Yolunu çiz evlat

by 00:33:00
Blog'u boşladığım doğrudur. Ancak zaten günlerini tez yazarak geçiren biri için belli bir yerden sonra kafayı bir şeyler yazmaya odaklamak çok zor geliyor. Neredeyse her zaman geceleri yazarım blog'a. Tabii böyle bir durumda geceleri yarı kapanan gözlerle pek yazacak takatim kalmıyor.

Aslında yazıya dökecek şeyler var kafamda. En çok da üzerimde biriken beklentiler hakkında yazasım var. İki yıl önceki Haziran'a geri dönmüş gibiyim. "E okudun okudun, ne olacak şimdi?" soruları. O zaman da belirsizdi, şimdi de belirsiz. Ancak o zaman güzel sonuçlanmıştı, e umarım bu sefer de güzel sonuçlanır.

Mesela babam her zaman ama her zaman yolumu çizemediğimden yakınır ya da bir yolda sabit kalamadığımdan. Tam olarak neden yakındığını da anlayamıyorum açıkcası. Sanırım herkes kendi kafasında benim için bir yol çizmiş durumda. Babam çok uluslu bir şirkette iyi para kazanan (burası önemli) bir yönetici olmamı ister mesela. Verdiği örnekler bu yönde. Annem, bu konularda eskiden daha bir rahatken şimdi alttan altta babamın çizdiği yola ortak oluyor sanırım. Neyde uzlaştıklarını bir kenara bırakırsam, bir şeylerde uzlaşıyor olabilmeleri benim için ayrı bir mutluluk kaynağı olduğu gibi, ayrı bir yazı konusu da. Dayılarımdan biri bunca emeğin boşa gitmemesine değinir. Ebeveynlerimden farklı olarak para konusunu o kadar öne sürmez ama ne yaparsam emeğimin boşa gitmeyeceği konusunda sanırım ortak noktada buluşamadık. Aile bireylerimin hepsini burada saymama gerek yok ama siyasal bilimler okumamı %100 destekleyen birini bulamam. "Sen okuyorsan bir bildiğin vardır" şeklindeki destekleri de maalesef destek olarak kabul etmiyorum :(

Aslında ben ne istediğimi açıkça belirttiğimi düşünüyordum: siyasal bilimlerde uzmanlaşmak, akademik çalışmalar yapmak, ister üniversite olsun, ister araştırma enstitüleri. İleride de daha büyük organizasyonlarda rol almak. Tabii bunların bir kısmını Almanya'da yapmak olunca seçeneklerim azalıyor ama kovalıyoruz bir şeyler. Aslında bu fikirlere de çok büyük bir muhalefet yok ama şu konu açılıyor "25 yaşına geldin, geç kalıyorsun". Öncelikle benim bu yukarıda yazdığım şeyleri yapmak için en az yüksek lisans bitirmek lazım ve bunu daha erken bitirmenin insanlıktan feraget etmedikçe hiçbir şansı yok. İkincisi, 25 gerçekten o kadar geç mi? Benim yüksek lisans yapmayan arkadaşlarımdan farkım sadece 2 sene zaten. İnsanlar 18 yaşında işe değil, üniversiteye giriyorlar.

Bende dil pabuç kadar oldu valla ancak karşı tarafa iki üç kere anlatmaya çalışıyorum, beklediğim reaksiyonları alamayınca vazgeçiyorum. (Buradan megalomanlıkla ilgili bir çıkarım yapılabilir, yapılmasın, alakası yok) Zaten karışık konular bunlar. Anneme okuduğum okulların eğitim sistemini lise ortasında anlatmayı bıraktım. Buraya ilk geldiğimde "nasıl dersler görüyorsunuz?" dediğinde annem, "şimdi R diye bir program var, buraya bir konu hakkındaki istatistikleri yerleştiriyoruz. Ellerimizle yazdığımız istatistik modelleriyle, 'regression' dediğimiz istatistiki bağlantıları kuruyoruz. Bunların tablolarını oluşturup, hangi etmenin etkili, hangisinin etkisiz olduğunu anlıyoruz..." diye giden cümleler kurmak yerine "boşver" diyorum, o mutlu ben mutlu. Babam ise sağolsun yüksek lisans biterken geldi sordu neler gördüğümüzü. Biraz anlatmaya başladım, baktım konu sarmadı çünkü gelişmiş devletlerin gizli politikalarını maalesef göremiyorduk. Gerçi öyle olsa ne güzel olurdu. Daha ilk derste, "Her şeyin arkasında ABD var, birileri düğmeye basıyor" diyip diplomayı verirlerdi bize. Tekrardan söyleyeyim sevgili dostlar, siyasal bilimler oturup "Çin çok büyüdü. ABD bitti artık, Çin var" gibi havadan sudan muhabbetler yapmak değil, "hangi faktörler üye devletlerin AB yasalarına uyumlarını etkiler" ya da "bireyin politikadan dışlanmasının arkasında yatan şeyin ekonomik ya da politik nedenler olması" gibi sistematik şeyler. Ben de ilki gibi sanıyordum ama değil. Gerçekten değil. Yoksa "PKK neden saldırıyor? ABD" derken birdenbire "PKK neden çekiliyor? ABD" demek kolay. ABD'yi de hiç sevmem ha. Lisede ya da yüksek lisansta ve hatta doktorada kendilerini seçsem hayatım kariyer anlamında çok farklı olurdu ama yok, hayallerimi süslemiyorlar.

Bu konu daha çok uzar ama şimdilik bu kadar yeter. Yazdım iyi oldu (umarım) çünkü bir yerden sonra içine ata ata bilinçaltından patlıyor bu düşünceler.

Kısacası lütfen bir konuşma öncesi "nasılsın?", "havalar nasıl Almanya'da?", "neler yapıyorsun boş zamanlarında?" gibi soruları sorun bana, size ne kadar saçma sapan gelse de. Çünkü merhabalaşmak sonrası "ee kariyer planların ne?" diye bir soruyla karşılaşınca gerçekten üzülüyorum :(

Gün ışığına merhaba

by 14:07:00
Havanın güneşli olması ile mutluluk arasındaki bağ nedir bilinmez ama, kapalı havadan sonra güneş açtığında yeniden doğuyorum.

Yaz insanıyım, bu tartışılmaz. "Ne işin var bulutlu gri ülkelerde?" desen "eh ekmek parası" derim geçerim. Tamam güneşi seviyoruz ama hep güneş göreceğim diye Dubai gibi bir yerde de yaşamam.

Tabii güneş ile sıcaklığın ayrımını yapmak lazım. Mesela şu anki güneşli hava 2 derece, onu geçtim hissettiğin -1, ki ben termometrede eksi işareti gördüğüm anda titremeye başlarım. Ben 30 limitini çok severim, daha sıcaklık hakkındaki bir yazıda bile 30 rakamını gördüğümde kalbim güm güm atıyor. Şu ana kadar dünyada kaydedilen en yüksek sıcaklık 56.7 dereceymiş. Hem de bir otelde kaydedilmiş bu sıcaklık. Doğal bir sauna sanki. Bu arada biri öldü diye bitirilen Dünya Sauna Şampiyonası'ndaki sıcaklık ise 110 dereceymiş. Yani bu rakamlar altında 30 dereceden korkmayı gerektirecek pek bir durum yok ortada. Bol su içip, cilt kanserine dikkat edersen bir sıkıntı yok.

Benim memlekete döndüğümüzde ise Almanya rekorunun 40.2 dereceyle Karlsruhe & Freiburg arasında bir yerde olduğunu görüyoruz. Benim memlekete çok yakın bir yer olması dışında 2003 gibi nispeten yakın bir tarihte kaydedilmiş. (Asıl rekor 1913 tarihinde mesela) Gerçi ben o dereceyi daha önce Edirne'de gördüğüm için beni etkilemez. Türkiye'de ise 48.8 ile başı Mardin çekiyor.

Şeytan soğuklara da bak diyor ancak Antartika'da kaydedilen -89 derecelik sıcaklık (soğukluk?) bu konuda daha fazla yazmamı engelliyor.

Güneş ışınlarını sevelim. Dünya üstünde o kadar güzel renk var ki hepsi gün ışığının üstlerine vurması ile güzelleşiyorlar.

Eve hoşgeldin

by 00:10:00
Meinerzhagen, Lüdenscheid'a çok yakın, küçük boyutlarda bir Alman kasabasıdır. Bu ikisinin de ilk bakışta hiçbir önemli özelliği yok. Hatta bir ipucu verip, ikisi de Dortmund'a yakındır diyebilirdim. Ancak bu da gizemi çözmeye yetmeyecekti. Ancak futbol dünyasının kaderini bir şekilde etkileyecek kasabalardı bunlar.

Yandaki bu resimde sağda duran çocuk, Lüdenscheid'da doğmuştu ve 6 yaşında Meinerzhagen'da başladığı futbola 10 yaşına kadar bu takımda devam edecekti.10 yaşında ise Almanya'nın en önemli takımlardan Borussia Dortmund'un altyapısına yükselecekti.


25 Şubat 2003, yer Dortmund. Borussia Dortmund, Real Madrid'i konuk ediyor. Madrid'i yenerse bir üst tura çıkması için çok önemli bir şans elde edecek. Ancak 90+2'de iki dakika önce oyuna giren Javier Portillo attığı golle Madrid'e 1-1'lik beraberliği getirip Dortmund'un hayallerini yıkıyor. Ancak hayalleri yıkılmayan bir kişi daha var, Dortmund'un top toplayıcısı. Christian Wörns ile forma değiştiren Madrid'in efsane golcüsü Ronaldo'dan forma istiyor ancak cevap almayınca sesini çıkarmadan oradan ayrılıyor. 2 sene sonra altyapısında da oynadığı Dortmund'un, 9 sene sonra ise rakip takım Real Madrid'in formasını giyecek.
14 Mayıs 2005, Pontedera
Almanya'da yaşayan yetenekleri geç farketmekle suçlanan Türkiye Futbol Federasyonu belki de en büyük başarısını, 2003 yılında daha 15 yaşını yeni doldurmuş bu futbolcuyu milli takıma, hem de hayatın güzel bir cilvesi olarak Almanya ile oynanacak hazırlık maçlarına çağırarak gerçekleştirmişti. 2005'te ise Hollanda'yı finalde yenerek Türkiye'yi U-17 Avrupa Şampiyonluğu'na taşıyan en önemli isimlerden oldu ve UEFA onu turnuvanın en iyi ismi seçti. Yetmedi aynı sene Dünya dördüncüsü oldular. Attığı 4 golle gümüş ayakkabı ödülünü, başarılı performansı ile de bronz top ödülünü kazandı.

Bu başarılardan sonra A takımına yükselmemesi olmazdı. Avrupa birinciliğinden sonra Temmuz 2005'te Intertoto Kupası maçında oynatılıp Dortmund'un Avrupa'da oynayan en genç futbolcusu olmuştu. Resimdeki maçta ise 16 yaş 335 günlükken ilk Bundesliga maçına çıkıp, bu ligin tarihindeki en genç futbolcu oldu. 26 Kasım'daki Nürnberg maçında gol atınca ligin en genç gol atan futbolcusu ünvanını da buna ekliyordu.

6 Ağustos 2005, Wolfsburg
Ekim 2005'te Fatih Terim, onu Türkiye A Milli Takımı'na çağırmıştı. Yine bir Almanya maçıydı. 86. dakikada oyuna dahil edildi. Türkiye tarihinin en genç A millisiydi. Yetmedi, üç dakika sonra golünü attı. Artık Türkiye formasıyla gol atan en genç futbolcuydu. Türkiye, hazırlık maçında Almanya'yı 2-1 yenmişti ve herkes onu konuşuyordu.

8 Ekim 2005, Istanbul
Ancak hala daha çok gençti ve öğrenmesi gereken çok şey vardı. Thomas Doll, kendisine çok şans vermiyordu. Bu nedenle onu A takıma çıkaran Bert van Marwijk, Hollanda'nın Feyenoord takımına geçip Şahin'i takımda isteyince, Dortmund futbolcuyu bir senelik kiralamayı kabul etti. Ağustos 2007'de Hollanda macerası başlamıştı.


Eylül 2007'de 19 yaşında, 18 yaşındaki Tuğba Şahin ile evlendi. Türk medyasına göre evlilikler futbolcunun performansını düşürürdü. Ancak bunun böyle olmadığını yakında herkes görecekti. Düğün, 70 kişinin katıldığı mütevazi bir şekilde yapıldı. Takım arkadaşları onu yalnız bırakmamıştı.


Kulüp bazındaki ilk kupasını Feyenoord ile kazanacaktı. Hollanda Kupası finalde 72 dakika sahada kalıp rakipleri Roda'yı 2-0 yenmelerine yardım etmişti. Artık daha prestijli bir şekilde Almanya'ya dönebilirdi. Son maçında yine Roda'ya bir gol atarak, Hollanda'ya veda etti.

Sechser, Nuri Sahin, Mittelfeld, Jürgen Klopp, Borussia Dortmund

Almanya'ya geri döndüğünde kariyerini olumlu yönde etkileyecek çok önemli bir adam ile tanıştı, yeni teknik direktörü Jürgen Klopp. Klopp'un ilk dönemlerinde çok tercih edilmemişti ancak 2009 yılı onun yılı olmuştu ve bundan sonra Dortmund'dan ayrılana kadar takımın en önemli ismi haline gelecekti.


Almanya'nın hem kupa sayısı olarak hem de finansal rakamlar olarak en başarılı kulübü Bayern München da Şahin'in kurbanlarından biri oluyordu. 3 Ekim 2010'da Hans Jörg Butt'u serbest vuruş ile avlayıp, 2-0'lık galibiyeti getiren golü atıyordu.

Almanya 3-0 Türkiye

Bu harika frikik golü ve galibiyetten sadece 5 gün sonra Almanya'da bu sefer Türkiye formasını Almanya'ya karşı giyecek ancak 3-0'lık yenilgiden kurtulamayacaktı. Türkiye, kötü performansı ile eleştirilirken, o da bu eleştirilerin - haklı olarak - bir parçası olacaktı. Türkiye, grubu Almanya'nın ardından ikinci olarak bitirse de Euro 2012'ye gidemeyecek ve hayal kırıklığı yaşatacaktır.


Türkiye maçından tam bir hafta sonrasında Dortmund, Köln ile mücadele edecekti. Maç oldukça gergin bir havada geçecekti. Köln'ün yıldızı Podolski, 82. dakikada attığı golle beraberliği sağlamıştı. Ayrıca bir golü ofsayt gerekçesiyle verilmemişti. 90. dakikada Podolski ile bir tartışmaya girdi. İkisi de sarı kart gördüler. Podolski ise bir hafta önceki maçı hatırlatıp 3-0 hareketi yapıyordu. Maç böyle bitecek derken, uzatmaların ikinci dakikasında attığı şut Köln defansına çarpıp gol oldu. Podolski'nin önünden kayarak geçip bunu kutladı. İkisi de maçta sonra aralarında bir problem olmadığını söyleyerek konuyu kapattı.


Çok motiveydiler ve sene sonunda uzun yıllardan sonra Dortmund'u şampiyonluğa ulaştırdılar. Bir çok spor dergisi ve programına göre 2010-11 sezonunun en iyi futbolcusuydu. Türk bayrağına sarılıp, şampiyonluk kupası kaldırmayı hak etmişti.


Bu başarı dünyanın çok büyük ihtimalle en büyük teknik direktörü olan Jose Mourinho'nun dikkatini çekmemiş değildi. İlginç bir şekilde bir başka Alman-Türk futbolcu Hamit Altıntop ile birlikte İspanya devi Real Madrid'e transfer oldu. Artık dünyanın en önemli ligi La Liga'da top koşturacaktı.


Ayrıca, Eylül 2011'de Madrid'de ilk oğlu Ömer dünyaya geldi. Artık her şey yolunda gidebilirdi. Ancak maalesef böyle olmayacaktı.


Dortmund'da son maçları bağ kopması nedeniyle kaçırmıştı. Madrid'e geldiğinde yine dizinden sakatlanıp ilk aylar forma giyemedi. Altıntop'un da sakatlığı da nüksedince, Almanya'dan alınan Türkler ile ilgili olumsuz görüşler İspanya medyasında yazılmaya başlandı.


Ancak Kasım ayında Madrid forması ile tanışabildi. İlk golünü kupa maçında alt liglerden SD Ponferradina'ya atacaktı. Ancak sezon boyunca başka bir golle buluşamayacaktı. Ligde aylar boyunca yedek kulübesinde oyuna girmek için bekleyip, lig boyunca 2'si ilk 11'den sadece 4 maça çıkacak ve hiçbir zaman 90 dakikayı tamamlayamayacaktı. Evet, sene sonunda Madrid, İspanya şampiyonu olacaktı ve Avrupa'nın en prestijli liglerinin ikisinde üstüste şampiyonluk görmüş olacaktı ancak ne kutlamalarda yer alacaktı, ne de gazetelerden övgü dolu yazılar alacaktı.

nuri sahin

Kötü haber, Mourinho onu kadroda düşünmüyordu. İyi haber, onu kaybetmek de istemiyordu. Bu nedenle Hollanda ve İspanya'dan sonra İngiltere yılları da başlayacaktı. Önce Arsenal dendi ancak daha sonra Liverpool'a kiralandı. Anlaşma sağlayamadığı Arsenal karşısında giydi ilk kez Liverpool formasını.


Oynadığı ikinci lig maçında attığı ilk golünü böyle kutluyordu. 2 de asist yapmıştı. Geri mi dönmüştü? Maalesef hayır, Liverpool'un en kötü dönemlerinden birine denk gelmişti. Kasım ayının ortalarından sonra artık yedeklerde oturtuluyordu. Hala eski formuna dönememişti. Gitgide düşüyordu.


İmdadına yine Dortmund yetişti. Ocak 2013'te Madrid'den 1,5 seneliğine kiraladılar. Uzun süreden sonra kariyer anlamında ilk kez tamamen yüzü gülüyordu. Kariyerinin en uzun ve en güzel dönemini geçirdiği yere dönmenin ne kadar muhteşem olduğunu belirtiyordu.

Nuri Dortmund'a kupayla döndü - Futbol - Almanya Ligi

Mainz ile oynanan hazırlık maçında uzun bir aradan sonra ilk kez Dortmund forması giydi. Gidince yerine başka bir Alman-Türk oyuncu İlkay Gündoğan'ı almışlardı. Gündoğan, önceleri zorlansa da onun yerini başarı ile doldurmuş ve üstüste ikinci şampiyonlukta büyük emek vermişti.


Werder Bremen maçının son yedi dakikasında oyuna dahil edildi. 1,5 senelik düzensiz oynamanın sonuncunda daha hazır değildi. Ancak Dortmund taraftarlı deplasmanda olmalarına rağmen alkış sesleri ile onu selamladılar. Evine geri dönmüş gibiydi. Ancak daha bir haftası vardı.


25 Ocak 2013. Almanya'nın en sadık taraftar kitlesi Dortmund'un Güney Tribünü'ndeki seyirciler Nürnberg karşısında alınan 3-0'lık galibiyeti kutlamak için takımı tribüne çağırıyorlar. Son 15 dakika forma giyen O'nu da özel alkışlıyorlar. Çünkü, o Dortmund'a geri döndü.

Hoşgeldin Nuri Şahin, umarım gözlerinin içi hep güler.

iletişimsizleşme

by 01:13:00
Sana bir şey anlatayım mı?

Çok daha mutlu olabilirdim aslında. Cıvıl cıvıl anlatabileceğim çok şey olabilirdi yemek masasına oturduğumda. Hayat, tek başına taşınabilecek bir yükten çok daha fazlası. Sadece anlatmak bile bu yükü hafifletmeme yeterdi. Kimsenin eğilip bükülmesine de yol açmayacaktı.

Çabalamadım dersem kendime haksızlık etmiş olurum. Gerçekten çabaladım. Herkes durgunken insanları neşelendirmeye çalıştım. Farklı farklı kişiliklere sahip, bir şeylerden mutsuz olan insanları belli bir noktada buluşturmaya çalıştım. Bir yere kadar da başarılı oldum. Gerisi maalesef gelmedi.

Kafamın içinde kelimeler dolaşıyor. Oldum olası kendi kendime konuşmuşumdur zaten. Her kelime başka başka kişilere tapulanmış. En kötüsü o kelimelerin sahibine ulaşamaması işte. O kelimeler beynimin içinde üretilip, sahibine iletilmek üzere ağzıma doğru yol aldığında ancak oradan çıkamadığında, beynime geri iade ediliyor. Kafamın içinde bol bol yankılanıyor.

Bu nedenle ben düzenli aralıklarla bu söyleyemediğim sözleri, söylemek istediğim kişilere rüyamda söylerim. Hem de nasıl bir şiddetle. Duvarları yumruklarım, zorla kendimi ağlatmaya çalışıp rahatlamanın yollarını ararım. Hep böyledir.

İyi haber mi kötü haber mi bilemem ama yavaş yavaş o sözleri söyleyesim gelmiyor. Bazı şeyler oluyor, cevap verip düzeltmem gerekiyor. Anlaşılmayacağımı biliyorum, bunu tecrübe etmişim. Susuyorum ve hissizleşiyorum.

Bunun sonucunda yine bana gelinip "neden böyle suskunsun? neden durgunsun?" denecek, her şeyi yaratıp ancak hiçbir şeyin farkında olmayanlar. Doğruyu söyleyemeyeceğim çünkü bir iletişim kopukluğu var ortada. Yapacak çok şeyim olduğunu ya da o sıra aklıma gelen bir konu hakkında aklıma bir şey takıldığını söyleyeceğim.

Samsa daha da çok anlamlı geliyor bana yaşım ilerledikçe. Neyse ki bir böceğe dönüşmemi engelleyecek bir çok şeye tutunduğum için oldukça şanslıyım.

Öğrenci hareketlerinde akademisyenin yeri

by 01:24:00
Memlekette uzanıp haberleri izlerken, sanki içime çekiçle vuruyorlar. Yine de izliyorum. Biber gazı, terör operasyonları, trafik kazaları ve benzerleri ekrandan düşmek bilmiyor. Hepsi hakkında tek tek düşünüyorum. Olmuyor, işin içinden çıkılmıyor.

Bir yanda hükümetin ve kuklalarının seslerini dinliyorum. Kaynağı olmayan haberler, bir takım sanrılar, ehlileştirme çabaları.

Bir yanda Genç Bakış aracılığı ile karşı tarafı dinliyorum. Aynı klişe sözler, AK Parti seçmenini anlamak yerine aptallıkla yaftalamalar, arkası dolmayan bir Atatürkçülük.

Beni sevindiren iki şey var sadece bu saçma sapan ama hep var olan bu kaosta:


Biri haberlerde görebildiğim öğrenciler. Temiz yüzlü ve sahibinin sesi olarak konuşan takım elbiseli iyi çocuklar değil bahsettiğim. ODTÜ'de, var olduğunu reddedemeyeceğimiz polis şiddetine ve buna verilen akıl almaz desteğe direnen öğrencilerden bahsediyorum. Diğer dönemdaşlarının tersine gündem ile ilgilenen, doğru ama yanlış bir çözüm önerisi sunabilen öğrencilerden. Halen ağızda aynı eski sloganlar, Çav Bella'lar olmasa ne de güzel olurdu.

Ama beni daha da sevindiren şey televizyon programlarında çok kibar bir dille, algılarını sadece iktidara göre ayarlayabilen kişilere, bir üniversitenin nasıl olmasını gerektiğini anlatan değerli akademisyenlerin varlığıydı. Öğrencilerin ders hakkı engellenmeden bir amfide sanat gösterilerinin yapılabileceğini, öğrencilerin her ne konuda olursa olsun iktidarı özgürce eleştirebileceğini anlattı. Onlarla beraber yürüyen eğitmenleri gördük haberlerde. Kolay olanı çoğu rektörün yaptığı gibi basmakalıp kınamaları imzalamaktı, yapmadılar. Ülkenin solu bin parça zaten. Büyük ihtimalle o protestocu öğrencilerle aynı partilere bile oy atmıyor olabilirler. Önemsemediler, eleştiri hakkını savundular ve bu desteği kanlı canlı gösterdiler.

Bu değerli insanların önünde sadece saygı ile eğilinir.

Çoğunluk

by 02:27:00
"Çoğunluk" ne güzel bir filmmiş yarabbim.

İnsan kendini görebiliyor filmde. Yaşananların bazılarını ya ben başımdan geçirmişimdir, ya da çevremdekilerden görmüşümdür. Bir aile var. Baba belli ki Anadolu'dan İstanbul'a göçmüş, inşaat işine girmiş ve bir şekilde kendi şirketini kurmuş, yükselmiş. Karısı ile büyük ihtimalle birileri tarafından tanıştırılıp, onunla evlenmiştir. Kim bilir. Aklı fikri iş. Yapabileceği başka bir şey yok. İşinin ölmemesi için küçük oğlunun bu işin başına geçmesi lazım. Başkalarıyla çok yakın bir iletişimi yok, gerek de görmüyor. Babası büyük ihtimalle ona sevgi göstermemiş, o da oğluna göstermiyor.

Travma durumu varsa ortada küçük çocuk için var tabii ki. Düşün daha isminden başlıyor her şey; Mertkan. Baba temizlikçiyi uyarıyor mesela: "Mert değil onun adı, Mertkan". Adını İstanbullulaştırmış. Beyaz Türk olma isteği içten içe var ama olamıyorlar. Mertkan, saçlarını "apaçi" modeli yapıp, alt sınıf diskolarda arkadaşları ile vakit geçiriyor, hüzünlenince Doğuş dinliyor mesela. Buna rağmen Çingene diye dalga geçebiliyorlar Mertkan'ı seven kızla. Kız, ki aslında Kürt, ama umrunda mı bizim çocukların? İki yüzlü ahlak anlayışı, bir kızı Çingene diye ezip geçerken, onu bile fiziksel olarak elde edemeyenlerin cinsel ihtiyaçlarını gidermek için travestiye muhtaç kalıp onu eleştirmemesinde ortaya çıkıyor.

Mertkan'ı ötekilerinden ayıran şey, sevgi ihtiyacını karşılayabilecek birini bulabilmesi. İster şans de, ister fiziksel çekim. Ya da kızın şakayla karışık dediği gibi yakışıklı ve zengin bir koca bulmak istemesi. Gizli yaşamak zorunda bu ilişkiyi çünkü ne arkadaşları onaylıyor, ne babası ne de annesi.

Anne çok önemli bir figür aslında. Hep üzgün, hep yakınan. Kocasından sevgi görememiş, küçük oğlunun babası tarafından kendisine benzetilmesine karşı koyamamış biri. Mutfakta sigara içip, derdini içine atıyor. Adı filmde hiç söylenmemiş bile.

Çoğunluk, Mertkan'dan okumasını bırakıp işin başına geçmesini istiyor. Çoğunluk, Mertkan'ın askere gidip seve seve komando olmasını istiyor. Çoğunluk, devlete güçlendirmek için çalışmanın ne kadar önemli olduğunu belirtirken bir yandan kaza raporlarını değiştirmeni istiyor. Çoğunluk, azınlığı ezmeni istiyor. Çoğunluk, aileye yakışan "bölücü olmayan" bir gelin istiyor.

Mertkan ise baba baskısından kurtulmak istiyor, Gül ile bir gelecek kurmak istiyor, annesinin böyle hüzünlü olmamasını istiyor ama hiçbirini başaramıyor. Önce Gül gidiyor elinden, sonra baba baskısına mağlup oluyor. Daha da korkuyor azınlıktan, bireysel silahlanıyor.

Güzel hikaye, sade çekimler, pırlanta oyunculuk.

Ama daha önemlisi sahne sahne kendimi görmek. Tamamen farklı bir dünyada doğsam ve yaşasam bile insanın üstündeki o çoğunluk baskısı. Etrafımda gördüğüm, o azınlıktan korkma, yüksek sesle önyargılara dayalı eleştiriler. Her şey çok gerçek, tecrübe edilmiş. Kuştepe'deki teyp hırsızlığı bile birkaç kilometre ötede zamanında evime dalmalarını getiriyor aklıma.

Çok yan bir tema ama elinde o iğrenç, baş ağrıtan sesiyle oyuncak tüfek çocuğun "ben de askere gideceğim" dediğinde herkesten aldığı olumlu tepki geliyor aklıma. Daha sonra ise okuma bayramında asker kıyafeti giydirilip "Küçük asker, küçük asker, ne yapıyorsun bana söyle" diye melodik bir şekilde sorulan soruya "tüfeğime bakıyorum, ona süngü takıyorum" cevabını şarkıyla verişim geliyor. Daha süngünün ne olduğunu, nasıl kullanıldığını ve niçin kullanıldığını bilmezken.

Sonra birileri siyah tenli kıza Çingene derken, yine Edirne geliyor aklıma. Çocuk çalmalarından, Türk bayrağına pislemeleri gibi çocuk aklımla beynime sokulan imgeler geliyor.

Çoğunlukta kendimi görüyorum.

Sporda yolsuzluk nasıl önlenebilir?

by 23:51:00
Yolsuzluk karşıtı konferans IACC'nin 15.sinde konulardan biri spordaki çürümeydi ve programıma uyan iki konferansta bulunup notlar alabildim. Duyulanlar kulaktan uçar gider ancak alınan notları bir yere kaydetmek hem benim bunları hatırlamama, hem de arayanın bilgiye ulaşmasına yardımcı olacak.

İlk konferans, BBC spikerlerinden Rob Bonnet tarafından başkanlık edilen bir konuşmaydı. Konu daha çok futbola odaklanmaktaydı. Bonnet, söze futbolun basit olması ve insanları bir araya getirmesi gerektiğine değişenerek başladı.

Düşük risk, yüksek kazanç

İlk konuşmacı Ralf Mutschke, daa önce INTERPOL'de görev yapmış, şimdi FIFA'da görev yapan bir güvenlik uzmanı. Yozlaşmanın temel nedeni olarak cezaların yetersiz olması ve yakalanma riskinin düşük olmasını gösterdi. Almanya'da alt liglerde başlayan şike soruşturmasının, 20'den fazla ülkeyi kapsayan bir çeteye ulaştığını ve bunun şans eseri bulunduğunu söyledi.

Sonra Wilson Raj Perumel'in hikayesine değinidik. Hikaye şöyle; Finlandiya'da yaşayan bu Singapurlu, sahte pasaport nedeniyle polis tarafından takip edilirken yerel bir futbol takımı oyuncularıyla buluştuğu görülüyor. Farkediliyor ki kendisi aslında dünya çapında aranın bir düzenbaz aslında. Milyonlarca doların sahibi olan bu adam genellikle alt liglere bahis oynayarak bu serveti kazanmış. Daha sonra işi büyütüp, sahte şirketler kurup futbol turnuvaları düzenleyip, hakemleri ayarlayıp, bahis oynamış. Kendisini dünyaya duyuran ve benim de haberdar olduğum olay ise şaşkınlık verici. Haber şurada. Bahreyn Milli Takımı, Togo ile futbol oynadığını sanıyor ama aslında Togo ekibi sahte bir milli takım. Bu çok bariz düzenbazlığa ise acil paraya ihtiyacı olduğu için girişmiş. (Kendisi hakkında İngilizce bir kaynaktan daha çok öğrenmek için de şöyle alalım)

Tabii ki Türkiye'nin adını - maalesef - duymazsak olmaz. Antalya'da aynı gün içinde iki hazırlık maçı oynandı. Estonya ile Bulgaristan 2-2 berabere kalırken, Letonya, Bolivya'yı 2-1 yeniyordu. Ancak üst üste tesadüfler yaşanmıştı. Bütün goller penaltıdan gelmişti. Kaçan penaltılar hakem tarafından tekrarlatılmıştı. Televizyon yayını yapılmamış, sahaya seyirci alınmamıştı. Böylece hakemlerin kimliği gizli tutulacaktı. Ancak bu gizemli maçları Güney Asya'dan bahis oynamak serbestti. (Daha detaylı bilgi için de şurası)

Bu örnekler ile olayların büyüklüğüne değinen Mutschke, bunun organize suç örgütlerine karşı verilen bir mücadele olduğunu ve FIFA'dansa, polis güçlerinin bunun ile savaşması gerektiğini belirtti.

Nasıl savaşmalı?

İkinci konuşmacımız ise yine bir INTERPOL çalışanı John Abbott'tu. Kendisi yasal bahis endüstrisinin yarısı kadar büyüklükte bir illegal yapının bulunduğunu ve bu yapının %92'sinin futbol bahisleri olduğunu belirterek konuşmasına başladı. Bu savaşı kazanmak için; yerel hükümetler ve futbol federasyonları arasında ortak çalışması, bilgi paylaşımı yapılması, kimin hangi görevi almasının belirlenmesi ve sorunu çözmek yerine sorunu engellenmesinin gerekliliğini söyledi.

BM Uluslararası Suç görevlisi Dimitri Vlassis de işbirliğinin önemine değinerek küresel ve ortak yasaların var olması gerektiğine ve aktörlerin birbirini eğitmesinin önemine değindi. Eski hakem ve günümüzün hakem gözlemcisi Drago Kos, Japonya'nın bu savaşta önemli bir başarı örneği olduğunu belirtti. Diğer konuşmacılara şike karşıtı savaş konusunda katılan Kos, bu savaşın zorluklarını da şöyle sıraladı: spor organizasyonlarının çok bağımsız olması, devletin spordan gelir etme isteği ve bahis siteleri olarak gösterdi.

Peki ne zaman değişecek?

Mutschke'ye göre yavaş olsa bile uygun kanunlar yürürlüğe girmekte. Kendisi 7/24 saat, FIFA'ya ulaşılabilecek bir online hattın yürürlüğe gireceği müjdesini verdi. Ayrıca "whistle blowing" tabir edilen ihbar sisteminin de bu organizasyonda yürürlüğe gireceğini belirtti. Kendisi, FIFA'ya yönetilen suçlamaların yalan olduğunu belirtirken, bu düzenlemelerin FIFA'nın halk içinde bozuk olan imajını da bir nebze düzeltmesini bekleyebiliriz. John Abbott de sosyal medyanın yerini tekrardan vurguladı.

FIFPro'nun kara kitabı

Futbolcuların sendikası FIFPro'nun çıkardığı "The Black Book" (Kara Kitap), John Abbott tarafından önemli bir örnek olarak gösterildi. Burada şikenin ne kadar yaygın olduğunun görülebileceğinden bahseden Abbott, Doğu Avrupa'da futbolcu maaşlarının zamanında ödenmemesinin şikeyi doğruduğunu, İtalya'da hakem satın almaların fazlalığını, Bulgaristan'da son 10 senede 15 kulüp sahibi ve spor gazetecisinin öldürüldüğünü, Nijerya'da bir bakanın ülkedeki en çürümüş organizasyonun futbol federasyonu olduğunu söylerken maalesef Türkiye'nin adını ikinci kez geçirerek, Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım'ın uzun süre hapiste kaldığını belirtti. (Bazı istatistikleri için buyrun)

Abbott, şikenin sadece futbolda olmadığına dikkat çekti. Şike teşebbüslerinde en çok genç oyuncular, hakemler ve menajerlerin kullanıldığını söyledi ve olayın fiziksel tehdite kadar gittiğini belirtti.

FIFA'ya eleştiriler

İkinci toplantının moderatörü ise ünlü spor yazarı Simon Kuper'dı. Türkiye'deki şike konusunda daha önce röportajlar veren ve hatta bazı Türk taraflar ile twitter'da tartışan Kuper, eleştirel tavırlarıyla dikkat çekiyordu. Şikenin en büyük sorumluları olarak özellikle Asya'da oynanan online bahisi gösteren Kuper, bahis sektörünün spor endüstrisinden büyük olmasına ve bunun tehlikelerine değindi.

Burada FIFA'ya önemli eleştiriler getiren Kuper, 2002 Dünya Kupası'nda İtalya'nın Güney Kore'ye sürpriz bir biçimde elendiği maçın hakemi olan Via Kushibo'nun eroin kaçakçılığından  yakalanmasını, gazeteci Declan Hill'in 2006 Dünya Kupası'nda bazı maçların sonucunu önceden suç örgütlerinden öğrendiği iddiasını, FIFA'nın son Dünya Kupaları'nı Rusya ve Katar'a vermesinin ardından itibarının azalmasını ve FIFA'nın İsviçre'de olmasının, organizasyona kazandırdığı rahatlığa da değindi. Blatter'ın tek adam olarak son seçimleri kazanmasının demokratik olmadığını söyledi. Bu kadar eleştiriden Brezilya da kaçamadı ve futbol federasyonu başkan Ricardo Teixeira'nın yolsuzluk suçlamaları nedeniyle istifa etmesine de değindi.

Şikede çok para var mı?

Spor ekonomisi uzmanlarından Simon Chadwick, sözlerine şike dışındaki diğer sporda yolsuzluk yöntemlerini anlatarak başladı. Oyunculara ulaşarak gizli bilgilerin sahibi olmanın da yolsuzluk olduğuna değindi. Buz hokeyinde sonucu doğrudan etkilemek yerine rakip oyuncuyu sakatlamak için oyunculara para ödendiğini belirtti. Avrupa Konseyi'nin spor platformunun başında bulunan Stanislas Frossard, spor endüstrisinin büyümesinin şikeyi yanında getirdiğini belirtti. Burada üçüncü kez Türkiye'nin adı geçti. Frossard, Fenerbahçe'nin şike iddiaları nedeniyle Şampiyonlar Ligi'ne alınmaması nedeniyle, gelir kaybının karşılanması için UEFA'dan 45 milyon euro istediğini söyleyerek, spor endüstrisinde dönen paraya örnek verdi. Frossard, online bahis şirketlerinin en hızlı büyüyen endüstrilerden biri olduğunu söyleyip, 2015'te toplam gelirin 13 milyar euro'ya çıkmasının beklendiğini belirtti.

Türkiye'den gelen şike telefonu

Bu konferansta da yer alan Drago Kos, daha öncekinde anlatmadığı bir hikayesinde yeniden Türkiye adını geçirerek, Güney Asya ülkelerinden sonra spor yolsuzluğunda adı en çok geçen ülkenin Türkiye olmasını sağladı. Birkaç sene önce Makedonya'da oynanacak bir UEFA turnuvası eleme maçı öncesi genç bir hakem, Kos'a Türkiye'den telefon aldığını ve maçın sonucuna etki etmesi halinde iyi bir miktar para alacağın söylemiş. Kos, kendisine bunu kabul etmemesi gerektiğini söyleyip, durumu UEFA'ya haber vermiş. Ancak UEFA, bu duruma sessiz kalıp, uzun aramalar sonrası durumun polise bildirilmesi gerektiğini bildirmiş.

Polis, herhangi bir kanıt olmadığı için bir şey yapamayacağını bildirmiş. Hakem maçta şike yapmamış ve maçı ev sahibi ekip kazanmış. Daha sonra Türkiye'den arama yapanların hakemin kim olacağı bilgisini UEFA'dan öğrendikleri ortaya çıkmış. Bir ara son yıllarda hangi Türk takımlarının Makedon takımlarla maç yaptığına bakacağım.

Brezilya, Dünya Kupası ve Olimpiyatlara hazır mı?

Kuper, Brezilya'nın bu savaşta yeterli olmadığını düşünerek, adı konuşmacılar listesinde olmayan Brezilyalı yetkiliye bazı sorular sordu. Paulino, sadece iki çeşit bahisin Brezilya'da yasal olduğunu, online bahis sitelerinin ise ülke dışından bulunmasından dolayı kontrol edilemediğini söyledi. Ancak olimpiyatlar öncesi, bu denetimlerin sıklaştırılacağının sözünü verdi.

Yenilen stadyumlar ve diğer çalışmalar hakkında spekülasyonlar yapıldığı hakkındaki yoruma ise insanların bu çalışmaları takip edeceği iki tane websitesinin var olduğunu söyleyerek cevap verdi. Basının bu konularla çok ilgili olduğunu söylerek, Brezilya'da işlerin şeffaf gittiğini belirtti.

Drago Kos ise organize suç örgütlerinin Dünya Kupası'ndan sonra hemen Olimpiyatlar'ın aynı ülkede başlamasını kullanacağını çünkü kurdukları yolsuzluk sistemini değiştirmeden Olimpiyatlar'da aynı kişiler ile devam ettirebileceği tehlikesini dillendirdi. Kos, Brezilya'da büyük para transferlerinin gerçekleşeceğini ve bunun sınırlandırılması gerektiğini de ekledi.

Kuper bir seyirci sorusundan yola çıkarak, Paulino'yu biraz daha sıkıştırmaya devam edip, kendisine şehir seçimindeki keyfiyet faktörü ve stadyum yenilenmesi için gereksiz harcama yapılması ile ilgili eleştirileri aktardı. Paulino'ya, statların dokuzunun devlete, üçünün özel sektör ait olduğunu açıkladı. Statta ne kadar harcama yapıldığını bilmediğini söyleyen Paulino, önemli miktar harcamanın altyapı çalışmaları için harcandığını belirtti. Kuper ise yanlış stadyum tercihlerinin Güney Afrika'daki 2010 Dünya Kupası'ndaki gibi boş statlar problemine yol açabileceğini belirtti.

Sonuç olarak ne yapalım?

Bu konuşmalar sonunda Simon Kuper çözümleri şöyle sıraladı:

  • FIFA'ya ev sahipliği yapan İsviçre'nin denetimlerinin artması
  • Spor organizasyonlarının bağımsız hale getirilmesi
  • Yasal olmayan bahsin kontrol altına alınması
  • Aktörler arasında daha fazla işbirliği
  • Sponsorların desteği
  • Spor mahkemelerinin işlevselliğinin arttırılması
Değişik görevlerden ve ülkelerden gelen bu kadar kişinin aynı ülkülere ve bu çürümeyi engellemek için aynı heyecana sahip olması geleceğe karşı umut verse de özellikle bahis siteleriin desteğini almadan bu sorunların çözülmesinin zor olacağı kanısındayım. Özellikle de bu konuşmalarda en çok adı geçen ülkelerden birinin vatandaşı olarak, bu konuya daha çok eğilmem gerektiğini de farkındayım.
Blogger tarafından desteklenmektedir.