İlkokullu Alert

by 23:58:00

Biraz önce TV'de ilkokullu çocukları görünce aklımda kalan ilkokul anılarını yazayım da, bir gün unutursam buraya bakıp hatırlarım.

İlkokul başı:
İlkokula sıfır ağlama ile başladım. Biraz çekingenlik olsa da hiç problemim olmadı. İlk gün tanıştığım arkadaşla ilkokul bitene dek de en yakın arkadaş oldum. İlk gün halen gözümün önünde. Hoca bir kız bir erkek olarak oturtmuştu bizi. Yanımda da Beste diye bir kız. Hayatımda ilk iyi anlaştığım kız olsa da sömestrda İstanbul'a taşındılar. Önümde oturan çocuklardan biri de en iyi arkadaşlarımdan biri olmuştu. İlk gün kalorifer borularına tırmanan deli arkadaş ise sadece 5. sınıf değil, 8. sınıfa kadar sınıf arkadaşım olmuştu.

Çok ilginçtir, 5 sene boyunca kanka olacağım çocuklarla nasıl olduysa daha 1. sınıfta birbirimizi bulmuştuk. Fiş defterine fiş kesip koyarken, konuştuğumuz tek konu futbolcu kartlarıydı. Bir gün iki kişilik sıralara üç kişi oturunca ilk kez kuralları delmenin zevkini yaşamıştım. İlkokul tarihinin de ilk sunuculuğunu sınıftaki yerli malı haftasında yapmıştım. Sanırım ilk altıma kaçırmamı da tuvalete giderken yaşamıştım.

Çöp kutusu yanı:
İlkokulda çok önemliydi çöp kutusu. Kalem açalım diye gidip, iki saat muhabbet edip, hocanın kızmasıyla dönülürdü. Bir de hoca matematik sorusu yazınca tahtaya soruyu doğru çözenler tahta ve çöp kutusu arasında dururdu. İlkokulda yaşanılan en büyük adrenalin, soruyu hızlı ve doğru çözmek. Hep ben çözmek isterdim, ancak şimdi bakınca sanki kızlardan önce çözsem yeter diye düşünmüşüm gibi geliyor. Ha, bir kere de yine altıma yaptığım bir zaman, soruyu çözen grup olarak orada iken of ne kötü kokuyor muhabbetine çaktırmadan katılmayı öğrenmiştim.

Sınıfta şarkı söylemek:
Her okulda olur muydu bu acaba? Biz de çok olurdu, Ege ile birlikte Ayna'dan Ceylan söylediğimi hatırlarım. Dershanede ise (4. sınıfta dershaneye gittim, evet) Tarkan'dan Şıkıdım, 4. sınıfın ilk aşk dönemlerinde ise Kayahan'dan "Bir, ki, üç, dört, gözler Şampiyon" şarkısınnı söylemiştim ki bu son şarkı anımı silmek isterdim.

Beden eğitimi:
Bu ders ilkokul dersinin en süper dersi olsa gerek. Özellikle "Yağ satarım, bal satarım" oyunundan aldığım heyecanı halen arıyorum. Ya da plastik toplarla yapılan futbol maçları. Tenefüslerdeki kısa soluklu maçlardan sonra beden derslerinde büyüklerin olmadığı koca bahçede uzun soluklu maçların zevki muhteşemdi. Bir de kızlarla ilk kez elele tutulurdu, spor bahanesiyle. İlginç hislerdi.

Defter düzenleme, kaplama
İlkokulda hırslıydım, kabul. Her şeyde üst sıralarda olmak istiyorum, bu da kabul. Ancak cinsiyetimin getirdiği bir eksiklik var ki, istesem de başarılı olamazdım defter düzeninde. Her yeni ünitede, defterin bi sayfası yeni kapak olurdu. Kızlar her zaman övgü alırken, benimkisi modern sanat gibi kalırdı. Hoca kontrolünde bir kez utancımdan yere bişi düşmüş gibi yapıp hoca gidene kadar sıra altından çıkmadığımı bilirim. Ama çok güzel defter kenarı süsü yapardım, o kadar.


Küsme - barışma
İlkokul masumdur derler. Lord of the Flies okuyanlar bilirler ki çocuklar aslında o kadar masum değildirler. Özellikle bizde bir küslük yaşandı mı, oldukça uzun bir süre sürerdi. Ben bir arkadaşla neredeyse bir sene konuşmadığımı bilirim. Genelde bizim grupta her zaman küsen grupta ben olsam da, bir kez iki arkadaşım bana küsmüşlerdi. Halen hatırlarım yaşadığım şoku. Ancak 5. sınftı, sınıfta artık 3-5 kişiye bağlı değildik ve biri küserse başkasıyla dost olabilirdik.

Kız-erkek ilişkileri
1. sınıfta anı defterine, kalbin kadar temiz defteri bana ayırdığın için sağol diyen kızlar, 4. sınıftan itibaren, canavarlaşan bir karşı cins olmuştu. Ondan sonra ilişkiler çok gerildi. Kızlar kendi çaplarında bir grup olup, erkeklerle eski dostluk kalmamıştı. 5. sınıfta ise ilk kez motor kavramını öğrenmiştim. Erkeklerle konuşan bir kıza motor gibi bakılıyordu. Önceleri niye böyle diye sorgulasam da ortaokulda kızın gerçekten motor olduğunu duymuştum, üzücü.

Son olarak: Bir anı
Daha yazacak çok şey var da uykum geldi, ancak bir anı anlatayım.

İlkokul çocukları isterse 5. sınıfta olsun, yine de saftır. Sanırım 2. sınıftayken bir şey duymuştuk. Bizim ilkokul, görkemli sayılabilecek ancak eski bir binaydı. Bir tane de deney sınıfı vardı. Çok nadir deney yaptığımız ya da film izleyeceğimiz zamanlar girerdik. Sonra üst dönemlerden bir şey yayıldı. O odada Atatürk'ün ruhu varmış.

Şimdi böyle diyince saçma ama ben korkmuştum. Çünkü o sınıfta Sarı Zeybek'i izlemiştik. Yanlış hatırlamıyorsam, üst dönemdeki kızlardan biri giyinirken orda, gölge olarak Atatürk'ün silüetini görmüş, korkmuş. Bir dönem oraya çok kaygıyla baktık. Anneme de bahsettiğimi hatırlarım ancak annem yok öyle şey demek yerine bir şey dememişti. İçinden "he canım he" diyip geçiştirmiş olsa gerek.

Gerçi ben bir arkadaşımın Fifa'da sınıfı yaptığına, daha sonra benim maçta çıkan yangınla öldüğüme, sonra nerede gömülmek istiyorsun seçeneğinde Edirne olmasına rağmen Anıtkabir'i seçerek beni oraya, Atatürk'ün yanına gömdüğünü söyleyen ve yaklaşık bir dönem boyunca bunu sürdüren bir arkadaşıma da inanmışlığım vardır benim. Ne yapalım, bilgisayar yoktu, Fifa ilginç geliyordu, inanıyorduk, hayat.

Yazın kazandığım iki özellik

by 23:37:00
İnsanlar, zaman geçtikçe yeni özellikler kazanıyor. En azından benim için öyle. Yeni modam, alakasız insanlara benimle ilgili alakasız bilgiler vermek.

Millete kendim hakkında çok şey söylemeyi sevmiyorum. Sıkılıyorum öncelikle. Mesela hırsızlık olayını bir tek blog'a yazmıştım. Lakin ki geçen gün, daha ilk kez tanıştığım bir arkadaşımın staj arkadaşına hırsızın evden neler götürdüğünü anlattığımı farkettim. Bunu yazın, HTR hocama okuldan sonra uluslararası ilişkiler konulu yüksek lisans yapmak istediğimi anlatırken de farketmiştim. Büyük ihtimal, yazın evde tek başıma yaşamak sonucu gerçekleşen bir durum bu. Hele karşımdaki berber ya da herhangi bir esnaf olunca muhabbet daha da artıyor.

Ayrıca bazen Türkçe'yi çok kötü kullandığımı da bu yaz farkettim. Stajda günlük yorum yazarken, özellikle bayram öncesi 2,5 günde yazdığım raporlarda, kullandığım Türkçe rezalet. Çalışanlardan birinin "Türkçemiz kötü galiba" demesi üzmüştü beni. Ama sonra bir baktım, çok kötüydü be.

Bu da yazdığım şeyler faiz oranları, ekonomik göstergeler, dolar/tl gibi konular olduğu için olsa gerek. Cümleler düşük, imla hataları bol bol. Neyse ki dahi anlamına gelen de'yi halen düzgün kullanmaktayım. Elimde bir o kalmış gibi gözüküyor.

Şu an ise televizyonda protokol önünde tavşan giymiş ve hayatımda duyduğum en kötü çocuk şarkılarından biriyle kuyruklarını onlara doğru sallayan çocuklar var. Off, off

İş hayatı

by 21:32:00
Bu günlerin favori sorusu, "ee okul bittikten sonra ne yapacaksın?". Gerçi üniversiteye girdiğinden beri sorulan bu soru, son zamanlarda git gide fazla duyulmaya başladı. Daha bugün otobüs beklerken, 59RS (Blog beni her yerde bulur) hakkında bir soru soran arkadaş, benimle muhabet etmek için birkaç sorudan sonra hemen bunu sordu. Arkadaş verdiğim cevap sadece gülmek oldu.

Neyse e ne yapacağım okuldan sonra? Onun bir replikasını görmek için staj yapıyor işte insanlar. Daha önceden de yapmıştık, bu aralar da yapıyoruz tabii. Genelde insanlar okul bitince, benim şu anki iş arkadaşlarım gibi yaşıyorlar. Peki istediğim şey mi bu?

E çalışıp, para kazanmak falan bunlar güzel şeyler. Ama çok rutine bağlıyor. Ben stajyerim bitecek belli süre sonra ama insanlar nasıl dayanıyor anlayamıyorum. Etrafımda da kendimi özdeşleştireceğim birileri yok. Bu da şu demek?

1) Benim gibiler bu işi seçmiyor
2) Benim gibiler çoktan başka bir moda geçmiş

Başka da seçenek aklıma gelmiyor. E günüme bakıyorum, sabah kalk, kahvaltı yok, işe git, işten dön, yemek yap, bulaşık, çamaşır ve uyu. Böyle olmayan iş bulmak zor. Keşke en azından işe giriş - çıkış saatleri +-3 saat olsaydı. Hayatımda olan en atraksiyonlu olay cezvedeki sütü taşırmak oldu.

Bu yüzden insanlarda "x'im Hollanda'da çalışıyor, işe 10'da gidiyor, 16'da bitiyor, bir de öğle arası" tarzı fantastik şeyler duyunca içim gidiyor. Şu ilerde de ne olacağım meselesini de akıp giden ırmağa bırakmak en iyisi :)

Hırsızlık nedir, ne değildir, capsli ve birinci ağızdan

by 21:37:00
Üstünden belli bir zaman geçtikten sonra yazayım dediğim, son zamanların benim için en heyecanlı olayını tarihe not düşmek lazım. Bir insanın evine hırsız girmesi nasıl bir şeydir, şimdi bunu anlatacağım.

Öncesi:
Halbuki gece güzel sonlanmıştı. Normalde daha çok korkulması zamanda, saat 3:30 gibi, karanlık ve ıssız yollarda, kolumda laptop'ım rahat rahat yürüyüp eve geldim. Eve gelince laptop çantasını salona, kendimi ise üstümü çıkarıp pijama bile giymeden yatağa atmıştım.

Tam olarak 6 saat sonra ise alarm ile uyanıp, kendimi duşa atıp, superdorm'a doğru yola çıktım. Her şey zaten saat 10'da evden çıkmamla başladı.

Olay esnası:
İşin ironik kısmı, hırsızlar benim eşyaları sırtlayıp götürürken, benim de aynı anda insanlara yardım etmek için koli ve bavul taşıyor olmamdı. Aradaki fark birimizin bunu insanlık namına, ötekisinin ise hayvanlık namına yapıyor olmasıydı. Sonuç olarak saat 1 civarı yorgun, susuz, eve gidip ikinci bir banyo sonrası uyuyup geceye hazırlanmam gerekiyordu.

Olayı farkediş:
Eve girerken, bu işte bir parmağı olabileceğinden şüphelendiğim kapıcı arkadaş da oralar da dolaşıyordu. Tek işinin adı üstünde kapılara bakmak olan bu amcamın rahatlığı onu doğrudan olmasa da dolaylı olarak suçlu pozisyonuna sokuyordu. Ben ise kapının önüne gelmiş anahtarımı kilide sokmuştum.

Anahtarın kilit içinde açılmadan dönmesi ile yüksek sesle "Noluyor lan!" dedim. Daha sonra ise ilk aklıma gelen Ezel'deki Kerpeten Ali oldu ve ben eve birisinin girdiğine üzülmeden önce "Oha lan bu durumda bile Ezel göndermesi yapıyorum" diye düşündüm. Sonra ise kilitler birer birer düştü ve kapı açıldı.

Soyulan ev sahibi ne yapar?
Kısa sürede hırsızlık konusunda büyük bir tecrübe kazanmış oldum. İki tip hırsız varmış: Paracılar - Elektronikçiler. Benimkisi elektronikçi çıkmış. Eşek gibi televizyonu götürmesi büyük bir şaşkınlığa sürükledi beni. Şöyle eve hızlıca baktıktan sonra hızlıca önce kapıcıya sonra da onun yanındaki komşuya gittim.

Hayatımda ilk kez 155'i aradıktan sonra (küçükken PTT'yi arayıp sapıklık yaptığımızdan beri 3 rakamlı numaralarla işim olmamıştı.) komşu beni içeri davet etti. Ben olayları idrak etmeye çalışırken, sevimli komşu ablamın hemşehrilikten girip, eltisinden, görümcesinden bana bahsetmeye başlaması içine düştüğüm durumu komikleştiriyordu.

En hayal kırıklığına uğradığım an olay yeri inceleme ekibinin hareketleri oldu. Ben ki Dexter'ın tüm sezonlarını izlemiş bir olarak, beklentilerimi yukarıda tutuyordum. Ancak iki arkadaşın iki üç beyaz çekmeceye parmak izi için toz serpmeleri sonra da benden su isteyip bir form doldurup gitmeleri bu kadar da olmaz dedirtti. Sonradan baktım ben oraya bal gibi parmak izi var orada. Tabii ki adamlar eldiven giymişlerdir ama ya benim değilse o parmak izi. Bunu görünce "Başımızdakiler böyle olduğu sürece..." moduna girip bir Levent Kırca oldum çıktım.

Post-hırsızlık sendromu
O gece delikanlılık yapıp evde kalırım ben moduna girsem de, saatler ilerledikçe bomboş bir duvara bakıp bakıp arada uyuyup arada uyanıyordum. Tabii aile çevresinden de telefonlar susmuyordu. Odamdaki belli miktardaki dağınıklığı ise toplayasın gelmiyor. Böyle bir durumda dedim ki teyzeme gitmek iyidir. Annem ise 3'e kadar ütü yaparım, 5'e kadar televizyon seyrederim, gün ışıyınca da uyurum diye, tetikte olmak için bir program yapmış. Yalnız bu hırsızlık olayının zaten gün ışığında olması gerçeğini atlamış canım annem, olsun.

Şimdi fan'ı bozuk olduğu için ses çıkaran bilgisayarı aldım yanıma, tivibu'ya üye oldum. Televizyon işi de böyle halloldu. Kapının yapılması da rahatlatıcı ama sonuçta adamlar izlemişler ki beni tam dışarı çıktığımda oldu olaylar. O yüzden her tıkırtıda bir kulak uzatmak gibi paranoyaklaşma belirtileri ortaya çıktı. Önceden ya çok sessiz, yeşillik tam benlik dediğim evde şimdi her türlü duyum tetikte. Televizyon ve daha sonra da kardeşimin gelişiyle normale döner düşüncem var.

Sonuç olarak ilginç bir tecrübe dışında, hayatımda ilk kez elimde "Mağdur" yazan bir resmi belge var ve bu tatsız da olsa her gördüğümde güleceğim bir unvan olarak orada duracak!

Hayatımda duyduğum en büyük kolpalar

by 23:14:00
Başlık çoğul olsa da sadece bir şeyden bahsedeceğim. Liseye girmeden önce
Koç Lisesi'ne girenleri mezun olmadan kapıyorlar.
diyorlardı. Üniversiteden önce ise
Üniversiteye girenleri mezun olmadan kapıyorlar.
diyorlardı. E bakıyorum etrafıma, herkes staj peşinde, kapılan yok. Niye kandırdınız ulan beni?!

Final dönemi insanları

by 00:34:00
Bazıları hala evrim yok desin, bir öğrencinin final döneminde geçirdiği değişim evrimin bir örneği değildir de nedir?

Kullanılmayan organ körelirmiş ya milyon yıllarda. Ben final dönemi boyunca kullanmadığım, fitness'a gidip gidip korumak istediğim kaslarımı çoktan kaybettim. Yerini saçma sapan şeyler okumaktan sıkıldığımda ya da direkt çalışmamak için bahane olsun diye yediğim yemekler tutmuş.

Annem bugün gitti Edirne'ye, kadıncağızın toparladığı evin orasında burasında kağıtlar var. Masamın üstüne şöyle bir baktığımda kağıtlar dışında bir boş soda şişesi, bir Eti Brownie çöpü, iki erik çekirdeği, bir tırnak makası ve iki kulak tıkacı var.

Gözlerimde uykunun olması çok çalıştığımdan değil de çalışmam bittikten sonra şimdi dinlenme zamanı diyerek, bir saat daha ayakta durmamdan. Gözler kızardı bilgisayara baka baka. Hani çalıştığım değse bir şeye canım o kadar yanmayacak.

Şu an notlarıma baktığımda aynı şeylerin değişik şekillerde bir çok kez yazdığım saçma sapan terimler var. Bilmek lazımmış bunları. Yarına kadar aklımda tutabilecek miyim bilmiyorum. Hele bir de yarın test olmazsa neler olacağını tahmin bile edemiyorum. İşletme iyidir, mühendisliklere göre rahattır falan filan ama dolsun diye de koydukları ıvır zıvırları iyi koymuşlar.

Son olarak koskoca final döneminde 4 sınavı arka arkaya koyan canım yönetime, önemli bir konuda mail atmama rağmen bir türlü dönmeyen ve dönmeyecek sevgili danışmanıma, Mustafa Denizli'ye, final dönemimi büyük katkılarından dolayı meyveli sodalara teşekkür ediyorum ve sizi işletmecilerin çok seveceği, salak salak sembolik resimlerde bırakıyorum. Bu resmi de Google'a "success" yazarak buldum.

Google'ın da kendisini daha kapamadılar, elhamdülillah


Beşiktaş anıları

by 23:10:00
Ders çalışmam gereken ama o motivasyonu kaybettiğim şu anlarda kendi geçmişime dönüp, geçmişteki anılarımı bağdaştırdığım Beşiktaş'ı düşündüm. Çarşı'yı anlatan belgesel Asi Ruh'ta geçer: Zeki Demirkubuz'un kardeşi bir gece yatağında oturur, Zeki sorar "ne oldu" diye, adam cevap verir "Acaba Feyyaz şu an ne yapıyordur?". Durum o kadar vahim olmasa da ben de düşünürüm Beşiktaş'ı. Şimdi de bir kendi Beşiktaş tarihimin Avrupa takımları ile oynanan unutulmaz 5 maçına değineyim.

5. Liverpool maçları


Sanılanın aksine 8-0 biten maç beni öyle üzen, yerlerde süründüren bir maç olmadı. Hak etmemiştik, şartlar da bunu gerektirmişti. En azından bir son dakika faciası yok. Zaten ben o gün bu maçın oynanacağını unutmuş ve bu yüzden yurdun kafeteryasına gitmemiştim. Zaten maçtan önce yıllar sonra Fenerbahçe'ye Kadıköy'de yenilmiştik. Son dakika golümüz verilmemiş, başkan "PAF'la MAF'la çıkarız" tavırlarda. Yani maç öncesi motivasyonum zaten yoktu.

Maçın olduğunu geç de olsa hatırlayınca maçı odamda internetten takip etme kararını aldım. Bir yandan da bir ödev yapıyordum. Maçı açtığımda zaten durum 2-0'dı. "E, normal" diyip işime devam ettim. Ancak canlı anlatım sayfasına ne zaman baksam, yeni bir gol haberi var. Önce biraz üzülsem de belli bir noktadan sonra gülmeye başladım. Bana gelen alay mesajlarına, ben de gülerek cevap verdim. Bir rekor kırılırken, internette yorumları okuyup gülüyordum ve son düdükten sonra işime devam ettim.

2-1 kazandığımız Liverpool maçı ise benim için daha da önemli. O 6 kişilik 2. Erkek Yurdu'nun odasından çıkmak zaten benim için ayrı bir zevk. Maç Liverpool maçı olduğundan umutsuz ama odadan uzak olmaktan mutluydum. Bir de ne göreyim, Beşiktaş kendi sahasında bir hafta önce son dakikada kaçırdığı galibiyeti bu sefer iyi oynayarak alıyordu. Serdar Özkan'ın golü ile tüm kantin zıplarken kendimi tanımadıklarıma sarılma klişesinin tam içinde buluyordum.

Odaya döndüğümde ise "Tesadüfle mi yendik, nasıl oynadık?" sorusuna gururla "Ezerek yendik" cevabını verdim, ikide birde girilip çıkılan, ışığın asla kapanamadığı ve sesin bitmediği o odada belki de en güzel uykumu uyudum.

4. Chelsea - Beşiktaş 0-2

Yer: Lise yatakhanesi. O maçta içimde yaşadığım o sıkıntıyı, bir daha hiç bir maçta yaşamadım. 90 dakika öyle bir defans izledim ki, benzerini geçenlerde Barcelona-Inter maçında görebildim sadece. Sergen'in o iki golünde de kendimi kaybetmiştim. Oyundan çıkarken ise Sergen'in Ortaköy'den Beşiktaş'a yürüyen bir adam rahatlığında oyunu terk etmesi öyle kazındı ki beynime, hayatım bir gün film şeridi gibi geçerse gözümün önünden bu sahneyi de göreceğim herhalde. İlhan Mansız'ın gerizekalıca gördüğü kırmızı karta ise ölürken bile küfredebilirim.

3. Beşiktaş - Slavia Prag 4-2

Yine yurtta izlenen bir Beşiktaş maçı ve yine bir kahır. Bir sonra anlatacağım maç gibi yine ilk maçı deplasmanda 1-0 kaybetmişiz. Yurdun televizyon odasında abilerle beraber açıyoruz televizyonu. Beşiktaş sahada şov yapıyor, Beşiktaşlılar yurtta şov yapıyor. 4-0 olmuş maç boru mu? Ancak 3 gol yersek eleniriz.

E, bu takım Beşiktaş. Tabii ki de 10 dakikada 2 gol yiyoruz. Yine sarıyor bir Valerenga korkusu (bkz: Bir sonraki maç anısı). Prag'ın forvetlerine geçit yok derken son dakikada bir faul kullanıyor Prag ve gol. Yine yenen tırnaklar ve gözlerde hüzün derken ofsayt diyor hakem. Haksız bir karar ama kimin umrunda o sırada? Maç bitince sevinç yumağı oluyoruz. Ama genciz tabii kanımız kaynıyor. Çok sevdiğim bir Galatasaraylı arkadaşım "Hakemle aldınız" diyince kafam atıyor, indiriyorum sırtına yumruğu. Çocuk şaşırıyor, araya giriyorlar. Üzülüyorum yaptığım için ama sonunda UEFA'da çeyrek finaldeyiz. Daha ne olsun?

2. Beşiktaş - Valerenga 3-3

8-0 biten Liverpool maçı bu maçın yanında hiçbir şeydi. Toshack zamanı. Televole'nin en cancanlı günleri. Kadromuz sağlam: Şifo Mehmet, Oktay, Ertuğrul, Alpay, Rahim ve diğerleri. Buna rağmen ligde bir türlü başarı gelmiyor. UEFA'da ise 3. turdayız. Rakip Valerenga. Adı sanı duyulmamış bir takım. İlk maçta Norveç'te 1-0 yenilmişiz ama olur böyle şeyler. Sonuçta orası buz gibi bir Norveç kenti. Biz elbet burada işi bitiririz.

Canavar gibi de başlıyoruz maça. Daha ilk yarı sonunda skor 3-0. Çeyrek final kapıları ardına dek aralanmış. Ben hemen bir kağıda Beşiktaş amblemi çiziyorum büyükçe. Diyorum ki babama ve kardeşime "Şu cama asayım mı da gözüksün?". Onlar da sevinçli. Sanırım 65. dakikaya kadar bu skor korunuyor ama ikinci yarı pek bir defansif durumdayız. Sonra ise büyü bozuluyor ve 2 gol yiyoruz. Bu skor onları üst tura taşıyor. Ama yine de 20 dakikaya yakın zaman var. Bir gol yeter ama takım büyülenmiş gibi. 3. golü de yedikten sonra masal bitiyor.


Sonraki gün sabahçıyım. Zorla izin alıp izlediğim maç ise hayal kırıklığı. El yapımı bayrağı toplayıp, ağlayarak gidiyorum yatağa. Beşiktaş'ı ilk kez yakından tanıyorum. Yıllar sonra o gollerden birini atan John Carew'i ağırlıyoruz takımda. Tesadüfler.

1. Beşiktaş - Barcelona 3-0

Listenin bir numarasında tabii ki de bu maç var. Bir hafta önce Fenerbahçe'yi 3-0 hükmen yenmişiz - ki maç hükmen bitmese bile 3-0 yeniyorduk (Mustafa Denizli ve yabancı problemi). Okulda coşuyorum. 1 sene sonra bana ismi de Yahoo Messenger'dan farklı bir isimle yolladığı Fenerbahçe marşı ile beni kekleyip evi inletmeme sebep olacak arkadaşıma hava attığım günler.

Buna rağmen Barcelona maçını ümitsiz izlemeye başlıyorum ama İbrahim Üzülmez'in o baldan tatlı ortalarını, Ahmet Dursun'un gollerini, Pascal Nouma şovunu izleyip kendimden geçiyorum. Öyle ki Nihat'ın frikiği direkten dönmüş bense neredeyse gol olmadı diye ağlayacağım. Neden? Çünkü Barça'yı 4'leyememişiz. Evde bağırıyorum. Alt komşuyla aramız limoni. Annem uyarıyor ama dinleyen kim. Okula gidince ise yine arkadaşlara yapılan o malum el hareketleri.

Sonra İspanya'da 5-0 yenildik tabii ama o maçla ilgili hiçbir anı yok beynimde :)


Blogger tarafından desteklenmektedir.