kadar heyecan yaratmamis olsa da Güneydogu'da daha da az bir katilima neden olmus. Sanliurfa'da katilim orani yüzde 71'lere düserken, hem Erdogan hem de Demirtas beklenenden az almis. CHP'nin neredeyse yok sayildigi Diyarbakir'da AKP'nin bekledigi oyu almadigini görüyoruz. Demirtas'in oylari ise nispeten artmis. Bu da gösteriyor ki, sandiga gitmeyen kesmin Dogu'da önemli bir bölümü AKP secmeni. Zaten, CHP+MHP'nin Dogu'da gercek anlamda bir secmeni oldugunu söylemek hayalcilik olur.


Adana - Ankara - Antalya

Bu üc sehir, yerel secimlerde CHP ve AKP'nin (Adana'da da MHP'nin de) kiran kirana mücadele ettigi sehirlerdendi. Hepsinde Ihsanoglu'nun beklentilerin cok altinda kaldigini görüyoruz. Ankara'da Mansur Yavas, Ihsanoglu'ndan tek basina 148.000 fazla oy almis. Diger partileri de hesaba katinca bu rakam 400.000'e cikiyor. Bunun bir kismi, Demirtas'in fazladan aldigi 70.000 ile aciklansa da gerisi muamma. Yani Ihsanoglu-Erdogan mücadelesi, Yavas-Gokcek mücadelesi kadar etkili degildi. Antalya'da da Ihsanoglu beklenenlerin oldukca altinda kalmis. Ancak bu iki sehirde (sayica kücük de olsa) Erdogan'in beklenenden az oy aldigini görüyoruz.

Adana'da da Ihsanoglu, 180.000 oy civarinda daha eksik almis. Ancak, Antalya ve Ankara'dan farkli olarak bu sehirde Erdogan'in oylarini arttirdigini görüyoruz. Eger, MHP tabanindan AKP'ye bir oy kayma varsa, bunun en olasi oldugu yer Adana gibi duruyor.

Digerleri

Birbirlerine daha yakin buldugum Bursa ve Gaziantep'te de Türkiye genelinde oldugu gibi Ihsanoglu'nun biraz daha fazla olmakla birlikte, iki büyük adayin oy kaybina ugradigini görüyoruz. Ote yandan Demirtas'in oylari cok az artabilmis. Bu sehirlerde partilerden bagimsiz olarak bir sandiga gitmeme durumu var.

Izmir'de Erdogan'in Binali Yildirim'a göre cok daha az oy aldigini görüyoruz. Bu sehirde Ihsanoglu'nun da bir düsüsü var. CHP'den kacan oylarin bir kismi Demirtas'a gitmis, MHP secmeni ise sandiga pek gitmemis gibi duruyor.

Izmir'in antitezi Konya'da da iki büyük adayin oy kayiplari var. Erdogan'a oy veren AKP ve Saadet secmeninin bir kismi sandiga gitmemis. Sehirdeki ikinci büyük parti olan MHP'nin oylari genel iddialarin aksine AKP'ye kaymamis ve Ihsanoglu'na gitmis ama burada da bazi fireler var. Demirtas'in artisi, bu sehirdeki CHP secmeninden kaynaklaniyor olabilir. Eger öyle ise (ki sandiga gitmeyen sayisinin az oldugu bir sehir burasi) Ihsanoglu gibi muhafazakar bir adayin öne cikmasi Konya gibi muhafazakar bir sehirdeki CHP secmenine ters gelmis olabilir.


RAKAMLARLA OYNAMAK


Her seyi basitlestirip biraz oyun oynayalim diyorum.

Once isimizi zorlastiran rakamlari ortadan kaldiralim. Bu analizi zorlastiran uc tane veri var:

  1. Daha kücük partilerin CB adaylarina nasil oy verdigini bilmiyoruz
  2. 200,000 küsür yeni secmenin nasil oy verdigini bilmiyoruz
  3. Gecen secimde gecersiz, bu secimde gecerli oy kullananlarin nasil oy verdigini bilmiyoruz.
Bu oylari isimizi kolaylastirmak adina diger adaylara ve boykotculara dagitalim. Bu dagitimi da bu kategorilere giden oy oranlarina göre yapalim. Yani bu arkadaslarin belli bir partiye yönelmeyip ortalama Türkiye secmeni gibi secim yaptigini düsünelim.


Elimizde söyle bir sey oluyor:



Degerler elbette yaklasik ama Ihsanoglu, alabilecegi 5 milyonluk bir oyu kaybetmis. Erdogan ise 1.7 milyonluk oyu alamamis. Bunun neredeyse 6 milyonu sandiga gitmemisken, 1 milyonu da Demirtas'a kaymis.

Demirtas'in bu oyu kimden caldiginin cok önemli yok bu tabloya göre. Bu oyun hepsi Ihsanoglu secmeninden gitmis olsa bile, bu oyu Ihsanoglu'na geri verdigimizde Erdogan'in %51'lik oy orani sabit kalirken Ihsanoglu ve Demirtas'in oy orani degisiyor. Hatta ve hatta, Demirtas'in Erdogan secmeninin de bir kisim oyunu aldigini düsünürsek, Demirtas'in adayliginin Erdogan'in daha da yüksek bir oy orani ile kazanmasinin önüne gectigini görebiliriz.

Diyelim küskün secmeninin en azindan bir kismini mutlu edecek dördüncü bir aday olsaydi. Mesela CHP'nin ulusalci kesimi de bir CB adayi sunsaydi ve 1,5 milyon kisinin oy vermesini saglasaydi ne olurdu?



Evet, belki bu ulusalci X adayimiz, Ihsanoglu'ndan ya da Erdogan'dan oy alamayacakti. Demirtas'in da altinda kalacakti. Ama en azindan bir kisim secmen "beni temsil eden aday yok" demeyip sandiga gidecekti. Daha fazla temsil eden aday ile daha fazla secmen sandiga gidecekti. Böylece, Erdogan'in aldigi oy, toplam oyun yarisindan daha az olacagi icin secim ikinci tura kalacakti.

Ya da MHP de kendi adayini cikarsa, Adana ya da daha kücük illerde MHP'den Erdogan'a oy kayamacakti. Küskün MHP secmeni sandiga gidecekti ve secim ikinci tura tasinacakti. Cati aday, daha önce bir cok kisinin de söyledigi gibi, kendiliginden olusacakti.

Evet, bu 1,5 milyon kisi Ekmeleddin Ihsanoglu'na direkt oy verseydi de secim ikinci tura kalirdi. Ancak bazi CHP milletvekillerinin de kabul ettigi gibi secmeni suclamak yerine, onlari neden mobilize edemeklerini sorgulamak daha mantikli bir hareket olacaktir. Iki turlu secim sisteminde, secmenin daha birinci turdan 3 adaya mahkum birakilmasi ana muhalefet icin fiyaskodur. Bu secimden önce de dillendirildi, elimizdeki rakamlarla da bu kanitlaniyor.

Peki Erdogan'in, Cumhurbaskani secilmeme ihtimali var miydi?

Neredeyse yoktu. Hali hazirda Erdogan'a verilen oylari kazanamadan iktidara gelmenin yolu CHP-MHP-HDP ittifakindan geciyor. Bu da gerceklesmeyecegine göre, Erdogan'in kazandigi oylari azaltmak gerekiyordu. Bunu nispeten Demirtas gerceklestirse de yeterli olamadi. 

Muhalefet ya bu bölgede Erdogan'in oylarini bölecek bir partinin ortaya cikmasini ve daha sonra kendileri ile koalisyon ortagi olmasini bekleyecek ya da bir sekilde oradaki oylarini arttiracak.

SONUCLAR
  • Cumhurbaskanini halkin seciyor olmasi halki medyada gördügümüz gibi heyecanlandirmadi.
  • Gecersiz oylardaki düsüs, yerel secimlerdeki oy verme sisteminin zorlugunu göz önüne seriyor.
  • Basta Istanbul secmeni olmak üzere bir kisim secmen ikametlerini tatil beldelerine almis gözüküyor.
  • Katilim oranlari neredeyse her yerde %80'in altinda kaldi. Ancak sandiga gitmemek sadece CHP'nin problemi degil. Ozellikle büyük sehirlerde AKP secmeni de sandiktan uzak kalmis. O yüzden sandiga gitmeyen 4 kisiden 1'inin CHP'ye oy verecegini düsünmek hayalcilik olur.
  • Daha kücük sehirlerde ise Erdogan secmeni sandiklara daha fazla giderken, buralarda MHP'den oy calmayi basarabilmisler. Büyük sehirlerden Adana'da da bu gözlemlenebilirken, Konya'da ayni seyi göremiyoruz. MHP secmeni sandiga gitmemis olabilir ama "Erdogan'a oy veren hainler" diyecek kadar büyük capli bir hareket yok gibi.
  • Iki önemli aday da beklenenin altinda oy almis ama Ihsanoglu'nda bu problem daha fazla. Yani cati aday insanlarin sandiga gitmemesine sebep olmus. Eger herkes kendi adayini cikarabilseydi secim cok büyük ihtimalle ikinci tura kalirdi.
  • Bu sartlar altinda "Ihsanoglu basarilidir" diyemiyorum. Halkin tanimadigi bir ismin %40 civari oy almasi büyük bir basari öyküsü gibi gözükse de aldigi oylardan cok almayi basaramadigi oylar daha fazla dikkatimi cekiyor. Ancak Ihsanoglu'nun basarisizligini kendisinin problemi olarak degil ana muhalefetin problemi olarak görüyorum.
  • Demirtas'in adayligi degerliydi ve kendisi cok iyi bir oy artisi göstermeyi basardi. Ayni basarinin genel ve yerel secimlerde tekrarlanacagini sanmiyorum. Malum, daha cok aday ve asilamsi gereken bir secim baraji gibi sorunlar var. Ancak illa ki bir basari öyküsü ariyorsak, öykünün bu kismini inceleyebiliriz.
  • Sevin ya da sevmeyin, Erdogan tüm Türkiye'ye hitap etmeye basariyor. Kendisi batida CHP, ortada MHP, doguda BDP ile kiyasiya rekabetini sürdürüyor. Her zaman kazaniyor olmasa da her yerde varligini göstermeleri takdire sayan. Demirtas ise batida hala istenilen düzeyde oy alamasa da en azindan varligini dikkat cekici bir sekilde arttirdi.
  • CHP ve MHP'nin ise daha kücük sehirlerdeki oy oranlari hala cok düsük ve bu problem cözülmedikleri sürece istedikleri kadar baskan degistirebilirler. CHP, belki daha muhafazakar yerlerde "öcü" kimligini bozamiyor ama buralarda etkili olmasini bekledigimiz MHP de etkisiz. Solu öcü olarak görmeyen ve BDP oy veren kesimlerde ise CHP bu sefer "Kürt düsmani" kimligini bozamiyor. Buralari kucaklamadan, CHP-MHP degil tek baslarina, bir ittifak olarak dahi basarili olamazlar.
  • Bu secim, iyi bir strateji ile ikinci tura götürülebilirdi belki ancak Erdogan'in kazanmamasi ana muhalefetin genel politikalarinin muazzam bir reforma gitmesi ile gerceklesebilirdi. Bunun da imkansizligini düsünürsek, Erdogan'in bu secimden de galip cikmasi pek sasirtici olmuyor.

Soma

by 21:59:00
Soma'daki katliamı öğrendikten sonra eve gitmek için trene bindim. Elimden geldiğinde haberleri takip etmeye çalıştım ama okuduğum her haber ya da aldığım her bir duyum geldi, içime oturdu. Bir yerden sonra artık hiçbir şey okuyamaz olmuştum. Kaldırdım kafamı ve etrafa baktım. İnsanlar arkadaşlarıyla konuşup gülüyorlardı. Hani insan "gülmeyin artık, yasımız var bizim!" diye bağırası geliyor ama ne çare. Ülke kan ağlarken yurtdışında olmanın böyle bir dezavantajı var işte. En azından memlekette olsan, otobüste yanında duran adamların yüzünden düşen bir parça olduğunu hissedersin. Toplu bir depresyon sanki daha da yardımcı olur gibi gelir. Burada ise tüm dünya gülerken üzüldüğünü hissediyorsun. Trenlerde dağıtılan bölge gazetelerine bakasım bile gelmedi. Ülkede yaşanan bir iki üzücü olay dışında canını sıkan hiçbir şey bulamazsın. İnsanların ne kadar mutlu olduğunu okumak istemiyorsun belli bir noktadan sonra. O gülen insanlara da bakmak istemiyorsun. Camdan dışarı bırakıyorsun.

Sosyal medyada bir şey paylaşmak dahi gelmedi içimden. Söylenecek her şey söylenmiş. 3-4 sene önce yaptığım hükümet eleştirisini yine yapabilirsin çünkü hiçbir şey değişmemiş. Söylesen bir şeyler biliyorsun ki hiçbir şey değişmeyecek. Böyle bir umutsuzluk ve çaresizlik, suskunluğu yanında getiriyor.

Ne diyeyim ki gerçekten. Sermaye işçi güvenliğini önemsemez. Sermaye işçiye insanca yaşatacak kadar para vermez ama insanca yaşatacak parayı sağlayacak kadar kazanır. Bu sermaye ekonomiyi döndürür diye siyasi bu kan emicilere dokunmaz. İhale verip rüşvet alır. İşçi bir şey demesin diye seçim öncesi erzak verir, kaderciliği öğretir. Din ile uyutur. Uyumayanı ilk protestosunda yaka paça içeri atar. Bunu bu olayların dışındaki halka yansıtması gereken basını susturur. Sosyal medyadan öğrenilmesin diye yasaklar. Hala birilerine bu iğrenç düzen aktarılınca, polisi ve jandarması ile saldırır. Yakaladığını hakimiyle yargılar da hapse tıkar. Ses çıkarmayanını poh pohlar, devlet dairesinde iş verir. Kurumlarının başına atar. Al sana kokuşmuş bir düzen.

Al bu yazdığım paragrafı zaman makinasıyla 30 yıl öncesi Türkiye'sine götür, aynı şey. 50 yıl öncesinin Türkiye'sine götür, yine aynı şey. 30 yıl sonrasının Türkiye'sine götür. Ne kadar şaşırtıcı değil mi: yine aynı şey!

Gerçekten insanın bir şey diyesi gelemiyor. Hele o kömür karası yüzler sedyeler ile yaralı ya da ölü olarak taşınınca kahrolsun sözcükler diyorsun. Ah şu bozuk düzenin bir çarkı yerinden çıksa.

Gözden kaçan Sezen Aksu şarkılarının 10 güzel örneği

by 19:03:00
10. Seni Gidi Vurdumduymaz - 1977




9. İçime Sinmiyor - 1978



8. Çocuk - 1980



Not: Bu versiyonunda süper TRT'ciğimiz şu satırları sansürlemiş: 
"Dünyanın bütün pisliklerine sıkılmış o minicik yumruklar"


7. Lunapark - 1981





6. Neredesiniz - 1982



5. Bir Başka Aşk - 1984



4. Kış Masalı - 1988



3. Aşkları da Vururlar - 1993



2. Yaktılar Halim'imi - 1995



1. Kasım Yağmurları - 1997

Bir başka alem

by 22:25:00
Keşke öbür dünya olsa. Çok iyi bir yere gideceğimden demiyorum - ki ateş içinde de çok fazla kalmazdım gibi geliyor - ama herkesin bu yaşamda yaptıklarının cezasını çekmesi ya da sefasını sürmesi, bir diğer değişle ilahi adalet fikri, hayatı yaşanılabilir kılıyor. Özellikle masum canları kaybettiğimizde çokça duyuyorum ilahi adaleti. "Bunun cezasını fitil fitil çekeceksiniz. Bu dünyada olmasa bile öbür dünyada".

Pardon da hangi öbür dünyada? Basit mantıkla öbür dünyanın olma ihtimali %50: ya vardır ya yoktur. Peki bu oranı değiştirecek şeyler var mı? Var. Mesela şairin dediği gibi: "çok seneler geçti, dönen yok seferinden". Biri oradan gelip bana "ya burada çok güzel ortam var, seni de bekliyor" ya da "ya şimdi arafta bekliyoruz. sıkıldık da ne yapalım" demedikçe, böyle bir şeye inanmam maalesef. Ha, böyle şeyler duyduğunu iddia edenler var ama sağlam bir kanıtla çıkamadılar karşıma. Burçlara da inanmam tarota da. (John Lennon'ın God şarkısına doğru bir gittik). Bir keresinde çok Star Wars düşünmekten halisünasyon görmüştüm. Zaman zaman da uyku sersemi odadaki objeleri bir şeylere benzetip tırstığım olur ki (buna da bazı arkadaşlar karabasan diyorlar) birkaç saniye sonra jeton düşüyor. Bu fiziksel kanıt açlığımın dışında, "sonsuza kadar yaşam" kavramına küçüklüğümden beri kafam yatmaz. Eskiden bu problemin cevabı olarak "insanın aklı bunları kavramaya yetmez ama öldükten sonra işler değişiyor, vallaha bak" cümlesi bana yetiyordu. Şimdi yetmiyor. Bu da %50-%50 olarak duran olasılık yüzdelerinde bir değişime sebep oluyor.

Zaten klasik bir problem daha var, çok da basit aslında: İyi nedir? Şimdi benim evime giren hırsız belki de bilgisayarımı ve televizyonumu çalmasa ve onları satmasa kirasını ödeyemeyecekti ve ölecekti. Bu onu daha az mı kötü yapar? Ben niye hakkımı helal edip onu bağışlayayım? Belki benim o bilgisayardaki projem teslim edilmeyeceği için mezun olamayacaktım ve depresyona girip inithar edecektim. Hadi diyelim ,adam özür diledi ben de affettim. Yine de yaşanan bir sıkıntı var. O zaman hırsız da ben de iyi olup, bizi bu düzene sokan mı kötü? Kim cehenneme gidecek o zaman Ekonomi Bakanı mı, yoksa Başbakan mı? Belki onların da yapabileceği bir şey yoktu ve Faiz Lobisi ekonomiyi bozdu. O zaman politikacılar da iyi, Faiz Lobisi kötü. Konuyu çok dağıttım ama öyle yani. Ne iyi yani? Alkol almak kötü, alkol aldıktan sonra daha mutlu hissettiğim için arkadaşlarıma onları ne kadar sevdiğimi söylediğim için dünyaya biraz daha sevgi getirmek iyi. E ne anladım bu işten. Hele hele kötünün ateşler içinde yanmasını mutlulukla izleyebiliyorsan sen ne kadar iyisin?

En çok, sıkıntılı bir durumda haksıza ceza aldırmaya çalışıp, aldıramayınca "bıktım da Allah ne belası varsa versin" diyerek pes eden zavallı insana üzülüyorum. İşte bu gibi durumlarda "umarım ilahi adalet vardır" diyorum tabii ki. Keşke o haksızın önüne çıkıp gülsek, kafasına ağaçtan düşmüş yemyeşil elmaları (ben öyle seviyorum) atsak. Sonuçta kötülük-iyilik öbür dünyada (öbür dünyada da şimdiki dünya öbür dünya oluyor. İstanbul'daki karşı taraf muhabbeti gibi) kalıyor ve biz kötü olmuyoruz. Hepimiz 35 yaşındaki hallerimizle kötünün cezalandırılmasıyla eğleniyoruz. Gerçi erken ölen genç kardeşlerimizi nasıl tanıyacağız tam bilmiyorum. 35 yaşında eğer saçım olursa öbür dünyada hangi şekilde, hangi uzunlukta bırakacağımdan da emin değilim. Tabii ki bir madde olacağımızı tahmin ediyorum. Açlık ya da haz hissediyoruz çünkü. Neyse.

Çok büyük ihtimalle "ilahi adalet" diye bir şey - tekrar söylüyorum, maalesef - yok. Yaşayacağımız mutluluğu, hak ettiğimiz övgüyü, yanlışımızın cezasını burada yaşayacağız, yaşamalıyız.

Game of Thrones sonrası the Hobbit'e bir bakış

by 01:46:00
Hobbit serisinin ikinci filmi Smaug'un Viranesi'ni (ya da Çorak Toprakları, Türkçe'ye çevirelim derken bir karambol olmuş anladığım kadarıyla) izlerken özellikle filmin ikinci yarısında zihnim başka şeylere nasıl daldıysa artık, filme bir türlü odaklanamadım. Çünkü Game of Thrones'u izlediğimden beri fantastik ya da bilim kurgu tarzı filmlerden zevk alamıyorum. Çünkü Game of Thrones çığır açan bir yapıt olarak, benzer eserlerden zevk alma çıtamı tepelere çaktı.

J.R.R Tolkien çok büyük bir adam, buna hiç şüphe yok. Kendi kurduğu dünyanın güzelliği bir kenara, sistematik bir biçimde yarattığı Elf dili bile kendisinin fantazi dünyasında ne kadar önemli biri olduğunu kanıtlamaya yeter. Yüzüklerin Efendisi de klasik bir iyiler ve kötüler savaşının destansı bir anlatımı. Kitapları okumuş olmama rağmen, bu evrene çok hakim olmadığım için yalan yanlış konuşuyor olabilirim ama çoğu yerde okurun iyi ve kötüyü birbirinden kolayca ayırt edebildiğini düşünüyorum. Sauron, saf kötülüktür mesela. Neden kötülüğe itildiğini bilemeyiz. Orklar, Uruk-hailer gibi ırklarda da sevgi diye bir şey yoktur. Öte yandan Hobbitler sevgi doludur. Geri kalan ırklar da birbirleriyle çekişmeleri olmasına rağmen kendi içlerinde iyidirler. Kimsenin gözü diğerinin toprağında değildir. Gri diyebileceğimiz tek karakter Gollum ve yüzüğe sahip olan şahıslardır. Bunlar da fazla hırstan dolayı karakter özelliklerini kaybetmiş, yüzüğe endeksli yaşayan karakterler.

İyi ve kötünün bu keskin ayrılığı benim için uzun bir süre sorun olmadı. Birincisi, Yüzüklerin Efendisi hiçbir zaman insan psikolojisini çözme iddiası ile ortaya çıkmadı zaten. Yepyeni bir dünyayı, muhteşem bir betimlemelerle gözümüzün önüne getirdi. Filme de yansıyan o görkemli görselliğin yanında bunların lafını etmek zor olurdu. İkincisi ise Game of Thrones'u izlememiş/okumamıştım.

Sonra Game of Thrones'un önce ilk sezonunu izledim, sonra ilk kitabına başladım. Bu arada diğer sezonlarını da izledim. GoT, LoTR'a göre öncelikle daha az fantastik. Ancak yine de benzerlikleri farklılıklarından fazla. Tamamen ayrı bir dünya, farklı değerlere sahip topluluklar, kurgusal bir geçmişe göndermeler, hanlar, yolculuklar vesaire. Ama GoT'ta iyi-kötü ayrımı Joffrey piçi dışında çok kesin değil. Mesela Cersei Lannister'a ne kadar kızarsak kızalım, onun ataerkil bir düzende yetişirilip, istemeye istemeye başkasına aşık bir adamla evlendirildiğini hatırlayınca onun yaptığı bazı şeyleri kaldırabiliyoruz. Ya da Ned Stark. İlk kitabın ana kahramanı, adeta bir adalet ve erdem timsali olarak gösteriliyor. Ancak, gayrı meşru çocuğu Jon Snow'u ve onun annesiyle olan gizemli geçmişini düşününce bir duraksıyoruz.

İyi ve kötünün bu kadar gerçekçi olduğu bu seride, daha da güzel olan şey herkesin her an ölebiliyor olması. Yine Ned Stark'a dönelim. Adam yıllarca kendi beyliğinin başında durmuş birisi. Zeki bir adam ama bazı insanların arkasından iş çevirebileceğine inanamayacak kadar da saf. Kralın ölümünden sonra destekçisi kalmayıp ne kadar zor günler geçirdiğini anlayabiliyoruz. Başka bir kitapta olsa tüm düşmanlarını muhteşem savaşçılık yeteneği ile kılıçtan geçirdiğini okuyabilirdik. Ama burada daha kalabalık bir grup tarafından saldırıya uğrayıp topal kalıyor ve daha sonra da öldürülüyor zaten.

Hayat böyle çünkü. Kahraman olmak bir kişilik özelliği değil. LoTR'da kahraman olarak gösterilen kişinin ne yapıp edip ölmeyeceğini ya da ölümünün zafere açılan bir kapı olacağını biliyoruz. Ancak GoT'ta kahraman olarak gösterilen kişi bir kişilik zaafiyetinden dolayı bok yoluna ölebiliyor. Khalessi gibi güzelliğinden ve şanlı geçmişinden başka hiçbir şeyi olmayan bir genç kız, yaşam şartlarından dolayı kahramanlaşabiliyor.

The Hobbit'e dönelim. Bilmem kaç tane cüce, bütün Orta Dünya'yı geçerek ejderha öldürmeye gidiyor. İki filmdir onca macera atlatıyorlar. Yok efendim ifritlerin eline düşüyorlar, örümcek ağıyla kaplanıyorlar, orklar saldırıyor falan filan. Ama hep son saniyede birisi onları kurtarıyor. Bir süre sonra işin bütün heyecanı da böylece gidiyor. Orklar, cücülere saldırdığında en sonunda ölenlerin sadece orklar olduğunu biliyorsun.

Ayrıca o orklar sadece ölmek için yaratılmış bir ırk gibi. Hisleri yok, düşünceleri yok, hem tipleri çirkin hem kişilikleri. Sadece liderleri iyi savaşıp, bir türlü ölmüyor. Ama diğerleri çatır çatır ölüyor. Bu da çok mantıksız. Ejderha desen burnunun üstündeki adamı yakmak yerine yavaş hareket edip elinden kaçırıyor, çok kolayca kandırılabiliyor. Legolas, bütün orkları çatır çatır okuyla avlarken en baba orku nedense öldüremiyor.

Yani kısacası Game of Thrones, fantastik olmasına rağmen yakaladığı gerçekliği ile bu sektörde bambaşka bir kapı açtı. The Hobbit gibi bir klasiğin bile ucuz aksiyon olarak görülmesine neden oldu. Hele Peter Jackson'ın bir kitaptan üçleme çıkarma çabası ile manasız aksiyon ve aşk öyküleri ile doldurduğu bir üçlemenin yanında Game of Thrones bir pırlanta gibi parlıyor.

Khaleesi'nin ejderhaları > Smaug

Peron değişiklikleri

by 23:53:00
Bazı şeyler çok basit. Gerçekten de. Mesela kırmızı ışıkta durursun, yeşil ışıkta geçersin. Öğrenmesi kolay. Gerçi işin içine sarı girince bizim trafikte işler biraz karışıyor. Üçüncü bir alternatif gelip kafamızı karıştırmasın diye sarı ışığa yeşil ışıkmışçasına davranıyoruz. Trene binmek de basit şeylerden biri. Elektronik tabeladan hangi trene binmen gerektiğine bakıyorsun, biniyorsun. Ancak İsviçre gibi eğitim düzeyinin yüksek olduğu bir yerde bile bunun bir adım ötesi insanlarda sorun yaratabiliyor. Mesela trenin peronu değişirse ne olacak?

Sabah bindiğim trende bir aktarma yapmak zorundayım. Bindiğim hat hep 30 dakikada bir geçen bir hat. Saatte iki kez. Ancak seferleri belli bir duraktan sonra farklı bir yöne gidiyor. Yani, saat başında bindiğim tren benim evime yaklaşıp rota değiştirirken, yarım saat sonraki tren doğrudan benim eve doğru gidiyor. Ben de rota değiştiren trenin benim için son durağında iniyorum ve 5 dakika sonra bir ek sefer yapan ikinci trenime binip eve gidiyorum.

Sistem çok basit. Size karışık geldiyse benim bu durumu iyi bir şekilde açıklayamamamdan ötürüdür.

Aktarma yaptığım durakta üç peron var. Normal şartlar altında üçüncü peronda iniyorsun. Alt geçitten geçiyorsun. Birinci peronda çıkıyorsun ve 5 dakika sonra yeni trenine atlıyorsun. Ancak iki haftadır bilmem nedendir, birinci perona gittikten sonra anons geliyor ve altgeçitten indiğimiz yere geri dönüp üçüncü peronun hemen yanında duran ikinci perona gidiyoruz.

Benim kaldığım köy küçük bir yer. Sabah hep aynı insanlarla aynı trene biniyoruz. Mesela benim bindiğim durakta metalci olduğu her halinden belli yirmili yaşlarının sonunda bir genç var. Ergenimsi bu genç bir gün karısı ve çocuğuyla durağa geldi de "abi Allah bağışlasın kızın ne tatlıymış" diye konuşasım geldi. Bunun gibi bir çok tipi daha ezberledim.

E biz de hep aynı trene binip, aynı yerde aktarma yapıyoruz. Bu peron değişiklikleri hepimizi etkiliyor. Risk almayıp karşıya geçiyoruz. Sonra da paşa paşa peron değişikliği anonsunu duyunca karşıya geçiyoruz. Ancak tabii bu kadar fazla değişiklik arka arkaya gelince ben bizim treni beklemek yerine ikinci peronun tabelasına bakmaya başladım. O gün yine peron değişti ve ben de değişikliği tabeladan görünce önce pofladım sonra karşı tarafa geçmeye başladım. Ancak elli civarında insandan sadece iki üç kişi hamle yaptı, gerisi anonsu duymayı bekledi. Sonra bir kaç kere daha böyle oldu ve şunu farkettim. Herkes normal olanı yapıyor ve bir aksilik olacakmış gibi düşünmüyor. Ben ise hep tetikteyim, "ya peron değişirse" diye. Hep bir panik, hep bir diken üstünde oturmacılık. Ne biçim gen bu Allah kahretsin.

Önce sorun bende gibi geldi. Ancak sonra peron değişiklikleri daha önceden yaşanmaya başladı. Trenden indiğimiz gibi ikinci peronda ulaşım bilgileri yazarken, birinci peronun tabelası boştu. Ben de iki adım yürümekten kurtulmanın mutluluğu ile altgeçite yeltenmedim. Ama o da ne? İnsanlar olması gereken yere yürüyorlar. Tabelaya bakma gerekliliği bile duymadan! Tamam belki ben de "aman değişiklik olacak, tadımız kaçmasın" diye çok pimpirikliyim de üst üste gün bu kadar değişikliğe rağmen hala gamsızca üçüncü perona yürüyebilir mi bir insan? Hani insanlar doğadaki değişikliklere adapte oluyorlardı? Bu insanlar o evrim basamaklarını nasıl atladılar? Sonra hepsi tıpış tıpış benim perona geri döndüler tabii ki.

Sonraki gün bir kaç kez daha gerçekleşti bu. Benimle beraber altgeçitten geçmeyen insan sayısı artmıştı ama ısrarla insanlar üçüncü perona yürüyorlardı. Bağırıp kahraman olmak istiyordum: "Tren, ikinci perondan kalkacak. Boşu boşuna karşıya geçmeyin!" Almanca'mın yetersizliğini bir kenara bırakalım, bu sefer de başka bir peron değişikliği ile üçüncü perona bir geri dönüş olsa, ya da elektronik bir arızadan dolayı ikinciyi gösterirken tren üçüncüye gelse, insanlar trene binmek için koşsa, yaşlılar ölse, gençler birbirini iste... Sorumluluk alamazdım. Son zamanlarda insanlar alt geçite yürürken gözlerini ikinci peronun dolu tabelasından alamıyorlardı ama hala ve hala üçüncü perona yürüyorlardı.

Sonra bir gün peron değişikliği olmadı ve ben üçüncü perona gittim, herkes gibi. Ama o da ne? Bu sefer kendini bu işe benden de fazla kaptıran siyahi bir hanımefendi ikinci peronun altgeçit merdivenlerinde bekliyordu. Gözü üçüncü peronun dolu tabelasındaydı. Dakikalarca orada bekledi. O kadar emindi ki peron değişikliği olacağından. Kadının hayali kahkahası kafamda çınlıyordu: "Hahaha geri zekalılar! Sizden bir adım öndeyim işte!" İçimden kadına inat, "Allah'ım lütfen peron değişiklği olmasın" demeye başladım. Kötü kötü bakıyordum ona. O da bana. Artık trenin gelmesine bir dakika kalmıştı. Pes etti ve bizim tarafa doğru gelmeye başladı. Rahatladım. Artık peron değişsse de hiç gücüme gitmezdi.

Bugün ise yine ikinci perondan bindik. Yine insanlar tabelaya bakmadan karşıya geçtiler. Bazısı hemen anladı geri döndü. Bazısı bir süre afalladı ve geri döndü. Bazısı olması gereken tren saatleri ile tabelaları karşılaştırdı ve tabelaları dinlemeye karar verdi. Ancak yaşlı bir çift ısrarla karşıda kaldı. Onlar doğru ama o günlük kullanılmayan peronda ısrarla bize bakıyorlardı. Sanki biz 50-60 kişi yanlış perondaydık da onlar doğru yerdeydi. Baya baya bakıştık. Hiç tenezzül etmediler. Tabelalara baktılar da göremediler mi, gördüler de ne düşündüler bilinmez. En sonunda yakın bir büfeden bir şeyler alıp perona yürüyecek bir kadın yaşlı çifte seslendi "Tren karşıdan kalkacak". Yaşlı çift şaşırdı. O kadar kişinin karşıda tren beklemesine şaşırmadı da kadının onları uyarmasına şaşırdı. Ben de onların umursamazlığına şaşırdım. O büfeden çıkan kadın, benim yapamadığımı yapmış ve kahraman olmuştu. O yaşlı çift aramıza katılmıştı.

Sonra tren geldi ve yollarımıza ayrıldık. Yarın yine bineceğim. Yine insanlar tabelalara bakmayacaklar, doğru bildikleri yoldan gidecekler. Ben yine bir muhabbet kuşu gibi hızlı hızlı kafamı iki elektronik tabela arasında döndüreceğim, birden fazla kez bakacağım ki emin olayım. Sonra tren bekleyeceğim. Bizde böyle.

Ne güzeldi bu doksanlar

by 00:13:00
1990'ların ikinci yarısını yakaladığım için ne kadar mutluyum, bilemezsiniz. Bazen "90'larım" geliyor, açıyorum YouTube'u, değmeyin keyfime. Şu sorunun cevabını hala veremedim ama: o dönemin ürünleri, yaşam tarzı vesaire çocuk olduğum için mi güzel geliyordu yoksa harbiden de güzel miydi? Bilemiyorum.

Aslında bu konuda yazmak azıcık da geriyor beni çünkü "Ya 90lar ne güzeldi, tasolar vardı hatırlar mısın ehe mehe?" diye başlayan kaç tane muhabbet oldu kim bilir bu seneler içinde. Sağolsun, Okan Bayülgen bir ara her hafta 90lar yapıyordu neredeyse. İlk 90lar programına denk gelmiştim, sonra bi daha yapmak istedi. Oturdum izledim, o da ne? Adam gitmiş aynı programı yapmış. Sonra dizisi falan başladı zaten. Ancak, ne yapayım? Bir an şöyle doksanlara dönmek istedim.

--

Üç oda, bir salon bir ev. Kardeşimle aynı odada kalıyoruz. Sabah uyanıyorum, salona gidiyorum. Kardeşim çoktan uyanmış, televizyonu açmış. Çizgi film izliyor. Ben de hemen ona eşlik ediyorum. Kanal D'de sevimli kahramanlar. Belki de aynı bölümü onlarca kez izlemişim ama yine de gülüyorum. "-Buraların büyüğü o bir başka, Bugs Bunny, Bugs Bunny, çok yaşa". Yıllar sonra kardeşimin uzaktan yakından erken kalkmayla alakası kalmıyor. Televizyon kanalları ise sabah saatlerinde çizgi film yayınlamak yerine Müge Anlı'nın insanlığı çok ilgilendiren o muhteşem programı ve benzerlerini yayınlamayı tercih etmiş. Sağ tarafımda bir kitaplık var. Bir 1980'ler modası olarak Meydan Larousse ve Ana Brittanica'lar dizilmiş. 1989'de satın alınmış. Hala SSCB ve Doğu Almanya'dan bahsediyor ama dünya bir kaç sene içinde o kadar değişmiş ki. Ömrüye Teyzem kahvaltıyı hazırlamış, bizim için de salonu kurmuş. Kardeşim pek yemiyor, çizgi film izlemeye dalmış. Ben ise ikisini birden yapıyorum. Gözlerimde da renkli çerçeveli bir gözlük. Çizgi filmler bitince de Kral TV'yi açıyorum. Yılmaz Morgül, "Elveda İstanbul"u söylüyor. Taklit ediyorum.

Mavi önlüğümü giyiyorum. Beyaz yakamı takıyorum. Büyük ihtimalle önlüğün düğmelerini yanlış bağlıyorum. Uzun süre böyle oldu zaten. Sonra korna çalıyor dışarılardan. Anlıyorum ki servis gelmiş. Servis dediğim de sarı bir ticari taksi. Küçük şehirlerde taksi pek kullanılmadığı için bu işe girmişler. Merkez Taksi durağından Yavuz Abi. Kel ve pala bıyıklı ama dünya tatlısı bir adam. Kardeşimle servis bindikten sonra daha 3-4 kişiyi daha topluyoruz evlerinden. Bazen önde oturuyorum, kasetleri ben takıyorum. Cengiz Kurtoğlu'nu öyle öğrenmiştim mesela. Bir de Grup Vitamin kasedi vardı. Ne kadar çok gülerdim şarkılarına. Hoş, yıllar geçti, hala gülüyorum. Sonra Andımız'ı okuyoruz okula gittiğimizde (Bu da nostaljik oldu, şaka maka). Bazen önemli bir gün oluyor, diyelim ki Öğretmenler Günü. Bazı çocuklar merdivenlere çıkıp şiir okuyor. Mesela koro çıkışı Öğretmen Marşı'nı söylüyor. Ders kaynadı diye seviniyorum ama müdür başladı mı nutuk atmaya sıkıntıdan patlıyorum. Sırtımda benden büyük çanta, üstümde manto, arkadaşlarla şakalaşıyoruz.

Sınıflar 35 kişi. Genelde önlere oturuyorum, ki bu boyumun çok uzun olmaması ve sınıfın çalışkanı kontenjanını işgal etmekten ötürü olsa gerek. Sınavlarda aramıza çanta koyuyoruz. Tahtaya çıkıyoruz soru çözüyor. El kaldırıyoruz. Bir gün tahtada öğretmenim bana soru çözdürüyordu. Sayı doğrusu çizmemi istedi. Lakin, benim sayı doğrusu çizme tarzım biraz farklıydı. Önce doğruyu çizip sonra çentik atmak yerine, küçük bir çizgiden sonra çentik atıp sonra bir küçük çizgi çekip sonra yine bir çentik atıyordum. Öğretmen, bir türlü benim öteki şekilde çizmemi sağlayamadı. "Sana doğru çizdirmek, deveye hendek atlatmaktan zormuş" dedi. İlkokul hayatım boyunca hiç bu kadar bozulmamıştım. Niyeyse sanki bana "deve" demiş gibi gelmişti. Halbuki kadıncağız haklıydı. Çocuksun işte, anlamıyorsun ve alınıyorsun.

Ben uzun yıllar boyunca "0.5 ucu olan var mı?" sorusunu duymadım. Bize çok geç geldi o teknoloji. En afilli kırtasiye malzemesi (nasıl anlatacağız bakalım) bir tübün içinde bir kaç kurşun kalem kurşununu içeren kalemlerdi. Hani kullanırsın da kurşun biter. Sonra da o parçayı çıkarırsın, kalemin arkasından sokarsın da tübün içindeki diğer şeyleri ittirir ve plastiğe bağlı yeni bir kurşun çıkar (anlatamadım galiba). Bir dönem ben de silgimi kolye gibi boynumda taşımıştım ama sonra pek cool olmadığı için (yaş 9) onu kullanmayı bıraktım. Sonra da hep kayboluyordu tabii ki.

Tenefüslerde top oynardık. Daha doğrusu top yaratırdık. Genellikle meyve suyu kutusunu ezip. Azıcık şanslıysak okul bahçesinin dışındaki marketten top alabilirdik ama ya patlardı ya dışarı kaçar da alamazdık. Ben o tenefüs maçlarını çok severdim. Bir kere çok güzel bir gol atmıştım da (Meyve suyu kutusuna falso vermiştim diye hatırlıyorum. Gerçekten öyle bir şeyin olma ihtimali var mı bilmiyorum ama) dersten sonra gidip defterime golün nasıl gerçekleştiğini çizmiştim. O zamanlar o tenefüs maçlarında hangi takımın hangi takımı kaç kaç ve kimin golleriyle yendiğini de not alırdım. Sanki UEFA gözlemcisiydim. Şimdi düşününce, diğer çocukların bu maçları benim kadar önemsemediğini hissettim. Ştt gençler, siz de bu maçları bir yere not aldınız di mi lan? Yoksa bir tek ben mi böyle gariptim? Hayatım boyunca ne kadar anlamsız şey varsa, fiziksel olarak not almasam da zihnime not etmişimdir zaten. Bazı gereksiz şeyleri çok önemsiyorum ara ara.

Çıkışta servise geri binmeden, seyyar satıcıdan bir şeyler alırdık. Annemin uyarıları çınlardı kulaklarımda. Biraz utanırdım açıkcası ama alırdım yine de. Sonuçta arkadaşlarım da alıyor. Sonra eve dönerdim kardeşimle beraber. Döndüğümüzde de Power Rangers'ı yakalardık. Bir bölüm izledikten sonra da gelsin yastık dövmeler. Bazen gaza gelip birbirimize de dalaşırdık. Zaten kendimi bildim bileli kardeşimle kavga etmişimdir. Sonra İstanbul'a gittim ve onu özlemeye başladığımı farkettim. Şimdi ise çok seviyorum keratayı.

Ancak akşam vakti annem ve babamı görebiliyorduk. Annem, gelirken gazeteleri alıyordu. Bazen de bizim için dergi getirirdi. Donald Duck dergisi vardı mesela. Ne kadar çok severdim. Hugo'nun da bir dergisi vardı diye hatırlıyorum. Üyelik kartı alıp, kaydolmuştum. Bir gün beni ararlar diye hep bekledim. Aramadılar. Bu arada Hugo'nun neredeyse her bölümü izlemiş biri olarak Hugo'ya küfreden çocuk efsanenin gerçek olmadığını bir de benden duyun isterim. Sonra annem yemek yapardı. Annesi köftesi ve anne patates kızartması geliyor aklıma. Sağlığa zararlı diye o kızartmaları yapmayı bıraktı annem. Köfteye devam ama. Yıllar sonra da ben ondan aldığım tarifle bambaşka diyarlarda o köftelerin benzerini yapacaktım. Babam ise tartışma programları izlerdi. Yıl 2013, hala izliyor. Bugün yaptığı yorumları, o zaman da yapıyor muydu acaba?

Çelik'i çok severdim, o zamanlar. Mesela "Hercai" vardır. 10 yaşındaki çocuk Hercai'den ne anlar? Şarkıyı yaşıyordum. Çok saçma ama öyle. Aşık olduğum bir kimse yoktu ama gerçekten bir şeyler hissediyordum o şarkıyı dinlediğimde. Genlerimde anlamsız bir duygusallık yüklü.

Oyuncaklarla çok oynadım. Ancak onları asla bir oyuncak gibi görmedim. Bunu bloga yazmış olabilirim ama bir daha yazayım. Oyuncaklarımın kendi ülkeleri olup bu ülkelerin yaptığı savaşta iki oyuncağım hayatını kaybetmişti. Abi insanın oyuncağı nasıl ölür ya? Hiç unutmam, biri Robin (Batman'ın yancısı) diğeri de Ninja Kağlumbağalar'ın üçüncü filmindeki Japon kıyafetlerini giymiş birisi. Bu "ölen" oyuncaklarla bir daha hiç oynamadım. Mezarlık bile yaptım (Anıtkabir'den esinlenerek). Bu hikayeleri de bir yandan kağıda döküyordum. Adı da "Evdeki Ses"ti. Bunun anlamı da aslında yine ölen bir podufuk tavşanın (ki adı vardı tamamen unuttum, üzgünüm tavşan) yukarıdan, sadece sesi ile, canlı oyuncakları idare etmesinden geliyordu. Demek ki onu tam anlamıyla öldürmeye kıyamamışım (Bir nevi oyuncakların Tanrı'sı olmuş aslında şimdi düşününce. O zamanlar Allah kelimesini o evdeki ansiklopedilerde arayıp anlamaya çalıştığımı söylemiş miydim?). Yıllar sonra "Evdeki Ses"in aslında bir Karakan şarkısı olduğunu farkedecektim. Bende de tabii ki Cartel'in kasedi vardı. Demek oradan bir çağrışım yapmıştı. Tabii ki Evdeki Ses'in aslında oldukça erotik bir şarkı olduğunu o zamanlar farkedememiştim.

O evde ne kadar çok taso antrenmanı yapmıştım (Pokemon tasoları değil. O tasoların ilk jenerasyonu vardı Looney Tunes karakterleriyle). Hiçbir zaman da başarılı olamadım. Yine de bol bol oyun oynadık o zamanlar. Yeri geldi kendimiz oyun uydurduk, onlara sardık.

Sonra Barış Manço öldü ve ben o gece uyuyamadım. Sanki her an gecenin köründe ortaya çıkacakmış gibi geldi. Annemle babamın arasında uyudum. Haziran ayında ilkokulu bitirdim ve devlet okulunda okumayı bıraktım (üniversiteye kadar). Sonra sünnet oldum. Hem eğlenceyi hem acıyı aynı anda yaşadım. Kısa bir süre sonra deprem oldu. Bir ülke nasıl yasa bürünür, onu gördüm. Sanki her an göçük altında kalacakmışız gibi hissettim. Eve VCD girdi, ilk defa. Odamın içine ilk kez teknoloji giriyordu. İçimi gıdıklayan Fransız sanat filmleriyle tanıştım. Bunun ne anlama geldiğini kısa bir süre sonra öğrenecektim. Özel okula başladım, artık ticarı taksi/servis kullanmıyordum. Kızlarla başbaşa kaldığımda bir garip hissediyordum. Lakin nedenini anlayamıyordum. Blue Jean alıp, posterleri odama asmaya başladım. İlk gitarımı aldım ve çalmaya başladım. Bir gün annem "Ömrüye Teyzen gidiyor" dedi, "E peki" dedim çünkü artık akşam olmuştu, eve gitmesi normali. "Hayır, öyle değil" dedi, "Artık büyüdünüz, gelmeyecek".

Bunların hepsi 1999'da oldu. Milenyum'a evde girdik. Annem-babam-kardeşim ve ben. Karışık bir kaset yapmıştım. Saat 12 olduğu gibi onu dinledim. Ancak sanki herhangi bir akşam üstüymüş gibiydi. Kimse benim kadar heyecanlamamıştı. Nasıl heyecanlanmayayım: 2000! Milenyum! Belki bütün dünyadaki bilgisayarlar çökecekti,. Belki bir anda havadan giden arabalar garajlardan çıkacaktı. Hiçbir şey olmadı.

1990'lar defteri bir anda kapandı. Artık ergenlik dönemi başlamıştı ve 2000'lerin ilk yarısı 1990'ların ikinci yarısın göre çok ama çok farklı geçecekti.
Blogger tarafından desteklenmektedir.