Referandum analizi - Doğu/Güneydoğu Anadolu

by 15:21:00
Sıcak sıcak bir referandum analizi gelsin derim. Bu referandum sonuçları bir kaç perspektiften analiz edilebilir elbette ama ben en çok merak ettiğim konu ile başlayayım. Konumuz Doğu/Güneydoğu Anadolu'dan gelen oylar ve bunun "Evet" bloğuna katkısı. Önce tarihe not düşelim: 16 Nisan referandumunda Türkiye'nin %51.4'ü anayasal değişikliklerine onay verdi. İki grup arasındaki oy farkı 1.379.000 civarı oldu. Öte yandan İstanbul, Ankara ve İzmir üçlüsü çok uzun zamandan sonra ilk kez aynı oyu verip, "Hayır" dedi. Bu ve başka büyük şehirlerden gelen itiraza rağmen "Evet"in kazanma nedenleri de hemen tartışılmaya başlandı. Dikkat etmemiz gereken şeylerden biri Doğu'da HDP'den "Evet"e kayan oylar.


Sadece uzaktan bakınca bile görebiliyoruz ki Doğu'da HDP'nin birinci çıktığı 12 ilden 2 tanesinde (Bitlis ve Muş) "Evet" üstünlük sağlamış ki Bitlis'te "Evet" ile "Hayır" arasındaki fark nispeten yüksek (%59'a %41). Daha detaylı bir analize girişmeden oy kaybının ciddi olduğunu söylemek mümkün.

Ortalığa çıkan analizler sadece yüzdeler üzerinden ilerlediği için bence pek güvenilir değil. En azından oy kaymalarını analiz edemez. Mesela daha önceki seçimde HDP'ye oy verip, seçime gitmeyen sayısı çok ise, "Evet" oyundaki yüzdelik artış HDP'den "Evet"e oy kaydığını göstermez. O yüzden bu analizde oy veren sayısına dikkat ediyorum. Bunun yanında sandıktan kaçan seçmen sayısını dikkate alıyorum. İşleri kolaylaştırmak için de 4 partiye odaklanıyorum. Diğer partilerden gelen oylar ve yeni seçmenin tavrını da evet, hayır ve oy kullanmayan olarak dağıtacağım.

Böyle bir detaylı analizin bize gösterdiği şeyler bence daha ilginç. Öncelikle bu 12 ilin 11'inde "Evet" oylarının toplamı AKP ve MHP toplamından daha fazla iken, "Hayır", HDP ve CHP toplamından az. Tek istisna Iğdır. Bunun da nedeni Iğdır'ın bölgedeki önemli bir istisna olması çünkü bu şehirde HDP ve AKP kadar MHP de çok güçlü. HDP'den "Evet"e oy kaymasına rağmen, bu şehirde de - MHP'nin çok güçlü olduğu her il gibi - MHP seçmeninin önemli bir kısmı "Hayır" oyu vermiş gözüküyor.


Biraz da bölgedeki büyük resme göz atalım isterseniz. Bu 12 şehrin toplamında çıkan "Hayır" ile 2015'teki "HDP+CHP" bloğunu karşılaştırdığımızda da 355.000 civarında bir fark var. Ancak bu fark bölgedeki yeni seçmeni ve geçen seçimde diğer partilere oy atmış kesmi dikkate almıyor. Bu referandumda 12 ilin yarısında seçmen sayısı artarken, diğer yarısında azalmış. 33.741 yeni seçmen ile en dikkat çekici artış bölgenin en büyük şehri Diyarbakır'da olmuş. Toplamda ise tam olarak 54.500 yeni oy ortaya çıkmış. Şimdi farz edelim 30.000 kişi "Hayır", 20.000 kişi "Evet" oyu bastı. 4.500 ise seçimde oy vermedi. Öte yandan geçen seçimde 70.000 kişi de diğer partilere oy vermişti. Bunu da 40.000 kişi "Hayır", 20.000 kişi "Evet", 10.000 kişi de "oy vermedi" olarak tahmin edelim. Bu tahminler büyük resmi değiştirmez ama dağılımı mantık çerçevesinde yapmakta da yarar var. Bu farazi dağılım yukarıdaki 355.000'lik farkı 425.000'e çıkarır. Peki HDP+CHP'ye 2015'te oy veren bu 425.000 kişi bu referandumda ne yaptı? Bu sorunun cevabı çok önemli.

Tabii ki akla ilk gelen seçenek bu kişilerin "Evet" oyu vermesi. Gerçekten de "Evet" oyu, 2015'te AKP ve MHP'ye giden oylardan (yeni seçmeni ve diğer partilerden gelenleri de göz önünde alarak) 215.000 adet daha fazla. Yani, düşen HDP oylarının %51'i "Evet" gitmiş. Geri kalanı da sandığa gitmemiş. Bu 12 ilin biri dışında (Tunceli) hepsinde sandığa gitmeme sayısı artmış. Elbette yeni seçmen ve diğer partilerden gelen oylar farklı dağıtılsa sonuç daha farklı olabilirdi ancak oran olarak "Hayır"ın çoğunlukta halen önde olduğu bu coğrafyada yaptığım hesabın yanlış olduğunu düşünmüyorum.


Yani sonucum şudur ki HDP oylarının yarısından biraz daha fazlası "Evet"e kaymış, ciddi bir kesim ise oy kullanmamış. Daha da spesifik olursak 2015'teki seçmenin %80.6'sı HDP'nin Hayır çağrısına uymuş, %9.8'i "Evet" demiş, %9.6'sı ise sandığa gitmemiş. Sandığa gitmeyen kesimin bölgede yaşanan problemlerden dolayı mı sandığa gidemediği yoksa seçimleri boykot edip bilerek sandığa gitmediğini anlamak bu rakamlar ile mümkün değil.

Öte yandan HDP'nin bu 12 bölgede kaybettiği oy, referandum sonucunu değiştirir miydi? Buna gönül rahatlığı ile hayır diyebiliriz. Eğer bu 12 ilde oy geçişkenliği olmasaydı, "Evet", hesaplamalarıma göre, %50.8 ile referandumu yine de kazanacaktı.


Özet geçelim:

  • Doğu'da HDP, kazandığı 12 ilde de oy kaybetmiş ancak Iğdır'daki hayırcı MHP'ler nedeniyle bu oy kaybı daha az göz önünde
  • Kaybedilen oyun yarısından biraz fazlası "Evet"e kaymış, gerisi sandığa gitmemiş.
  • Ancak bu oy geçişkenliği olmasaydı bile referandumu "Evet" oyları kazanacaktı.

Referandumda oy pusulaları

by 00:25:00
Dün, 2017 Anayasa Değişikliği referandumu için oyumu kullandım. Oy sandığına kadar şeyi çok düzgün ayarlamışlar. Güvenlik, görevliler vesaire hepsi oldukça kibardı. Ancak oy verdiğim masada kimliğini aldıktan sonra imza atmadan bir giden adamın yarattığı karmaşa ile uğraşılıyordu. Öyle ki oyumu kullandıktan sonra imza atmaya gittiğimde, sandık görevlisi yanındaki arkadaşına bana oy pusulası verilebileceğini söyledi. Ben de benim oy attığımı gören adam da bir an "lan n'oluyor?" bakışı attık. Neyse, böyle küçük şeyler olabilir diyeyim geçeyim.

Ama kafama takılan bir başka bir şey var. Damgamı aldım, pusulamı aldım. Oy verme kabininde bir daha önüme baktım. Önümdeki kağıtta "Evet" / "Hayır" yazıyor. Sade, basit. Biraz düşününce ise saçma.

2017 Referandumu oy pusulası
Son yıllarda demokratik sistemlerde yapılan seçimlerin en büyük problemi halkın neyi oyladıklarını bilmeden ya da bu konular hakkında yanlış bilgilere dayalı kritik kararlar vermesi. Bunun en bilindik örneği Brexit öncesi ayrılıkçı takımın "AB'ye vereceğimiz parayı sağlık sistemine vereceğiz" yalanı. AB'ye hibe ettikleri bütçeyi (AB'den aldıkları parayı ise hesaba katmaksızın) kocaman bir halk otobüsüne yazıp bunu nispeten fakir bölgelerde gezdiren ayrılıkçılar bunun sayesinde bir çok kişinin desteğini almış, referandumdan sonra ise iddialarını gerçekleştiremeyeceklerini televizyonda kabul etmek zorunda kalmıştı.

Türkiye'de zaten araştırmaya ilgi olmadığı için ve araştırılmış bilgiyi halka tarafsızca sunacak bir ana akım medya olmadığı için işler daha karışmış durumda. Son zamanlarda bolca yayınlanan referendum anketlerinin diğer sorularına da bir bakın. Halk, halen referendumun tam olarak ne getireceğini bilmiyor. "Evet" oyu vereceklerin büyük kısmı "Erdoğan'ın bir bildiği vardır", "hayır" diyenin de ciddi bir bölümü "Aman Erdoğan bir şey getirmiş, karşı çıkalım" düşüncesinde. Oy verilecek maddeleri birden fazla gözden geçirmeyen bu insanlar, kafalarına sadece bir kelime kodluyorlar: "evet" ya da "hayır". Oy kullanırken bile ne için oy kullandıklarını bir kez daha okumuyorlar. AKP, "köprü yaptık, tünel yaptık" diye gazı vererek anayasa ile ilgili hiçbir şeyi öne çıkarmadan seçmeninin aklına "evet"i yapıştırıyor. Yetkililer de bunun gerekli olmadığını düşünmüş. Oy pusulasını olabilecek en sade şekilde yapmış. Seçmene diyor ki "sen kafanı yorma kardeşim, bas geç".

Halbuki referandumları araştıran insanlar oy pusulasında yer alan soruyu oldukça önemser. Siyasetçiler de bu soruyu sade ama herkes tarafından anlaşılabilecek bir formata sokmak için çaba sarfederler. Mesela Brexit'teki oy pusulasına göz atalım. Bütün kampanya boyunca, bizdeki gibi "Leave" (Ayrıl) ve "Remain" (Kal) kelimeleri kullanılsa da pusulada kolaya kaçmayıp açık açık seçenekleri yazmışlar: Avrupa Birliği'nin bir üyesi olarak kal ya da Avrupa Birliği'nden ayrıl. Sen "Kal" ve "Ayrıl" kelimelerini bir kampanyada o kadar fazla tek başına kullanırsan, nereden ayrılacağın ya da nerede kalacağın geri plana düşer. Bu bilinçsizliği son anda kırmak için de referendumun sonuçları açık açık yazılmış. Bunun yanında referendumun konu başlığı kalın harflerle yazılmış. Soruda da seçenekler tekrardan uzun ve açık bir şekilde yazılmış.

Brexit oy pusulası
Doğrudan demokrasinin merkezi İsviçre'de ise referendum olayı biraz daha farklı. İsviçre'de genellikle yılda bir kaç kere birkaç soru aynı anda seçmene soruluyor. Seçmen istediğine cevap verip istediğine vermiyor. Mesela Şubat ayında yapılan referendumda üç soru sorulmuştu. En çok tartışılan ilk soru şöyle sorulmuş: "30 Eylül 2016 tarihli üçüncü jenerasyon yabancıların vatandaşlık işlemlerinin kolaylaştırılması ile ilgili federal yasayı kabul ediyor musunuz?". İnsanlar da bu sorunun yanındaki boşluğa "Evet" ya da "Hayır "yazarak soruya cevap vermekte. Referendumdan önce ise insanların evine her iki tarafın da düşüncelerini anlatan materyaller yolluyorlar. İnsanlar da bunları okuyup kararlarını buna göre veriyorlar.

İsviçre referendum oy pusulası (Cevaplar maalesef SVP'ye göre, ilk soruya JA diyelim lütfen)
Son dönem referendumlarına bakınca Yunanistan'da ilginç bir şey göze çarpıyor. "Evet" ve "Hayır" cevaplarının verildiği referendumlarda genellikle "Evet" hep önde yazılır. Bazıları bunun insanları etkilediğini iddia edebilir. Belki de bu nedenle İsviçre'de seçmen kendi yazmakta. Yunanistan'da 2015 yapılan (ama bağlayıcılığı olmayan) referandumda ise Çipras'ın savunduğu "Hayır", "Evet"in üstüne yazılmıştı. Referendumun bir diğer daripliği de referandum sorusunun iki Avrupa Birliği dökümanına gönderme yapması ama bu dökümanların ancak üst düzey ekonomistlerin anlayabileceği zorlukta teknik metinler olmasıydı.

BBC'ye göre tarihte daha problemli referendum oy pusulaları olmuş (Bazıları hakkında kısa bilgiler için: http://www.bbc.com/news/world-europe-33311422). Mesela 1978 tarihli Şili referendumu bu örneklerin en trajikomiklerinden. Soru şöyle sorulmuş: "Ülkemiz hükümetine yönelik uluslararası saldırıları göz önüne alarak, Başkan Pinochet'ye Şili'nin onurunu koruma çabasında destek veriyorum ve ülkenin kurumlaştırılma sürecinin hakim gücü olarak Cumhuriyet Hükümetinin meşrutiyetini tekrardan onaylıyorum." Referandum konusunun oldukça soyut bir destek olması bir kenara, "dış mihraklar" göndermesi ile zenginleşen bu soruya "hayır" yanıtı vermek oldukça zorlaşıyor. Pinochet bununla da yetinmemiş, "evet"in üstüne bir Şili bayrağı yerleştirirken, "hayır"ı daha aşağıya koyup üstüne siyah bir kutu koymuş. Bizimkilerin Şili'den öğrenecek çok şeyleri var belli ki. Yine de her şeye rağmen Şili, halkına bir soru sorabilmiş ve de Şili'nin %21.4'ü "hayır" diyecek cesaretini bulabilmiş. Bizim 1982 referendumunda nasıl bir sonuç çıktığını hepimiz biliyoruz.

Tarafsız Şili referendumu
Yani en iyisinden en kötüsüne kadar bütün referendumda halka neyi oylayacağı en son anda bir kez daha hatırlatılıyor. Türkiye dışında. Bizde ise kafalara, hiçbir şey üstünde düşünülmeden, "evet" ya da "hayır" yerleştiriliyor. Oy anında bile düşünüyorsun: "ben evetçi miydim hayırcı mıydım?". Anayasadır, 18 maddedir, partili cumhurbaşkanlığıdır, her şey küçük bir detay oluyor.

"Ama bizde okuma-yazma bilmeyenler var" savunmasını ciddiye almıyorum. Yazılı bir metnin değişikliğini okuma-yazma bilemeyen birinin oylamasının garipliği ayrı bir konu başlığı. "Ama herkes iyi göremiyor, kim okuyacak o kadar yazıyı?" diyenler için ise oy pusulaları daha büyük olabilir cevabını verebilirim. Yerel seçimlerde çarşaf çarşaf oy pusulaları ile boğuşmayı çoktan öğrendik.

Aslında tüm seçmenler iki taraftan birini öcü olarak görmese, partizanlıklarını bir kenara bıraksa, medyada iki tarafın açıklamalarını dinleyebilse, daha da önemlisi demokrasinin temelini sarsacak konular yerine demokrasiyi nasıl daha iyiye götürebileceğimiz oylanabilecek olsa o kadar da fazla takmam bu konuya ama her şeyi "evet" ya da "hayır"a indirmekte daha büyük ölçekli bir sıkıntı var.

Lihtenştayn'da ne var ne yok?

by 22:47:00
Bilgisayarım neredeyse iki aydır bozuk olduğu için blog yazamıyorum, ara sıra yazasım da geliyor ama iş bilgisayarını eve getirdiğim bir gün, uygun bir vakitte yazmam gerekliliği falandı filandı derken hiçbir şey yapamıyorum ama bugün en sonunda bloga elim gidebildi. Dedim "Ne yazayım?", önce siyasete gitti elim, sonra hayata dair iki kelam falan filan derken, beni en çok mutlu eden şeylerden biri olan "gezi" teması baskın geldi.

Birkaç kez daha değinmiştim buna daha önce ama yine altını çizeyim: mikro-ülkeleri çok seviyorum. Küçücük bir toprak içinde kendini yönetmeye çalışabilen bu ülkelerde başka yerde göremeyeceğiniz çok enterasan şeyler olabiliyor. Mesela Vatikan'a gittiğimde, din ile ilgili şeylere dikkat ettiğim kadar bakanlıklarının nerede olduklarına göz atmaya çalıştım ya da Vatikan Post'un nasıl çalıştığını anlamaya uğraştım. Monaco'da her yılın bir dönemi arabaların park yerlerinden kaldırılmak zorunda olduğunu çünkü normal yolların Formula 1 pistine çevrildiğini öğrendim. Geçen haftasonu da  bana en yakın mikro-ülke olan Lihtenştayn'a ikinci kez gittim. Bu iki gidiş gelişten kafamda biriktirdiklerimi şöyle bir toplayayım istiyorum.

En fazla bu kadar kalabalık olabiliyorlar


Lihtenştayn'a neden gideyim, ne göreyim?

Doğruyu söylemekte yarar var: Lihtenştayn'a normal bir insanın gitmesinin tek nedeni "Lihtenştayn'ı gördüm" demek içindir. Yani gerçekten de görülebilecek pek bir şey yok ülkede. Ülkede havaalanı olmadığı için buraya İsviçre ya da Avusturya üzerinden girmek lazım. İsviçre'den girdiğinizde karşınıza Balzers şehri çıkıyor. Burada 12. yüzyıldan kalma Gutenberg Şatosu var. Ülkede kanımca görülebilecek en önemli şey de bu şato. Üzüm bağlarının yanında uzun ama güzel bir patika ile çıkılan şatonun girişinde para ödenmiyor. Pek de bir kalabalık yok. Şatonun içinin yıllar içinde pek fazla değişmediğini düşünüyorum. Abartıyor olabilir ama şatonun içinde benim aklıma gelen ilk his "Game of Thrones"a çok yakışacağı olmuştu. Ayrıca şatoda bölgedeki diğer şatolar hakkında ufak tefek bilgiler de bulunmakta. Yorulunca da oturup küçük Balzers şehrini izleyebilirsiniz.

Gutenberg yolu yokuştur
Balzers'den sonra iş yerlerinin bulunduğu Triesen'i geçip başkent Vaduz'a varıyoruz. Vaduz'da gerçekten çok kısa (ama güzel ve temiz) bir alışveriş caddesi var. Burada dikkat çeken şeyler küçük ve kompakt Meclis binası, birkaç pahalı dükkan, etrafa saçılmış sanat eserleri, Sergi Binası, müze. Bu kadar. Ben Vaduz'a iki gidişimde de Pazar olduğu için acayip sakindi. Yine de Cumartesi günleri de bu şehirde pek bir hayat olduğunu sanmıyorum.

Şehirde yürürken kafayı yukarı kaldırdığınızda Vaduz Şatosu'nu görebiliyoruz. Burası Gutenberg şatosunun aksine turistik gezilere açık değil çünkü kraliyet ailesi burada kalmakta. Eminim ki çok güzel bir manzarası vardır.

Lihtenştayn'a normal bir insanın gitmesinin tek nedenini açıkladım ama bir hobisi olan insanların gitmesini gerektiren bir başka neden daha var. Bu hobi de kış sporları. Ülke küçük olmasına rağmen oldukça dağlık. Bu nedenle kış sporlarına çok elverişli. Özellikle İsviçre'ye kıyasla fiyatların daha ucuz olması bu bölgeye talebi arttırıyor. Triesenberg'i geçtikten sonra karşınıza çıkan Steg ve Malbun bölgesi şehrin merkezinden çok daha kalabalık ve canlı. Bu bölgede bir çok otel, restoran ve turist var. İnsanlar farklı seviyelerdeki kayak pistlerinde normal kayak ya da snowboard yapıyorlar. Benim becerebildiğim kızak pisti de olmasına karşın tavsiye ettiğimi söyleyemem çünkü kızak pistinin başına çıkan bir teleferik olmadığı için o dik yokuşları kızakla yürümek gerekiyor. Kayak konusunda ise hoca eşliğinde çocuk pistinden öteye geçemesem de bu işi çok sevdiğimi belirtmem lazım. Bu işi az çok çözen insanlar için orta seviyede oldukça uzun pistler var. Siyah pist denilen en zor seviye pist ise gerçekten çok dik gözükse de küçük çocuklar bile çatır çatır kaymakta.

Kızak yolundan Malbun
Malbun'da dikkatimi çeken bir diğer şey ise et ürünleri oldu. İsviçre'de de bulunabilen "Malbuner" markasının bu bölgeden geldiği kafama çok geç dank etti. Otel restoranlarında daha pahalı seçenekleri denemek istemeyenler için Malbuner firmasının büfe/restoran karışımı mekanında oturmak iyi bir seçenek olabilir.

Hadi bana ilginç bilgi ver

Lihtenştayn'ı görmek ilginç olabilir ama bu ülke ile ilgili bazı bilgiler ülkeyi görmekten de ilginç:

Kadınlar genel seçimlerde oy verme hakkı 1984'te verilmiş. Bu inanılmaz bir şey. Bu konuda dört kez referendum yapmışlar. İlk referendumda erkeklerin %60 civarı kadınlara oy hakkı tanınmasına karşı gelmiş. İşin ilginci kadınların ise %50'sinden sadece biraz daha fazlası oy hakkına evet demiş. Sonuç olarak referendum başarısız olmuş. Öteki üç referendumda ise sadece erkekler oy vermiş. Bunların ilk ikisinde kadınlara oy hakkı verilmezken kadınlar sokaklarda "Siz ne biçim erkeksiniz?" tarzında protestolarda bulunmuşlar. Neyse ki en sonunda erkekler lütfetmişler de kadınlara oy hakkı vermişler (o da büyük bir farkla da değil yani)

Ülkede havaalanı olmadığını söylemiştim. Peki arabası olmayanlar bu ülkeye nasıl gelecek? İsviçre'de Sargans, Avusturya'da ise Feldkirch şehirlerine ulaştıktan sonra Liechtenstein Bus adlı (11 numara) otobüse binmek gerekiyor. Bu otobüs üç ülkeden geçip, Liechtenstein'ın kuzeyden güneye (ya da tam tersi) dolanıyor. Dağlara çıkmak içinse sadece ülke içinde hizmet veren başka otobüs hatları var.

Lihtenştayn'ın ordusu yok. Savaş ile pek işi olmayan bu ülkeye ordunun masrafları çok gelince 1800'lerde ordu dağıtılmış. En son Lihtenştayn askeri 90'lı yaşlarında 1930'larda hayatını hayatını kaybetmiş.

Ülke savaşa girmese de diplomatik sorunlar ile uğraşmış. Merak etmeyin, Türkiye'nin bu işle bir alakası yok. II. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalan Lihtenştayn'a Çekoslovakya'dan bazı değerli eşyalar (sanırım illegal yollarla) korunma amaçla getirilmiş. Bu hazinelerin Lihtenştayn'a taşınması (ya da taşınma şekli) iki ülkenin arasını açmış ve daha sonra Çekya ve Slovakya diye ikiye ayrılan bu ülkelerde Lihtenştayn'ın arası ancak 2000'lerin başında resmi olarak düzeltilebilmiş.

Lihtenştayn'da sadece iki tane büyük parti var. Ayrıca ülkede çıkan sadece iki gazete var ve bu gazetelerin her biri bir partiye daha yakın bir yayın yapıyor. Monarşi'nin veto yetkisi yüksek, hatta yakın zamanlı bir referendumda bu yetki biraz daha arttırılmış. Yine de bizim partili cumhurbaşkanlığı garabetinden daha hakkaniyetli. Anlayacağınız kral ve ailesi halk tarafından büyük saygı görmekte. Yine de bu küçük ülkede monarşi karşıtı küçük bir parti var ama pek de başarılı değiller.

Lihtenştayn Futbol Milli Takımı kalecilerinden biri Türk (Cengiz Biçer). Kendisi halen Türkiye'de yedek kalecilik yapmakta.

Google Maps'e göre ülkeyi kuzeyden güneye 5 saatte yürüyerek geçebilirsin. Doğu - Batı arası harita üstünde çok daha kısa gözükse de Doğu bölgesi dağlık olduğu için o iş o kadar kolay değil.

Ülkenin ilk televizyon kanalı ancak 2008 yılında açılmış. O zamana kadar ülke İsviçre ya da Avusturya televizyonu seyrediyormuş. Televizyonun açılması ise beni ilgilendiren bir başka konuyu beraberinde getiriyor: Eurovision. Ancak Lihtenştayn'ın kanalı 1 FL TV, Avrupa Yayıncılar Birliği'ne finansal nedenlerden dolayı üye olmamış. Katılsa bile Eurovision'a birini göndermek zaten ayrı bir masraf. Bu nedenle istemelerine rağmen yakın zamanda Eurovision'a katılacak gibi gözükmüyorlar.

Bu yukarıda yazdıklarım Lihtenştayn'ın fakir bir ülke olduğunu düşündürmesin sakın. Kişi başı milli gelirde Lihtenştayn dünyada ikinci. Sunduğu düşük vergi oranları ve bankacılıkta ağzının sıkı olması nedeniyle yabancı yatırımcıyı kendilerine çekmeyi başarmışlar. Ancak küresel baskılar nedeniyle bu iki özelliğini de kısmen yitirdiler.

1970'lerin müziğinde doğan yeni bir gün

by 00:08:00
Arada blogdaki yazılarımın ne kadar okunduğuna bakıyorum da Mazhar ve Fuat'ın "Türküz Türkü Çağırırız" albümü hakkındaki notlarım iyi bir okunma sayısına ulaşmış. Bundan destek alarak, plakçalarımda sık sık döndürdüğüm bir klasiği daha yorumlamak istedim kendimce. İşte karşımızda Barış Manço ve Kurtalan Ekspres'in 1979 tarihli o efsane albümü: Yeni Bir Gün.



Eski bir günde Barış Manço

1979 yılına gelmeden önce Barış Manço, Türkiye popüler müzik tarihinde çoktan kendine bir yer açmıştı. Twist ve rock n roll ile başlayan kariyeri 1960'larda yurtdışındaki dönemdaşları gibi daha rock hale gelirken bir yandan da Türk müziğini keşfediyordu. Deneme yanılma şeklinde geçen 60'lar bittikten hemen sonra 1970 yılında Dağlar Dağlar ile gerçek patlamasını yaptı. Dağlar Dağlar plağı ilginç bir 45'likti. Bir tarafı yabancı grup arkadaşlarının çaldığı daha rock bir Dağlar Dağlar iken öteki tarafı kemençe üstadı Cüneyd Orhon ile beraber kaydettiği daha alakturka bir Dağlar Dağlar'dı. Halkın beğenisine iki versiyon sunan Manço, alaturka versiyonun daha fazla tutması sonucu mesajı aldı ve bir sonraki plağında "İşte Hendek İşte Deve" ile daha yöresel bir Manço olarak kariyerine devam etti. 


1970'lerin ilk yarısını bu tarzda şarkılar yayınlayarak geçiren Manço, ikinci yarısında ise daha deneysel işler yapmaya başladı. 1975'te çıkan ilk longplay'i 2023'te "Acıh da bağa vir", "Kol bastı" gibi Anadolu kokan şarkıları sağlam bir rock altyapısı ile sunarken, "2023 / Kayaların Oğlu" ve "Baykoca Destanı" gibi o dönem Pink Floyd ve Genesis'in sık sık yaptığı "süit"lere de imza attı. Diğer taraftan da Belçika'da kaydettiği tamamı İngilizce'den oluşan Anadolu sosu az, pop/rock'a yakın bir longplay ile yurtdışına açılmaya çalıştı ancak başarılı olamadı.

Manço, bu denemeler ile uğraşırken grubu Kurtalan Ekspres ile sabit bir düzen kurmaya çalışıyordu. En sonunda 70'lerin sonuna doğru bas gitarda Ahmet Güvenç, gitarda Bahadır Akkuzu, perküsyonda Celal Güven ve Caner Bora ikilisi ile uzun süre devam edecek bir forma kavuştu. Klavyelerı de çok yetenekli Kılıç Danışman çalmaya başladı. Kadronun oturmasıyla Manço artık Anadolu ve progresif rock'ı bir potada eritme çabasında zirveyi görmeye hazırdı.

Yeni bir gün doğdu, merhaba

Albüm "Sarı Çizmeli Mehmet Ağa" ile açılmakta. Şarkı, Manço'nun daha önceki birçok şarkısı gibi - ama daha iyi bir müzikal performansı ile - Anadolu deyimlerinden birini temel alarak hayata dair önemli mesajlar vermekte ve daha sonra yayınlanacak "Halil İbrahim Sofrası" gibi şarkılara da öncülük etmekte. Albümde kadın vokal duyulan tek şarkı olarak da dikkat çekiyor. 10 numara 5 yıldız.

Bu hareketli girişten sonra bir türkü yorumu "Gesi Bağları" başlıyor. Ahmet Güvenç'in şarkıya çok iyi oturttuğu bir bas gitar rifi sonrası türkünün bildiğimiz melodisi Danışman'ın çaldığı klavyeden dökülüyor. Kendisinin çok güzel bir solosu da mevcut şarkıda. Yorum usulca akıp gidiyor. Sözlerin hüznünü çok güzel yansıtıyorlar. Kanımca bu yorum aynı dönemde çıkan Selda'nın Gesi Bağları yorumundan çok daha iyi ama zevkler ve renkler meselesi tabii.

Bu şarkının ardından deneysel çalışmalardan "Çoban Yıldızı" başlıyor. Şarkının hikayesi albüm kapağında yazılı. Venüs'ten Nemrud'a inen bir uzaylının bir insanoğlu ile ilişkiye girip geri dönmesini anlatıyor. Aslında şarkı biraz daha farklı bir şekilde "Boğaziçi" adıyla 45'lik olarak yayınlanmıştı (örneğin davul yoktur bu ilk versiyonda) . Manço, şarkının orijinalinde gitarı çalan Fuat Güner'i çağırmış, bu albümde de çaldırmış. "Ambient" tabir edilen 1 dakikalık bir girişten sonra, tüm grup devreye giriyor. Şarkının sonundaki "esrarengiz" kemanlar da biraz daha senfonik bir hava katıyor şarkıya. Bu arada bu şarkının 2. dakikasının hemen ardından giren melodi Cartel'in yayınlanmayan ikinci şarkısı "Cartel Geliyor"da kullanılmıştı. Ne zaman bu şarkıyı dinlesem aklıma Erci-E ve Karakan geliyor açıkcası.

Boğaziçi'nin öteki yüzündeki "Flower of Love" da "Bir Selam Sana Gönül Dağlarından" adıyla yeniden yorumlanıyor. Çok ısındığım bir şarkı olduğunu söyleyemem. Bu da şarkının orijinali ile alakalı. Boğaziçi ve Flower of Love, mistik havaları ile birbirlerini tamamlayan iki şarkı iken Türkçe versiyonundaki poplaştırma çabası şarkıya pek gitmemiş. Tenor saksafon kullanımının iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum. Ayrıca sözlerin melodiye de tam oturmadığını hissediyorum. Eh Barış abi aşkolsun.

Lakin "Ne Ola Yar Ola" nedir öyle? İlk duyduğumda aşık olmuştum, halen öyleyim. Sözler bildiğimiz Barış Manço. Şarkının atmosferi muhteşem. Danışman ve Güvenç yine beraber şov yapıyorlar. Şarkının en üst noktası ise ortasındaki flüt ve klavye solosu. Bir önceki şarkıda Oktay Aldoğan'ın saksafonunu ne kadar gereksiz bulduysam bu şarkıda da flütünü o kadar etkileyici buluyorum. Danışman şovdan sonra, Bahadır Akkuzu temiz bir klasik gitar ile soloyu bitiriyor. Sonra yine o atmosfer, yine Manço'nun o güzel sesi.

Plağın ikinci yüzünü çevirdiğimizde bizi "Aynalı Kemer" karşılıyor. Manço'nun en güzel melodilerinden biri bu. Sözleri de bir o kadar tatlı. Şarkıda pek bir sürpriz yok aslında. Kıtalar sakin, nakaratlar hızlı. Böyle bir kaç tekrardan sonra şarkı bitiyor. Bu şarkının bence önemli özelliği şu: Aynalı Kemer'in sözleri Manço'nun daha önceki aşk temalı şarkıları gibi (Ben Bilirim, Nazar Eyle) yine halk edebiyatı gibi (sabah yeli, ılgıt ılgıt, gül, bülbül, diken, dudu kuşu, kuşluk vakti) ancak müziği ise bu adını saydığım şarkılar gibi Doğulu değil. Aksine daha sonra yazacağı Unutamadım, Al Beni gibi pop şarkılarına çok daha benzemekte. Daha önce Manço bu şarkı gibi "sözler Doğu'dan müzik Batı'dan" bir deneme yaptı mı bilmiyorum ama Aynalı Kemer ile muhteşem bir sentez ortaya çıkardığı kesin.

"2024", bir önceki albümdeki 2023'ün devamı olarak düşünmek lazım ancak iki şarkı arasında aşırı bir benzerlik yok. Özellikle Kılıç Danışman'ın bestelediği girişteki piyano uvertürü kendi başına etkileyici bir eser. Sonlara doğru ise 2023'ü andıran melodiler ile synthesizer devreye giriyor ve klasik müziği elektroniğe bağlıyor. Bu da bir sonraki albümde yayınlanacak 2025'e yatay bir geçiş gibi görülebilir. "İkinci Yolculuk" da oldukça keyifli bir jam session gibi. Bahadır Akkuzu ve Celal Güven'in parladığı anlar bu anlar. Tabii ki Danışman ve Güvenç de bizi oynak melodilerinden mahrum bırakmıyorlar. Müzik resmi olarak Manço'ya ait olsa da kanımca Kurtalan Ekspres'in bu şarkıdaki imzası yasal olarak gösterildiğinden daha fazla.

Bu albümün beğenemediğim bir diğer şarkısı da "Ham Meyvayı Kopardılar Dalından" yorumu. Bu şarkıyla ilgili problemlerim temel olarak Bir Selam Sana ile benzer. Ayrılık temalı bu şarkıyı da gereğinden fazla pop ve hareketli buluyorum. Sadece oturup Ahmet Güvenç'in bas partisyonlarını dinlemek yeter.

Bu şarkıdan sonra ise "Yeni Bir Gün" süiti başlıyor. İlk şarkımız "Yeni Bir Gün Doğdu Merhaba". Saat alarmı ile başlayan şarkı, daha sonra tekrar duyacağımız bir melodi ile devam ediyor. Akşamdan kalma kahramanımız yeni bir güne uyanıyor ve herkese günaydın diyor. Aradaki enstrümental kısım çok güzel. İkinci şarkımız ise "Anlıyorsun Değil Mi?". Manço'nun en güzel şarkılarından biri. Flüt - ksilifon ikilisinin bize ulaştırdığı çok güzel bir melodi ve o mutlu melodiye bir o kadar ters hüzünlü sözler. Kahramanımız soğuk sokaklarda dolaşmakta. Mutsuz ve gidecek bir yeri yok. Zaman geçmiyor. Aklındaki tek şey onu bırakıp giden sevgilisi. "Ne Köy Olur Senden Ne Kasaba" ile öykü devam ediyor. Öğreniyoruz ki kahramanızım pek parası pulu yokmuş. Sevgilisi de iyi şartlarda yaşamaya alışmış. Bu nedenle ilişki yürümemiş. Kahramanımız fukaralığından dolayı kendini suçlamakta. Yaşamın ağırlığını bir kez daha hissediyor ve sonuna doğru ilerliyor. Şarkı kısa ama Güvenç'in bası su gibi akıyor. "Elveda - Ölüm" ise iki şarkının birleşimi. Önce kahramanımız Yeni Bir Gün Doğdu Merhaba'nın sözlerini değiştirerek bize veda ediyor. Şarkıyı da Ahmet Güvenç'in bestelediği karanlık bir enstrümental ile kapıyoruz. Burada bize kemanlar da eşlik ediyor. Süit 30 saniyelik "Bir Kelebeğin Yaşam Öyküsü" ile bitiyor. Yeni Manço bize diyor ki "yaşam çok kısa dostlar". Bu şarkı, 1980'deki Disco Manço albümündeki Dragon Fly'ın introsu olarak bir kez daha karşımıza çıkacak. Bu süit ile albüm bitiyor. Yurtdışındaki örneklerine göre kısa sürese de ve konusu pek orijinal olmasa da Türk Rock tarihinde enderine az rastlanan örneklerden biri olduğu için bu süite saygım sonsuz.

Genel bakış

Şarkı şarkı gittikten sonra, bir de genel olarak albüme bakalım. Neredeyse kusursuz bir albüm var önümüzde. Anadolu'nun, efsanelerin, mistiğin, klasik Türk müziğinin, progresif rock'ın birbirinin içine başarıyla yedirildiği belki de tek örnek bu albüm. Hem ortalama müzik dinleyicisine hitap edecek şarkılar var içinde, hem de birden fazla sözsüz şarkı ile Türkiye'deki sıradanlığın dışına çıkılmış. Manço'nun vokali her daim muhteşem. Kılıç Danışman ve Ahmet Güvenç neredeyse her şarkıda şov yapmış. Diğer Kurtalan elemanları da görevini aksatmamış. Yukarıda bahsettiğim o iki şarkı dışında dinlemekten inanılmaz keyif aldığım bir albüm bu. Manço ve Kurtalan Ekspres'in opus magnum'u. Kapağından da belli değil mi zaten?



Orijinal Yavuz Plak baskısını bulmak zor ve masraflı olsa gerek ancak Guerssen'in yeni basımı orijinaline sadık. İçinde orijinalin tıpatıp kopyası bir kitapçık, bir de yabancılara Manço'yu anlatan tek sayfa bir yazı da var. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

Manço bundan daha iyisini yaptı mı?

Bunun cevabı çok kolay. Kesinlikle hayır. Lakin Manço kaliteyi de bir anda düşürmedi. Kılıç Danışman'ın gruptan ayrılmasına rağmen sonraki albüm Sözüm Meclisten Dışarı oldukça iyi bir albüm oldu. Albüm, Manço tarihinin en iyi şarkılarından Dönence'yi içinde barındırıyordu. Ancak yıllar içinde sanatçının albümlerindeki şarkı sayıları azaldı. Kurtalan Ekspres'in adı önce albüm kapaklarından düştü, sonra da sadece bir konser grubuna dönüştürüldüler. Manço ise müzik kariyerindeki ilham perisini zamanla yitirdi. Beyaz ekranda bambaşka (ve başarılı) bir kariyere yelken açtı.

....

En iyi üç şarkı: Ne Ola Yar Ola, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Aynalı Kemer

Partili cumhurbaşkanlığı sistemine derin bir bakış

by 14:05:00
Dün gece Türkiye demokrasisinin en utanç verici günlerinden birini yaşadık. Anayasa değişikliği maddelerindeki sıkıntılar bir kenara, AKP milletvekillerinin göz göre göre kabine girmeme ya da kabine toplu halde girme tavırları ile "gizli oy" kullanımını ihlal etmeleri, buna itiraz edenlere "sucsa suç, sana ne!" tarzında verdikleri cevaplar, ana akım medyanın görüşmeleri tarafsız olarak yayinlayamamasi gibi rezaletler ile çok kötü bir geceye şahit olduk. Değişiklik teklifi çok büyük ihtimalle referanduma gidecek ama halkın kafasında halen nelerin değiştiği açık değil. Elimden geldiği kadar bu değişiklikleri aciklamaya çalışıp, daha sonra da bu konuda genel düşüncelerimi yazacağım.

Onay verildi, vira bismillah


Maddeler:

Madde 1: "Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır." cümlesinde değişiklik yapılacak, mahkemenin tanımı "bağımsız ve tarafsız mahkemeler" olarak değiştirilecek. Mahkemeler zaten tarafsız olmak zorunda olduğu için tamamen goy goy bir madde, geçiyorum.

Madde 2: "Türkiye Büyük Millet Meclisi genel oyla seçilen beşyüzelli milletvekilinden oluşur." cümlesi "altı yüz milletvekili" olarak değiştirilecek. Bir yandan il başına düşecek milletvekili sayısının nasıl düzenleneceğini bilmiyorum ve de fazla kalabalık bir meclisin zor işleyeceğini düşünüyorum. Öte yandan 80 milyon vatandaşın daha fazla kişi tarafından temsil edilmesi, mecliste daha farklı fikirlerin bulunabilmesi de kulağa fena gelmiyor. Zaten Türkiye'de şu an kişi başına düşen milletvekili sayısı düşük. O yüzden bu maddeyi desteklemek ve çekimser kalmak arasindayim.

1 milyon kişi başına düşen milletvekili sayısı
Madde 3: "Yirmibeş yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir." değişecek, "Onsekiz" olacak. Bu biraz saçma. 18 yaşında dediğin kişi daha üniversite eğitimi almamış, ergenlikten yeni çıkmış, ona yüklenen bu önemli görevi taşıyacak olgunluğa ve birikime erişmemiş biri demek. Kısacası meclisi kırıp PlayStation'da arkadaşlarıyla kapisabilecek ya da Bu Tarz Benim izleyecek birine bu görev verilemez. Işin daha da saçması şu: bu maddenin ikinci fıkrası milletvekili secilememe şartlarını anlatıyor ve deniyor ki "askerlikle ilişkili olanlar" milletvekili secilemezler. 18 yaşındaki her erkeğin askerlikle ilişkisi olmak zorunda olduğuna göre bu önerilen "onsekiz" değişikliği ile sadece belirli bir kitle bu yaşta milletvekili olabilir: kadınlar ve askerlikten muaf olan erkekler. Politikacıların da bir şekilde oğullarını yalan yanlış raporlarla askerlikten muaf ettiklerini düşünürsek, bu değişikliğin kime yarayacagini bilmek kolaylaşıyor.

Madde 4: "Meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimleri beş yılda bir aynı günde yapılır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde gerekli çoğunluk sağlanmazsa ikinci oylama yapılır". Öncelikle meclis seçimleri 2007 referendumu ile dört yılda bire indirilmişti ve AKP bu değişikliği destekleyen taraftır. Yeni değişiklik ile kendi yaptıklarını bozuyorlar. Meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı gün yapılmasını ise desteklemiyorum. Nedeni de partili cumhurbaşkanlığı. Seçimler aynı anda olacağı ve iki seçimde de partiler yarışacağı için herkes çok büyük ihtimalle iki seçimde de aynı partiye mührü basacak. Böylece yasama ve yürütme her zaman aynı partiden çıkacak ve güçler ayrılığı daha da zarar görecek. Ama meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimleri ayrı ayrı olursa iki farklı parti seçimlerin galibi olabilir. Ancak böylece meclis ve cumhurbaşkanlığı birbirini - normal şartlarda olması gerektigi gibi - denetleyebilir.

Madde 5: TBMM görev ve yetkilerinden "Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek" geçersiz oluyor ve meclsite "bütçe ve kesinhesap kanun tasarıları" yerine "kanun teklifleri" görüşülüp, kabul edilebiliyor. Bunun da nedeni Bakanlar Kurulu diye bir şeyin kalmamasi ve bütçe kanun tasarılarının Cumhurbaşkanı tarafindan hazırlanması. Parlamentonun işlevinin azaltılmasına ve bu görevlerin tek kisinin keyfine bırakılmasına karşıyım.

Madde 6: TBMM denetleme yetkilerinden gensoru ortadan kalkacak. Ortada Bakanlar Kurulu kalmadığı icin gensoru da otomatikman düşüyor. Bu da yürütme üstündeki denetime vurulan darbelerden sadece biri.

Madde 7: Cumhurbaşkanlığı adaylığı kolaylastiriliyor. Eskiden en son seçimdeki geçerli oylar toplamı yüzde onu geçen partiler aday sunabilirken, şimdi yüzde besi geçen partiler aday sunabilecek. Ayrıca en az yüzbin seçmen imza toplayarak aday sunabilecekler. Bunlar güzel. "Cumhurbaşkanı secilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir." cümlesi düşüyor. Yani Cumhurbaşkanı partili olabiliyor. Bu da "bağımsız ve tarafsız" olarak tüm Türkiye'yi kucaklayacak bir figürün yasal olarak da kaybolacagini gösteriyor. Buna karşıyım. Bu maddenin devamında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin detaylari yazmakta ancak burada bir şey dikkatimi cekti. "Ikinci oylamaya tek adayın kalması halinde, bu oylama referandum şeklinde yapılır. Aday, geçerli oyların salt çoğunluğunu aldığı takdirde Cumhurbaşkanı seçilir." diye bir şey var. Son cumhurbaşkanlığı seçimlerini düşünelim. Erdoğan, ikinci oylamaya tek aday olarak kalmış ve otomatikman Cumhurbaşkanı seçilmişti. Bu kanuna göre, böyle bir durum bir daha yasanirsa halk bir kez daha sandığa gidip "Erdoğan CB olsun mu olmasin mu?" diye oy mu kullanacak? Eğer öyle ise, bu bir fiyasko ve zaman kaybı. Umarim yanlış anlamisimdir.

Madde 8: Cumhurbaşkanlığı görev ve yetkileri değişmekte. Şu yetkiler tek bir kisinin insiyatifine verilmek isteniyor: 

  • "Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları atar ve görevlerine son verir."
  • "Üst düzey kamu yöneticilerini atar ve görevlerine son verir."
  • "Cumhurbaşkanı, yönetme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir (Bunlar temel haklar, kişi haklari, kanunda açıkça düzenlenmis konularda olamaz. TBMM aynı konuda kanun cikararsa Cumhurbaskanininki hükümsüz olur.)
  • "Cumhurbaşkanı, kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamakla şartıyla yönetmelikler çıkarabilir."
Yani görüldüğü gibi ufak tefek bir takım kısıtlamalar ile Meclis'in bir çok görevi Cumhurbaşkanının hizmetine sunulmuş. Bu da "parlamenter sistemi güçlendiriyoruz" gibi sözlerin ne kadar boş olduğunu gösteriyor. Açık açık yapılan bu güçlendirmenin bir de sinsi versiyonu denendi. Erdoğan'ın başkomutanlık sevdasının ne kadar büyük olduğunu son dönemlerde açıkça gördük. Ancak ben Anayasa'daki başkomutanlık cümlesinin aslını hiç okumamistim: "Türkiye Büyük Millet Meclisi adina Türk Silahli Kuvvetlerinin Baskomutanligini temsil etmek". Yani aslında Erdogan başkomutan degil, halkı temsil eden Meclis'i temsilen başkomutan. Yeni tasarı bunu değiştirmek istedi ve "TBMM adına" kısmını çöpe atmaya çalıştı ama komisyonda bu tabir geri geldi.

Madde 9: Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu detaylandirilmis. TBMM'nin üye tamsayısının (600 MV) salt çoğunluğu (301 MV) Cumhurbaşkanı hakkında soruşturma açılmasını isteyebilecek ve meclisin 3/5'inin "gizli" oyuyla (360 MV) soruşturma açılabilecek. Komisyon ve genel kurul tartışmaları sonrasi meclisin 2/3'ünün "gizli" oyuyla (400 MV) Cumhurbaşkanı Yüce Divan'a sevk edilebilecek. Soruşturma açılan Cumhurbaşkanı seçime gitme kararı alamayacak. Bu değişiklikten memnunum açıkçası cünkü şu an anayasaya göre "Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, TBMM üye tamsayisinin en az ücte birinin (184 MV) teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün (413 MV) vereceği kararla suclandirilir" ve bunun dışında pek bir bilgi yok. Bu madde tek başına oylanabilse "evet" verirdim.

Madde 10: Cumhurbaşkanına vekalet artik TBMM Baskani'nin değil Cumhurbaşkanı yardımcısının görevi olacak. Peki Cumhurbaşkanı tarafindan atanan yardımcılar ve bakanlar suç islerlerse ne olacak? TBMM'nin salt çoğunluğu soruşturma açmak isteyebilir. Meclis tamsayısının 3/5'inin "gizli" oyuyla soruşturma açılabilir. Komisyon ve genel kurul tartışmaları sonrası meclisin 2/3'ünün "gizli" oyuyla bakanlar Yüce Divan'a sevk edilebilir.

Bu da demek ki bakanlarin yargılanması bugüne göre daha da zor olacak. Yolsuzluk oylamalarindan hatırlarsınız, 4 bakanın Yüce Divan'a sevki için salt çoğunluk gerekiyordu ama AKP'den verilen firelere rağmen bu çoğunluk sağlanamadı. Yeni anayasa ile Cumhurbaşkanının keyfekeder atadığı bakanları Yüce Divan'a sevk etmek icin 1/2 degil 2/3 oy gerekmekte.

Ah o oy vermen yok mu senin?
Madde 11: Bu çok acayip bir madde. Şu an Cumhurbaşkanının seçimleri yenilemek ile ilgili bir yaptırımı yok. Hükümet güvenoyu alamazsa ya da güvensizlik oyu ile düşürülürse Cumhurbaşkanı TBMM Baskani'na danışarak seçimleri yenileyebiliyor. Bu anayasa tasarısına göre ise Cumhurbaşkanı seçimlerin yenilenmesine tek başına karar verebiliyor. Buna "meclisi feshetme" demek doğru degil çünkü Meclis seçimleri yenilenirken Cumhurbaşkanlığı seçimleri de yenilenmek zorunda. Yani karşılıklı bir fesih durumu söz konusu. Lakin, Cumhurbaşkanının bu karari - yine söylüyorum - keyfekeder alabilecek olması bile tek başına oldukça tehlikeli. Işin komiği de su: ikinci dönemindeki bir Cumhurbaşkanı seçimlerin yenilenmesini isterse üçüncü kez seçimlere girebiliyor! Neden? Bilmem. 10. senesinde Cumhurbaskanligi'na hala doyamamis, güce tapan birinin tekrar şansını deneyip 5 sene daha hüküm sürebilmesinin devlete ne gibi bir yarari olabilir ki?

16 senedir secimle baskanligini devam ettiren baskanlar yok degil
Madde 12: Bugün OHAL kararını Cumhurbaşkanlığı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu verirken, değişiklikle OHAL kararı tek başına Cumhurbaşkanı tarafından verilebilecek. OHAL'in uzatılması için de aynı şey geçerli. OHAL süresince Cumhurbaşkanı kararname çıkarabilecek. Eğer bu kararnameler bir ay içinde TBMM'de görüsülemezse, kararnameler kendiliğinden yürürlüğe girecek. Yani OHAL'in patronu da Bakanlar Kurulu değil, Cumhurbaşkanı olacak.

Madde 13: "Disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamaz" maddesi eklendi ancak bu madde savaş halinde işlemiyor. Bilgim olan bir konu değil. Cekimserim.

Madde 14: "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu"'nun adı "Hakimler ve Savcılar Kurulu" olacak. Üye sayısı 22'den 13'e inecek. Üyeleri seçeceklerde değişiklikler var. Cumhurbaskani'nin seçtiği üye sayısı azalırken, TBMM'nin seçtikleri artıyor. Bu madde hakkında çok fazla yazı okumadım ama şu anki hali ile rahatsız olduğum bir durum yok. Bu maddeye de "evet" diyebilirdim.

Madde 15: Değişiklikler ile bütçe kanun teklifi Cumhurbaşkanınca verilebilecek hale getiriliyor. "Cumhurbaşkanlığı", "örtülü ödenek", "masraflar", "Beştepe" gibi kelimelerin yan yana geldiğinde soru işaretleri uyandırdığı bu dönemde bütçe ile ilgili kararları da Cumhurbaşkanının keyfine bırakmanın yanlış olduğunu düşünüyorum.

Madde 16: Anayasadaki diğer bütün "Bakanlar Kurulu" tabirleri çöpe gönderiliyor.

Madde 17 & 18: Geçici maddeler. 3 Kasım 2019'da Meclis ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri beraber yapılacak. Hakimler ve Savcılar Kurulu değişecek. Meclis yasalarda gerekli değişiklikleri yapacak. Askeri Yargıtay, yüksek idare mahkemeleri ve askeri mahkemeler kalkacak.

Özet geçelim: Başbakan diye bir şey olmayacak. Bakanlar Kurulu diye bir şey olmayacak. Daha fazla milletvekiline ve daha genç mebuslara sahip Meclis'in yapabileceklerine kısıtlamalar gelecek. Cumhurbaşkanı, yardımcılarını ve bakanları atayacak. Yardımcılar ve bakanların sorgulanması daha zorlaşacak. Cumhurbaşkanı kendini de seçime götürme şartıyla meclisi kafasına göre seçime götürebilecek. OHAL verme yetkisi de tek başına Cumhurbaskaninda ve kendisi bu dönemde tek başına kararname çıkartabilecek. Iki dönem görevde kalan Cumhurbaşkanı meclisi feshederek üçüncü kez seçime gidebilecek. 18 maddenin arasında birkaç tane yararlı ya da etkisiz değişiklik olsa da genel olarak sadece "bir kişi"ye yarayacak değişikliklerden bahsediyoruz.

Genel düsüncem

Peki,bu degisiklikler ülkemizin en önemli problemlerini cözebilecek mi? Mesela bu anayasa degisikliginde terörü bitirecek bir cözüm var mi? Göremiyorum. Kapali kapilar ardinda devam eden cözüm sürecinin basarisiz olma sebeplerinden biri bu konularin Meclis'te, halka acik tartisilmamasiydi. Meclis'i daha da bitirip, yetkileri tek bir kiside toplamak bu konuyu cözemez. Ekonomiyi canlandiracak, yatirimlari arttiracak, issizligi azalatacak degisiklikler var mi? Sanmiyorum. Hatta su an dolar kurlarinda da gördügümüz üzere yatirimcilarin bu olasi keyfi düzenden kactigi asikar ve bu da ekonominin daha da zora gireceginin isareti. Dis politikanin düzelme ihtimali var mi? Hayir. AKP bürokratlari bile artik kimseye danismadan sürdürdükleri Suriye politikasinin ne kadar yanlis oldugunu seslendirmekteler. Ancak dis politika bu degisikliklere ragmen halen tek bir adamin dilinin altinda olacak. Is kazalari, doga katliamlari, trafik ya da bunun gibi günlük hayat problemlerini cözebilecek bir isik var mi? Hayir. Beyin göcünü engelleyecek bir sey var mi? Yok. Egitim? Yok.

E niye o zaman biz bu degisiklikleri yapiyoruz? Var mi bunun mantikli bir sebebi?

Halkin "baskanlik" ya da "partili cumhurbaskanligi" sistemlerini cok da istemedigi ortada. 7 Haziran secimlerinden sonra bütün AKP'li yorumcular "Halk, baskanlik istemedigi mesajini verdi" yorumlamasini yapiyorlardi. Bunun sonucunda da Kasim secimleri öncesinde bu konu pek de gündeme gelmedi. Halen yapilan arastirmalar halkin yarisindan fazlasinin baskanlik istedigini göstermiyor. Muhalefetin (milletvekili sayisina göre) en büyük iki partisi CHP ve HDP görüsünü net olarak gösterdi. MHP'nin bazi milletvekilleri ve tabaninin önemli bir kismi baskanliga karsi. AKP'nin icinde bile baskanliga cok sicak bakmayanlar var. Davutoglu'nun apar topar basbakanliktan kovulmasinin sebebi baska ne olabilir ki? Dün geceki yüz karasi gizli oylama esnasinda bile AKP'nin milletvekillerine nasil gizli oylama yaptirmadigini gördük. Bunun da en önemli nedeni fire verme korkusu.

Peki kim bu baskanligi istiyor? 

1) Demokrasiyi hala sindirememis, kafasini politika ile yormak istemeyen, görece egitimsiz, sorgulamayi sevmeyen, tebaa olmayi kabullenmis bir kesim. Bu kesimdir ki ülkemizin gercek yarasi. Belki haddimi asacagim, tam anlamiyla hakim olmadigim bir konuda yorum yapacagim ama söylemezsem icimde kalir. Bu ülkenin genetik kodlarinda bir babaya tamamen teslim olmak var. Kim bilir belki kaliplasmis Türk ailesi tablosunda gördügümüz, cocuklarina uzak duran, bagiran, cagiran, gülmeyen, dayak atan babalar, gercekten de toplumu temsil ediyordur. Böyle bir durumda da cekirdek ailesinde sevgi görmemis bu insanlar bir baba ariyorlardir. Bir tesadüf müdür ki arabeskciler icin Müslüm, Orhan ve Ferdi, rock'cilar icin Erkin hep "baba"dir, taraftar Demba Ba degil de Dem Baba der, Süleyman Demirel sapkasini kaptirmayan babadir? Baba, ailenin reisidir. Tayyip Erdogan da ülkenin "reis"idir. Sever de döver de. Sorgulanmaz. Her zaman bir bildigi vardir. Bu nedenle etrafinda Bakanlar Kurulu'na falan da ihtiyaci yoktur. Bu kesim böyle bir anayasa degisikligine dolayisiyla evet der.

2) Tayyip Erdogan yalakalari ya da yalakalanmak zorunda kalanlar. Bu insanlar onurlarini satmislardir. Bazi seylerin yanlis oldugunu görüyorlardir ancak borclari vardir ve akan cesmeyi kapatmak istemezler. Su ölümlü hayatlarini insan haklarindan, toplumun mutlulugundan daha önemli görürler. Cokca karanlik ise karismislardir. Belki pismanlardir ama duvar yikilirsa altinda kalirlar. "Duvari güclendirmek daha iyidir" derler.

3) Devlet Bahceli ve destekcileri. Söylenecek fazla söz yok. 2002 yilindan beri - Haziran 2015 disinda - ayaginin ucuna devlette söz sahibi firsati gelmeyen Bahceli, artik hayatinin son yillarinda Cumhurbaskaninin sag kolu olabilmek icin kendini yirtiyor. Eyvallah. Ancak unutmasin ki bu yasaya göre Cumhurbaskani kimseye hesap vermeden istedigini bakan yapar, isterdigini yardimcisi, istemedigine de hicbir görev vermez.

4) Tayyip Erdogan. Kendisi bu istegini de her zaman acik etti. Refah Partisi saflarinda da demokrasi hakkindaki görüsleri belliydi, 2002'de göreve geldikten sonra yaptiklariyla da belliydi, simdi de belli. Baskanligi istemesinin tek istegi de ego tatmini. Tipki göreve geldigi gibi Dolmabahce Sarayi'ni kullanmak istemesi gibi. Tipki kendine 1000 odalik saray yaptirma ihtiyaci duymasi gibi. Her an daha fazla yetki istiyor ve bu degisiklikler olsa bile bunun duracaginin garantisi yok.


En basit soruyu soralim: eger Tayyip Erdogan diye biri olmasaydi, bu degisiklik gündeme gelecek miydi? Binali Yildirim cikip "bir gemi iki kisiyle gitmez" diyerek kendi makaminin lagvedilmesini destekleyecek miydi? Hayir. Hicbir AKP secmeni "ya su cumhurbaskaninin yetkilerini güclendirsek mi?" sorusunu sormayacakti. Hele ki cumhurbaskani baska bir partiden olsaydi ve o parti bu degisiklikleri isteseydi, AKP secmeni sokaklara cikar, bu degisiklikleri protesto ederdi.

Ben, hicbir partiye üye degilim. Hasbelkader bir partiye oy atiyor, geciyorum. Benim icin tek önemli sey Türkiye'nin demokratik bir sisteme sahip olmasi. Bu nedenle bir AKP'li gibi "Kudurun len XD" demeyerek ya da at gözlüklü bir muhalif gibi "Padisahlik bu!" demeyerek, her degisikligi analiz etmeye calistim. Görüyorum ki bu degisiklikler ciddi yetkileri tek kiside topluyor ve bu yetkiler kötü kullanilmaya cok müsait. Tarihte böyle örneklerin ne kadar aci sonuclandigi da ortada. Bu tasariyi sagci parti de solcu parti de getirse düsüncem sabit. Bu degisiklikler demokrasi icin tehdittir ve her madde ayri ayri oylanmadigi sürece bu teklife demokrasiye inanan herkesin hayir demesi gerekmektedir.

Survivor guilt

by 22:25:00
Türkiye'yi geride bırakmaya kararını yaklaşık yedi yıl önce vermiştim. Daha Türkiye, bugün düştüğü karamsarlığa düşmemişti. Bir takım "liberaller" hala Türkiye'nin büyüme sancıları çektiğini ama yakın zamanda düze çıkacağını iddia ediyorlardı. Buna inanan ciddi bir kitle vardı. Etrafımda yaşadığı ülkenin koşullarından memnun olmayan çok kişi vardı ama hiçbirisi yurtdışı planları yapmıyordu. İş hayatının dönen çarklarında bir yollarını bulacaklarına inanıyorlardı. Ben de bunu çok düşündüm. O dönemki blog yazılarıma bakan da "gidebilecek miyim, gidemezsem burada yapabilecek miyim?" karmaşasını görebilir sanıyorum ama bu dönen çarklar bana uymuyordu işte. Ülkenin temel problemlerinden olan üstün alta baskı kurması, kabalık, rutine saplanıp değişime kapalı olmak gibi meseleler, eğitimli ve kültürlü olarak bilinen beyaz yakalıların kendi aralarındaki ilişkilerinde de vardı. Sonra, bu dönen çarkların bir parça olmak için trafikte kaybedilen saatler, yorgunluk, bitkinlik bana inanılmaz ters geliyordu. Bunun gibi daha bir çok şey vardı elbet. Terörse bunlardan biri değildi.

Psikoloji, çok fazla anladığım bir konu değil ama geçenlerde hakkında ufak tefek bir şeyler okudğum "survivor guilt" şu an içinde bulunduğum hisleri az çok anlatabilen bir kavram. Yakın zamanda uçak kazası sonucu neredeyse bütün oyuncularını kaybeden Chapecoense takımında farklı nedenlerden dolayı uçağa binmeyerek hayatta kalan futbolcuların hissiyatı "survivor guilt". Dostların travmatik bir olaydan dolayı acı çekerken, senin çekmiyor olmandan dolayı hissettiğin üzüntü diye özetleyebilirim. Acı çekmiyor değilim elbette bütün bu olaylar yüzünden ama elimden gelemeyen bir şey var. Mesela kardeşim her gün Taksim'e gidip gelirken, arkadaşlarım haftasonu merkezi bir yerde buluşurken, ailem otogar ya da havaalanı gibi yerlerde bulunurken eminim ki akıllarının bir tarafına "ya bir şey olursa?" kırıntısı düşüyordur. İnsan böyle durumlarda yaşantısından tam zevk alamıyor. Yılbaşı kutlaması için evine tıkılıyor ya da şehirden uzaklara kaçıyor mesela. Bu "bombalar ile yaşamak" hissiyatını anlayamadığım için kendimi şanslı hissetmek istesem de hissedemiyorum; aksine, tam olarak empati yapamadığım için şu "survivor guilt" geliyor, yakama yapışıyor. Hadi bombalar (bu kadar sık olmasa da) Fransa'da da Almanya'da da patlıyor. Geride bıraktığım o güzel insanlar bir Gezi direnişi yaşadılar, onu da geçtim ciddi ciddi darbe gördüler. Ben bunları kafamda nasıl tam olarak canlandırabilirim ki? İnsanlar tabii ki de bu olaylardan sonra aynı kalamıyor. Bakıyorum, bazı arkadaşlarım tamamen politize olmuş, her şeye muhalif. Diğerleri işin içinden çıkamayınca "üst akıl" masallarına yönelmiş. Bazıları durup durup HDP'ye oy verenlere küfrediyor. Diğerleri uydurma Atatürk sözlerini paylaşıyor. Sosyal medya hesaplarımda aynı insanlar var ama her telden görüş önüme düşüyor. Bunlara şahit olmak çok ilginç.

Yani demek istediğim, ben ülkemi geride bırakırken sadece belli başlı problemlerden uzak kalacağımı düşünürken, şimdi oradaki insanlardan da gitgide uzak kaldığımı hissediyorum. Mesela bir gün İstanbul'a ziyarete gidersem bütün naifliğimle farkında olmadan "Nevizade'de mi buluşsak?" dediğimde bana garip garip bakılacağını düşünüyorum. Bir yerde otururken, olan biteni konuşurken ZDF'in nasıl bir yayın programından bihaber bir tanıdığımın Türkiye'deki sözde haber kanallarından birinden duyduğu bir bilgi kırıntısı ile "Almanya'da haber kanalları da Türkiye'yi çok karıştıyormuş" diyebileceğini düşünüyorum. Sanki terör sadece o güzelim canları değil, geride kalanlardan da birçok şeyi götürmüş gibi. Ben burada izole bir baloncuğun içindeymişim, memlekette kalanlar ise bambaşka düşünce tarzlarına evriliyor gibi geliyor. Belki de yanılıyorum, bilmiyorum.

İşte ülkeden uzakta olmanın psikolojisi böyle, Türkiye'den kaçıp gitme hayalleri kuran dostlara duyrulur. Sokakta yürürken değil, en fazla uçak tribülansa girdiğinde ölebileceğimiz aklımıza geliyor. Trafik yok, saygı var, yerler temiz, şöyle böyle. Burada oldukça mutluyum. Elimde olanlara şükrediyorum. "Ama bir Müzeyyen Senar da yok be!" muhabbetine de asla girmedim. Ancak her saldırı sonrası geride kalanları düşünmek zor. Sıyrık bile almasalar dahi yüklendikleri o psikolojik ağırlıkla hayatlarına devam etmek zorunda oldukları gerçeği zor. Bu bahsettiğin "survivor guilt" de işin cabası.

Temsili resim - resim koymazsam ana sayfa çok çirkin oluyor maalesef :(

Sıcak iklim, sıcak insanlar: Tayland

by 22:50:00

Tayland, adını çokça duyduğumuz ama birkaç ön yargı dışında hakkında pek bir şey bilmediğimiz bir yer. Şehirlere karışmadan bir tatil yöresi olarak sıkça ziyaret edilen, ancak anlaşılması için pek emek gösterilmeyen bu ülke hakkında kısa bir süre içinde (yaklaşık bir hafta) topladığım gözlemleri kayda düşmek istedim.

Bir Tayland gezisinde lazım olacak pratik bilgilere geçmeden ufak bir özet geçeyim. Tayland, havası da insanları da çok sıcak bir ülke. Halkı, daha da önemlisi turistlerle en içli dışlı olması gereken otel personeli ve garsonlar gibi insanları, İngilizce konusunda pek başarılı olamasalar da vücut dilleriyle sana her türlü yardımı yapmaya çalışıyorlar. İki şey vazgeçilmezleri: (eski) kralları ve Budizm. Fiyatlar ucuz, yemekler güzel. Şehirler düzensiz ama bu düzensizlik Tayland'ı çekici yapan şeylerden biri. Sözün özü ziyaret edilmesi ve - en önemlisi - halka karışılması gereken bir yer.

Tayland'a gitmeden önce

Yapmanız gerekenler şunlar: Bangkok'un toplu taşıma haritasının çıktısını al (zaten hatlar çok karışık değil). Bangkok haritasını al ve gidilecek yerleri araştır. TripAdvisor ve Booking.com yorumlarını okuyarak uygun otelleri seç ve bu otellerin toplu taşımaya ve görmek istediğin yerlere yakınlığına göre seçimini yap. Kop Khun Krap (ya da Kop Khun Ka) ne demek öğren ve ezberle. Aşılarını ol, sinekleri caydıracak bir sprey al. Güneş koruyucunu da bu sırada alabilirsin. Son olarak da bu yazıyı tekrardan oku (kıps).

Tayland'a gidiş

Tayland'ın başkenti Bangkok'ta iki adet havaalanı var. Bunlardan Suvarnabhumi olanı "uluslararası havaalanı" olarak hizmet vermekte. Türk Hava Yolları'nın da bu havaalanına direkt uçuşları var ve bu uçuştan oldukça memnun kaldığımı söyleyebilirim. Koltuk araları yeterince geniş. Eğlence sistemleri oldukça donanımlı. Bir akşam yemeği, bir de sabah kahvaltısı sunuluyor. İkisinin de ardından ekstradan içecek servisi de var. Tek sıkıntım uçağın içinin oldukça soğuk olmasıydı. Eskimoya bürünmeden uyumaya çalışan bir kişi bile göremedim.

Öte yandan THY'nin Phuket'e doğrudan uçuşu var olup olmadığını bilmiyorum. Ancak Swiss ve Aeroflot'un Phuket'e doğrudan uçuşları var ve İstanbul'dan aktarmalı olarak Phuket'e uçak kolay olsa gerek. Ya da benim de yaptığım gibi Bangkok'ta bir kaç gün kalıp, Tayland için bir uçuş rezervasyonu yaparak Phuket ya da Krabi'ye gidilebilir. AirAsia ve VietJet gibi hava yollarının Tayland içi biletleri 20€ civarlarında, yani oldukça ucuz.

Bangkok havaalanından şehre ulaşım

Bangkok havalanından çıkmadan yapmanız gereken üç şey var:
  1. Uçakta dağıtılan formları güzelce doldurmak, bunu pasaport polisine sunmak. Bu esnada polis, otel rezervasyonu ve dönüş bileti belgeleri de isteyecek. Pasaport polisine yönelmeden hemen önce bir "vize istenen ülkeler" ayrımı var ama Türk yolcular için oraya gidilmesine gerek yok.
  2. Parayı bahta çevirmek ve paraların görünüşlerini akla kazımak.
  3. Tatil boyunca kullanabileceğin 7 günlük (ya da daha fazla) bir SIM kart almak (199 Baht)
Şehre inmek için pahalı ama yorucu olmayan en mantıklı yol, daha Tayland'a yola çıkmadan, internetten bir servis aracı ayarlamak. Ben, Bangkok Airport-Transfer'den çok memnun kaldım. Arabalar geniş, şoförler yardım sever. İçeride bedava küçük şişe sular var. Şehir merkezine kadar da trafik su gibi akıyor. Toplamda otel - havaalanı arası 45 dakika civarı sürmekte.

Ancak "eşyam yok" ya da "paramı başka şeylere harcayayım" diyenler için de bir "city line" olduğunu söyleyeyim. Ancak çoğu otel için city line'dan inip başka bir vasıtaya binmek gerekiyor.

Bangkok içinde nasıl dolaşacağız?

Olay şu: mümnkün olduğu kadar az trafiğe karışacaksın! Bangkok trafiği çok büyük ihtimalle İstanbul'unkinden daha kötü. Bu nedenle bir kez bile taksiye ya da otobüse binmedim. Bunun dışında ise dört farklı vasıtadan yararlandım.
  1. BRT: Viyadükten giden bir tren gibi düşünebiliriz. BRT ile Bangkok'un daha modern yüzüne (alışveriş merkezleri, iş yerleri) ulaşılabiliyor. BRT'ye binme süreci biraz karmaşık. Haritalardan gitmek istediğin durağı bulup, kaç Baht ettiğini buluyorsun. Sonra o kadar bozuk paran olup olmadığına bakıyorsun. Eğer yoksa, oradaki görevlilere para bozdurup, o bozuk paralarla makinadan bir kart alıyorsun. İki-üç duraklık mesafeler genellikle 25 Baht. BRT'ler çok aşırı kalabalık olmuyor. Seferleri de sık.
  2. MRT: Bildiğimiz metro. Sadece bir kez yolum düştü. Burada da gittiğin yol kadar para veriyorsun. Ancak bütün işlemlerini tek makinada hallediyorsun.
  3. Bot: BRT ve MRT'ler iyi olmasına rağmen şehrin turistik merkezine gitmiyorlar. Trafiğe de girmemek gerektiği için geriye kalan bot oluyor. Botlar ile ilgili şöyle ufak bir problemim oldu. İnternette gördüğmü kadarıyla daha otantik, gittiğin yol kadar bilet parası ödediğin botlar var. Ancak ben bunlara bir türlü denk gelemedim. Onun yerine hep Tourist Boat kullandım. Bunlar nereye gidersen git 40 Baht. Ancak "hop-on hop-off" denilen günlük biletleri de var. Büyük ihtimalle turistleri buraya yönlendiriyorlar, ucuz botlara giden yollar ise Tayca yazılmış olabilir. Tha Tien ve Wat Arun duraklarını bil yeter.
  4. Tuk tuk: Şu meşhur üç tekerlekli vasıtalar. "Trafiğe girmeyin" dememe rağmen insan tuk tuk'a binmeden duramıyor. Yine de gece vakti, kısa mesafeler için mantıklı bir tercih olabilir. Eğlencesi de cabası. Tuk tuk'un belli bir ücreti yok. Şoför ile binmeden pazarlık yapmak lazım. Şoförlerin de pazarlığı yüksekten başlattığını unutmamak lazım.
BRT, durağına yaklaşırkene
Tuk tuk'ta borulara tutunmayı unutmayın, çok sallanıyorsunuz

Bangkok'ta ne görmeli/ne yapmalı/ne yemeli?

Bangkok'un tadını aslında şöyle usul usul dört-beş günde çıkarmak lazım ama sadece 48 saatte neler yapılabilirse onları yapabildim. Öncelikle şu üçleme çok önemli "Grand Palace", "Wat Pho" ve "Wat Arun". Grand Palace, adı üstünde, halen Tayland politikalarının yürütüldüğü yer. Tabii ki Grand Palace'ın "Temple of the Emerald Buddha" ya da "Wat Phra Kaew" kısmı görülebiliyor. Altın renklerinin ağırlıkta olduğu, çok hoş bir yer burası. Turistler için kısa, normal ve uzun diye üç ayrı rota koymuşlar. "The Royal Pantheon" en önemli binası. Bu bina içinde fotoğraf çekmek yasak. Geri kalan yerlerde ise fotoğraf çekmeden durmak çok zor. Wat Pho ise Grand Palace'a çok yakın bir yerde bulunan bir kompleks. Burada 46 metrelik uzanan Buda heykeli çok değerli. Ancak Wat Pho, bundan daha fazlasıymış, gidince anladım. Bir kere Thai masajının geliştirildiği yer burasıymış. Halen bir masaj okulu bu kompleksin içinde bulunmakta ve uygun bir ücret karşılığı isteyen masaj da yapıyorlar. Ancak burada bir süre sıra beklemek gerekiyor. Öte yandan farklı tapınaklarda farklı Buda'ları görebiliyorsunuz. Birinde - sanırsam - Budizm'e kabul edilme törenine denk geldim örneğin. Wat Arun ise nehrin karşı kıyısında bir tapınak. Bir süredir dış cephesinde bir onarım varmış. Burada da farklı tarzlarda tapınaklar görmek mümkün. Hemen yanında da ufak bir markette azıcık oturup dinlenme şansı bulunmakta.

Grand Palace
Bu en önemli üç binada da unutmamak gereken bir şey var. En görkemli binalar genellikle Budistlerin en kutsal tapınakları. Burada uyulması gereken kurallar var. Hanımefendiler ancak uzun etekle girmek zorundalar. Omuzlar da kapalı olmalı. Erkekler de şortla veya atletle giremiyorlar. Yanında fazladan kıyafet taşımak istemeyenler depozito ile ya da ufak bir ücretle kıyafet kiralayabiliyor. Ayakkabılar ve şapkalar da çıkmak zorunda. Çok ender durumlarda (yukarıda da bahsettiğim gibi) fotoğraf çekmek de yasak.

Bunun yanında Bangkok demek sadece tapınaklar demek değil. Şehrin güzel alışveriş merkezleri var. Siam Paragon bunlardan biri. İlk katlarında çok pahalı markaların dükkanları bulunmakta. Daha yukarılarda ise Avrupa'da da bulunan ama fiyatları genellikle daha uygun olan markalardan alışveriş yapabilirsiniz. Siam Paragon'un da bulunduğu Siam bölgesinde daha bir çok alışveriş merkezi bulunmakta.

Bangkok'un en kaotik yerlerinden biri de Chinatown ya da orada kullanılan adıyla Yaowarat. Burada trafik olsun, dükkanlar olsun, seyyar satıcılar olsun, bir Eminönü havası almak mümkün. Tayland'da yaşayan Çin azınlığın ortaya çıkardığı bu semtin en önemli özelliklerinden birisi de çok sayıda mücevher dükkanının bulunması. Bu da semtin Türkiye ile bir başka benzerliği olsa gerek. Bangkok'un farklı bir yüzünü görmek için uğranılabilecek bir yer.

Bangkok denince akla gelen bir başka şey de farklı yerlerde bulunan Sky Bar'lar. Sky Bar denilen şey, gökdelenlerin genellikle 60.-70. katlarında bulunan açık bar/restoranlar. Özellikle gün batarken, gökdelenleri, nehri ve trafiği izlemek için ideal bir tercih. Hanımın önerisiyle Hangover II'de de gözüken Lebua ya da "The Dome" olarak bilinen yere gittik. Mekanın bir "dress code"u var. Mesela şort ve parmak arası terlikle giremiyorsun. Çalışanlar çok kibar ve saygılı. Eğer restorana ya da locaya gideceksen manzara çok güzel ve etraf fazla kalabalık değil. Tabii ki bu bölümlerin fiyatları astronomik. Ancak Sky Bar'ın kendisinde fiyatlar Avrupa'daki herhangi bir eli yüzü düzgün bardan çok daha pahalı değil. Sadece ortam biraz sıkış tıkış. Lebua, filmin ekmeğini yemek için bir Hangover kokteyli yaratmış ve de bu kokteyl kapış kapış gidiyor. Yine de sadece bira içip manzaranın keyfini çıkaranlar da gördüm.

Sky Bar'dan Bangkok manzarası
Tabii ki de Tayland'ın yemeklerini denemeden olmaz. Bangkok, sokak lezzetleri konusunda çok fazla tercih sunuyor. Kızartmalar, sokaktaki en yaygın yemek türü olsa gerek. Özellikle tavuk ve balık kızartma bulmak çok kolay. Bunlar genellikle acı biber sosu ve sarımsak ile sunuluyor. Bunun yanında şişe geçirilmiş sosis, tavuk, ahtapot gibi et ürünleri satan standlar var. Zaman zaman ördek satan yerlere de rast geldim. Sade et dışında farklı şekillerde hazırlanan noodle'lara denk gelmek çok doğal. Bu noodle'lar acayip lezzetli, doyurucu ve ucuz. Büyük taslarda çorba tüketimi de fazla, ancak deneme fırsatı bulamadım. Tabii bu çorbalar bizim bildiğimiz mercimek ya da domates çorbaları gibi değil. Genellikle içlerinde erişte ve büyük sebze parçaları bulundurmaktalar. Bangkok'a gitmeden internette yaptığım araştırmalarda böcek, timsah, yılan gibi ilginç hayvanların da tadına bakılabileceğini görmüştüm ama sadece bir tane böcek standına denk geldim. Yediğim kurbağa ve çekirge oldukça güzeldi. Bunları ana yemek gibi değil, çerezlik olarak düşünmek gerek. Tatlı olarak da kızarmış ananas ve muzu tavsiye edebilirim. Bir de kahvaltılarına değineyim. İlginç bir şekilde akşam yemeğinde yedikleri şeyleri kahvaltıda da çok rahat yiyebiliyorlar. Mesela ahtapot sote, tavuklu pilav, domates soslu makarna bir kahvaltı masasında da görebileceğiniz ürünlerden. Bunların yanında bol meyve ve yeşillik de var. Peynir ve salam ise yabancılara ayıp olmasın diye çok az sayıda bulunabiliyor. İçecek olarak da kahve ve çayın yanında papaya, ananas, guava, lemongrass ve daha adını bilmediğim ilginç meyvelerin suları içilebiliyor.

Krala saygı

Bu bölümü sadece gördüklerime dayanarak değil ama Tayland'a gitmeden ve oradayken okuduklarıma da dayanarak yazıyorum. Birkaç ay önce dünyanın tahtta en uzun kalan krallarından Tayland kralı Bhumibol hayatını kaybetti. Bu olay Avrupa'da da haber kanallarında kendine yer buldu ancak bu haberlerin odağı biraz daha farklıydı. Haberciler daha çok aykırı hayat tarzı ile dikkat çeken yeni kraldan bahsediyorlardı. Ben de Tayland'a giderken sadece bu aykırı kral hakkında daha çok şey öğreneceğimi düşünürken, ülkeye adımımı attığım andan itibaren hayatını kaybeden Bhumibol'un resimleri ile karşılaştım. Tüm şehrin reklam panoları üstünde Tyca bir şeyler yazan siyah beyaz Bhumibol resimleri ile kaplıydı. Arabalarda ölen kralın resimleri vardı. Televizyonda o vardı. Sokaklarda kralın anısına halka (ve turistlere) su ve yemek dağıtılıyordu.

Wat Pho'daki anma köşesi
Bhumibol, gerçekten Tayland'a çok şey katmış bir adam. Sadece tipine bakınca bile iyi bir insan olduğunu hissettiğiniz kişiler vardır ya, rahmetli kral da böyle biri. Belgeselinden gördüğüm kadarıyla abisinin şüpheli intiharından sonra daha çok küçük yaşta büyük sorumluluk yüklenen Bhumibol, Avrupa'da gördüğün eğitim sonucu öğrendikleri ile ülkenin tarımını ilerletmiş, eğitimini değiştirmiş, üretimde reformlar yapmış. Ülkenin çalkantılı dönemlerinde iç savaşı engellemek için elinden geleni yapmış. Tayland'a kralı eleştirmek yasal olarak imkansız olsa da Bhumibol, konuşmalarında kendisinin de insan olduğunu, hatalar yaptığını ve eleştirilmesinin normal olduğunu belirtmiş. Bu nedenle ölümünden aylar geçmiş olsa da Tayland'da yas havası devam ediyor. Grand Palace'ı gezerken Tayland'ın farklı yerlerinden gelmiş, siyah kıyafetleri ile turistlerin alınmadığı saray odalarına girip yas tutmak isteyen yerel halkı gördüm. Bu insanların yüzündeki hüznü görmemek imkansızdı. Ülkedeki bu matem havasına şahit olduktan sonra yeni kral ve halkın arasındaki ilişkinin nasıl olacağını görmek için sabırsızlanıyorum.

Tayland'da tatil

Bangkok sonrası tatil bölümü için Phuket'e geçtik. Phuket şehrinin içinden iki kez arabayla geçtim ama şehirde gezinme fırsatı bulamadım. Ancak okduğum yorumlara ve arabayla geçirken gördüklerime dayanarak, şehirde çok fazla ilgi çekici şeyin var olduğunu düşünmüyorum. Bangkok'ta sıkça görülebilen sokak lezzetleri, marketler, trafik, Phuket'te de var. Yani, tatiliniz sadece Phuket'te geçecekse tabii ki şehir merkezine inin ama Bangkok'u gördükten sonra Phuket merkezde ekstradan görülecek bir şey yok. Belki Büyük Buda'yı yakından göremediğim için üzülebilirim ama sahilden Big Buda'nın Rio de Janeiro'daki İsa heykeli gibi bir tepenin üstünden şehri izlediğini her gün gördüm.

Phuket'in Panwa bölgesi oldukça sakin, şehre uzak ve kafa dinlendirici bir tatil için ideal. Bu bölgede deniz fazlasıyla ılık ancak son günümde sıcak ve soğuk su akımlarının aynı anda algılarımla maytap geçtiğini de deneyimledim. Türkiye'nin tatil yerlerinden farklı olarak burada bir şeye her zaman dikkat etmek gerekiyor: gelgit. Saat 10 - 16 arasında sular çekilmiş durumda ve ne kadar ilerlersen ilerde su hep bel altı seviyesinde kalıyor. Deniz ayakkabın da yoksa taşlar çok rahatsız edici. Bu saatler arasında denize girmek yerine havuz ya da güneşlenmek daha mantıklı. Saat 16 - 18 arasında ise deniz mükemmel ancak 18'den sonra havanın kararmasıyla bu kısa deniz macerası da bitmek zorunda kalıyor.

Phuket'te tatil sırasında ekstradan yapılabilecek iki önemli şey var. Birincisi masaj. Mutlu sonla biten masajlardan bahsetmiyorum elbette. Genellikle plajda, masözlerin ustaca yaptığı masajdan bahsediyorum. Sonuçilk kez masaj yaptırdım ve bu çok ilginç bir tecrübe. Önce tamamen soyunup, şalvar ve Şile bezi bir üst giyiyorsun. Sonra nasıl bir masaj istediğini söylüyorsun (hafif - orta - sert). En sonunda da 1 saat boyunca kendini masözün ellerine bırakıyorsun. Ben ilk birkaç dakika boyunca hiç tanımadığım birinin bana dokunmasının yarattığı o garip hissiyatı yenmeye çalıştım ve ancak bu durumu garipsememeye başladığımda masajdan zevk almayı başarabildim. Orta seviye masaj istememe rağmen bazı hareketlerde canımın ufak da olsa yandığını söylemeden geçemem.

İkinci yapılabilecek şey de plaja ara verip, bir tura katılmak. Phuket'te yapılabilecek çok şey var. Tiger Kingdom'da kaplan sevebilir, Elephant Trekking ile fillere binebilir ya da ATV sürebilirsiniz. Biz ise Phi Phi Adaları'na gitmeyi tercih ettik. Bu turlar şöyle işliyor. (Neredeyse) her şey dahil bir paket satın alıyorsunuz. Sonra bir servis sizi otelinizden toplayıp Phuket iskelesine getiriyor. Burada çay kahve servisi oluyor. Hemen ardından tur rehberi kendini tanıtıyor ve yapılacakların özetini geçiyor. Speedboat'a binerken fotolarınız çekiliyor ve bu fotoları dönünce hoş bir çerçeve ile size para karşılığı sunuyorlar (alma zorunluluğu yok tabii). Speedboat önemli çünkü bu botlar sizi adaya 50 dakikada götürüyor, daha ucuz olan normal gemiler ise 2 saatte Phi Phi'ye varıyor. Tabii ki speedboat'un önüne oturmamak lazım çünkü gerçekten çok zıplatıyor ve mide bir yana, zıplamalar omurgalarınıza zarar verebilir. Bu yolculukta meyve suları ücretsiz sunuluyor. Phi Phi'de yapılanlar şunlar: Leonardo diCaprio'nun başrolünde oynadığı The Beach'in çekildiği Maya Plajı'nı ziyaret, Viking's Cave'e bir bakış, Maymun Plajı'nda maymunları incelemek, şnorkelli yüzüş, açık büfe öğle yemeği ve 1 saat serbest yüzüş. Baktığım tüm şirketler aynı paketleri sunmakta. Sadece sıralamalar farklı olabilir. Phi Phi Adaları gerçekten çok etkileyici. Adalarda yerleşim kısıtlı olduğu için doğal güzellik bozulmamış. Ancak çok turist aldığı için doğa ciddi bir biçimde tehlike altındaymış. Bir turla beraber olduğun için hep bir hareket ve acele var. Bu da adanın keyfini tamamen çıkarmana engel. Ancak tek başına bu kadar çok şey ayarlayamayacağın için bu hareketliliği de çok eleştiremiyorum. Fiyatlar biraz tuzlu ama bence değer.

Maya Bay ve turistleri

Sonuç

Eksileri şunlar; gelgit yüzünden deniz keyfi çıkarmak biraz zor, tropikal iklim olduğu için her an yağmurun başlaması ihtimali var, daha uzun vadede deprem ve tsunami tehlikesi hep var, bazen derdini anlatmakta zorluk çekiyorsun.

Ancak kesinlikle artıları, eksilerinden çok daha fazla. En başta da dediğim gibi insanlar sıcak kanlı. Kısıtlı İngilizceleri ile sana yardımcı olmaya çalışmaktan çekinmiyorlar. Havası sıcak, deniz suyu ılık, plajların kumu yumuşacık. Yemek çeşitleri çok ve çoğu leziz. Fiyatlar uygun, alışveriş yapmak istiyorsan seçenekler çok. Farklı bir kültür, farklı bir yaşam tarzı ve bunları gözlemlemek çok güzel bir his. Buda heykelleri ve tütsü kokuları arasında rutin hayatını geçirdiğin o dört duvarın çok daha uzağında olduğunu hissediyorsun ve özgürlüğü hissediyorsun.

Umarım bir süre sonra Tayland'ı tekrardan ziyaret ederim ve buraya yazdıklarımı yeni deneyimlerimle daha da  geliştiririm.

Meraklısına not: Tayland'ı gezmek kaça patlar?

Tayland'a gitmeden önce "günde kaç baht harcarım?" sorusunun yanıtını internette çok aradım ama bu soruya pek cevap verilmemiş, verilen cevaplar da birbirine tutmuyor. Bu nedenle tatil boyunca elime kalemi kağıdı aldım ve harcamalarımı kaydetttim. Çıkan rakamlar şunlar:


Sabit dediğim kalemler şunu anlatıyor: tek ya da çift kişi farketmez, bu para ödenecek. Mesela otel transferi için aslında kendin için değil, sana hizmet eden araba için ödeme yapıyorsun. Otelde de odaya ödeme yapıyorsun. Çift ya da tek kişi olman bir şey değiştirmiyor.

Kişi başı ücretlere bakarken de dikkat edilmesi gerekenler var. Öğle yemeğini her gün yemedim ama hiç yemesem de olurdu. Çantaya atılacak bisküvitler ile buradan kısıtlamalar yapılabilir. Akşam yemeği kaleminin içinde içki de var (bazen öğle yemeğinin de). Yemek dışı içkiler gece hayatında bulunmakta. Turistik gezinin içinde yukarıda bahsettiğim geziler var (Bangkok için Grand Palace, Wat Pho ve Wat Arun, Phuket için Phi Phi adaları turu). Telefon hattı, 7 gün kullanımda olacak bir SIM kart için tek defa ödeniyor. Toplu taşımanın içinde zorunlu olmayan tuk tuk da var. Alışveriş derken sadece Duty Free ya da başka yerlerden alınan hediyelik eşyalardan bahsetmiyorum. Bunun içinde süper marketten alınan çikolatadan, alışveriş merkezindeki H&M'den alınan şapkaya kadar farklı ürünler var. Biz "aa şu ürün İsviçre'de ne kadar pahalı, burada birkaç tane alalım" diye normalde bir turistin almayacağı şeyler aldık. O yüzden alışveriş kaleminden de kısıtlamalar yapılabilir.

Sonuç olarak - uçaklar hariç - 38,000 baht civarında bir meblağ ile yedi günlük tatili sonlandırmışız. Elbette otel yerine AirBnB ya da hostel tercih edilirse, tatilin masrafı ciddi bir biçimde düşecektir diye düşünüyorum. Otel gibi sabit giderler dışında kişi başı günlük ortalama harcama 1715 baht olarak gözüküyor. Bu da bugünün kuru ile 48 USD (1 USD = 0.03 baht) ya da 171 TL'ye denk geliyor. Tayland'a gideceklerin dikkatine.
Blogger tarafından desteklenmektedir.