Kuru yük gemisi

by 00:49:00
"Leyla ile Mecnun"un bende özel bir yeri var. Divan Edebiyatı eseri olandan bahsetmioyorum tabii ki, televizyon dizisi olan. Ben de çoğu insan gibi Behzat Ç. ile ortak bölümü ile haberdar olup, Almanya'ya geldikten sonra "Şu diziyi çok bölük pörçük izledim, şöyle baştan bir alayım" demem ile hayranı oldum.

Adamlar öyle bir dünya yaratmışlar ki sıcacık. Çocukluğum geliyor aklıma. Hani evden çıkınca iki adım atınca bakkal olur, sokaklardan pek araba geçmez. Etrafta büyük siteler yoktur, 4-5 katlı apartmanlardan uzununu bulamazsın. Ben İstanbul'a akraba ziyaretine gittiğimde 12. kat gibi katların varlığını öğrendiğimde çok ama çok şaşırmıştım. Halen Edirne'de beşin üstünü göremem mesela.

İnsan büyüdükçe, evlerin kat sayıları artıyor. Süpermarket sayıları artıyor. Yollar büyüyor. Dertler büyüyor. Dizideki adamların ise öyle büyük dertleri yok. Bazılarının derdi sevda, bazıları iş bulma peşinde. Ancak hepsi mutlu. O yüzden sıcacık. İçimi karartan şeyler izlemeyi istemiyorum pek. Sanat, gerçek yaşamdan kaçıştır derler. Gerçek yaşam zaten bu kadar trajedi barındıyorken içerisinde, bir buçuk saat bu düzenden ayrılmak istiyorum. Bu dizide kötü adamlar hep kaybediyor ne yapsalar da. Kötü adamlar zaten o kadar da kötü olmuyorlar. Masal bu ya.

Şimdi ikinci sezonu devam etse de ben birinci sezonunu bitirdim kısa süre önce. Aslında adında ötürü ana konu aşk gibi gelse de öyle değil. Zaten öyle olsa izlemedim. Dizide en sıkıldığım zamanlar da konu aşk olduğu zamanlar (ki bunda kızımızın biraz donuk oyunculuğu çok etkili) İnsanların dostlukları çok sıcak. Otur, izle sıkılmadan. Çok absürt bir dizi olduğu için herkes kaldıramıyor. Umrumda değil.

Bir de İsmail Abi var ki bu dizide. Hiç gelmeyecek bir gemiyi bekleyen, hep saf, hep komik, hani o klişe tabirle hep çocuk kalmış bir adam. Bu kadar güldüğüm dizide 20 bölümde iki kez ağladım, dayanamadım. İkisinde de İsmail Abi vardı sahnede. Ancak o hiç ağlamıyordu. Adam mutlulukla anlatıyor acılarını, biz burada parçalanıyoruz. Hayatı bu adam gibi hafife alamıyoruz. O kadar yalnızlık ancak öyle geçer. 20 bölümdür giydiği o parıltılı, pullu, renkli kıyafetleri neden giydiğini söylediğinde içime yumruyu oturtmuştu. Gemiyi neden beklediğini söylediğinde hayatımda belki de ilk kez olan bir şey oldu. Normal normal izlerken diziyi, bir anda gözyaşı düştü masaya. Ancak genelde önce ağlayacak gibi olursun, sonra tutmaya çalışırsın, sonra boşanır ya gözlerinden. Bu sefer tak diye, bir anda. Çok acayipti.

Benim trajedim de böyle muhteşem bir bölümden sonra mutfağa gidince, "hey, how are you?" denmesi. Zar zor "fine" dedim. Benim içinde Türkçe fırtınalar kopuyor, dışarıya İngilizce cevap vermem lazım. Bu yüzden hep diyorum ya yabancı bir sevgilim olamaz diye. Leyla ile Mecnun hangi dildeyse, benim hayatı paylaşacağım kişi o dilde olacak. Başka yolu yok.

Ölümlerden ölüm beğenmek

by 16:36:00
Geçenlerde Facebook'uma bakarken yıllar önce saçma sapan ölümlerle ilgili bir yazı görüp, bir kısmını paylaşmış olduğumu farkettim. Şimdi de hazır ders çalışmama ara vermişken by normalde can sıkıcı olan konuyu biraz daha eğlenceli şekilde inceleyelim. Genel olarak wikipedia'ya bağlı kalacağım bu yazıda hem gülüp hem şaşıracağız.

Taylor Mitchell ile başlayayım bari yazıma. 1990 doğumlu gencecik bir şarkıcıymış kendisi. 2009 başında albümünü çıkartmış. Bir de benim çok sevdiğim Joan Baez'in "Diamonds and Rust"ını coverlamış. Ancak bir kaç ay sonra doğada gezerken kır kurtları tarafından saldırıya uğrayıp hayatını kaybetmiş. İşin üzücü tarafı kır kurtları tarafından öldürülen ikinci insan sadece. Hatta ilk yetişkin. Hayvanların yaptığı tek saldırı değil bu. Avustralya'da 9 haftalık bir bebek piknikte kaybolur. Aile bireyleri dingo tarzı bir köpeğin kızlarını kaçırdığını iddia eder. Ancak dingoların insana saldırmadığı da bilinmektedir. Anneyi hapse dahi atarlar. Aylar sonra kızın kıyafetleri bir dingo barınağının yanında bulununca anne serbest bırakılır. Ancak ne kız bulunabilmiş, ne de hayvanlar mı insanlar mı suçlu bilinememiş. Tabii bazen hayvanlar doğrudan suçlu olmuyorlar. 2011'de Kanadalı bir kadın ayı tarafından öldürülmüş. Ancak biraz farklı bir şekilde. Başka bir araç yoldan geçerken ayıya çarpmış, fırlayan ayı da hanım efendinin arabasının ön canımdan içeri girmiş ve hazin olaya neden olmuş.

Müzisyenlerden devam etmek gerekirse, 1970'lerde ünlü olan ELO grubunun elemanlarından birine değinmeden olmaz. Onunki trajik bir ölüm ve çok anlık. Karavanı ile mutlu mutlu gezerken, bir tepeden yuvarlanan 600 kiloluk büyük bir taş parçası arabaya çarpıp kendisinin ölümüne sebep olmuş.

Bazı müzisyenler ya da tiyatrocular, böyle ilginç bir şekilde değil de sahnede hayatını kaybetmiştir. Böylece "sahnede ölmek istiyorum" geyiği gerçek olur. 2003'te bir aktör mesela "Godot'yu Beklerken"i oynarken ölmüş. Sıkıntıdan mı diye baktım nedenine, kalp krizindenmiş. Bazıları da rolüne kendini kaptırıp ölüyor. 2000'de bir İtalyan aktör, asılma sahnesinde yanlışlıkla kendini gerçekten asmış. İnanılmaz.

Darwin Ödülleri vardır, bilenler bilir. Doğal seleksiyona sebep olduğu için, ilginç şekilde ölenlere ödül verilir. Acton Beale bu ödülü aldı mı bilmiyorum ama "planking" adı verilen, anlamsız bir şekilde yatar pozisyonda kalma sırasında hayatını kaybetmiş. Yatarak üstünden araba geçse bir nebze daha anlarım ama balkon kenarında bu hareketi yapmaya çalışırken, düşüp hayatını kaybetmiş. Yarışmalarda ölen çok insan var bu arada. Dünya Sauna Şampiyonası'nda bir Rus arkadaş 110 dereceli saunaya girmiş. Altınca dakikada hayatını kaybetmiş. Sonra bu şampiyonanın akıbetine baktım. 1999'dan 2010'a kadar süren yarışmalar bu ölümden sonra iptal edilmiş. Daha da şaka gibi olan durum şu ki, adam desteksiz çıkamadığı için diskalifiye edilmiş ve ölüme rağmen bir birinci belirlemişler.

Bazıları da hayatını kendisi sonlandırıyor. Mesela hapishanedeki bir adam kendini öldürmek için ilginç bir yol seçmiş. İmkansızlıklar içindeki adam o kadar kararlıymış ki nefes borusunu tuvalet kağıdı ile tıkamış. Bazıları ise daha mazoşist yöntemler bulmuş. Singapur'da bir hayvanat bahçesinde çalışan adam, bir kaplan kafesine girip, kaplanları sopa ile dürtmüş. En sonunda onları kızdıran adamın istediği olmuş ve kaplanlar kendisine saldırmış. Bazı intihar ise yardım ile oluyor. Mesela Craig Ewert artık hastalığına dayanamayınca yardım alarak intihar etmek istemiş. Ancak İngiltere'de bunun cezası 14 yıl olduğu için İsviçre'ye gitmiş. Son dört günü de belgesel olarak kayda alınmış. Kendisine barbiturat hazırlanan adam, onu içerek acısız bir ölüme uzanmış. Güzel de bir sözü var kendisinin; "Her gün yeni bir şeyler öğreniyorsun. Son gününde bile."

Peki insanı intihar etme noktasına ne getirir? Bir neden kadınlar olabilir. 2008'de James Mason hayatını kaybetmiş. Hem de bir kadın yüzünden. Karısı, kocasının egzersiz yapması gerektiği için, o yüzerken onu izliyormuş. Ancak adam yorulup, havuzdan çıkmak istemiş. Kadın ise daha değil diyerek reddetmiş. Hem de bir, iki kez değil tam 43 kere. En sonunda amcam kalp krizinden ölmüş. Hani Sims oynarken, adamını yüzdürürken havuzun merdivenini satıp, adamı ölene kadar yüzdürürdün ya. Aklıma o sahne geldi.

Kadınlar kadar tehlikeli bir başka şey de makinalar. Mesela havuzların o su boşaltım sistemlerinden dolayı çok fazla ölüm olmuş. Ya da herhangi bir makina kullanırken yapacağın herhangi bir hata ölümcül olabiliyor. Bu yüzden makinalar insanlara karşı temalı ütopik gelecek görüntüleri bana o kadar da fantastik gelmiyor.

Çok ilginç bir durum ise kendiliğinden yanma vakaları. Dünyada 200 civarında kez görülen bu vakalarda, çevrede yanıcı bir madde bulunamamış. Anlatması güç, adam yanıyor. Onun dışında sadece kıyafeti, oturduğu yer, belki tavanda yanma izi var, sadece o kadar. Bilimsel açıklaması tam olarak yok. Bazıları kesin başka nedenleri var diyor ve reddedenlerden biri de can alıcı bir soru soruyor; "Niye daha sık olmuyor o zaman? Neden yolda yürürken birden alev alan adam görmüyoruz?". Bazıları adam kalp krizi geçirmiştir, elindeki sigara üstüne düşüp yakmıştır diyor. (bkz: Canım Kardeşim) Öyle bir şey olur mu demeyin, insan vücudundaki yağ alevin devam etmeesi için enerji olarak kullanılabiliyormuş. Bazıları da insandaki statik elektrik, ya da radyasyon gibi nedenler sunuyorlar. En son Aralık 2010'da İrlanda'da bir amcam hayatını kaybetmiş.

Gülmekten ölmek diye bir şey de var gerçekten. Cem Yılmaz'a selam olsun. 1975'te amcamın biri dizi izlerken bir sahneye öyle gülmüş ki 25 dakika gülmesi devam etmiş. En sonunda da kalp krizini tetiklemiş ve hayatını kaybetmiş. Adamın eşi dizi yapımcılarına mektup gönderip, kocasının son anlarında mutlu olması nedeniyle teşekkür etmiş. 2003'te ise Tayland'da bir amcam uykusunda gülmeye başlamış. Artık rüyasında ne görmüş bilmiyorum ama hayra yoracak bir durum olmadığı kesin çünkü 2 dakika boyunca kesintisiz gülen ve uyanmayan adam kalp krizinden hayatını kaybetmiş. Millat önce yaşayan Yunan filozoflardan Hırisippos'un da eşşeğine şarap verdikten sonra incir yemesini izlerken gülmekten öldüğü söylenmektedir.

Peki ben en çok hangisini mi sevdim? Tabii ki 1814'te yaşanan ölümleri. Bir bira fabrikasında yaşanan çatlak nedeniyle bira sızmaya başlamış. Basınç ile çatlak büyümüş, diğer fıçıları da çatlatmış. En sonunda fabrikadan 1,470,000 litre bira akmaya başlamış. Etraftaki evlerin bodrum katları bira ile dolmuş. 8 kişi hayatını kaybetmiş. Bazıları boğularak ölmüş, bazılar da aldığı yaralardan ölmüş. Bir tanesi var, ki favorim kendisi, o da alkol zehirlenmesinden ölmüş. Herhalde bedava bira görünce dayanamadı saatlerce içti. Yalnız İngilizler'deki sisteme hayranım. Bütün ölenlerin adı ve yaşı kayıtlarda var. Yalan yok yani.

Daha çok değinecek ölüm var ama bugünlük bu kadar yeter sanırım.

Bir diktatöre veda

by 21:46:00
Bu günler haberleri takip ettiğimde yaşam ile ölüm arasında çizgisinde gidip geldim. Şimdiki konum Kaddafi olacak. Koskoca bir adamın çöküş öyküsüne biraz değineceğim.

1990'ların Türkiye'si

Kaddafi benim hayatıma Necmettin Erbakan'ı azarladığı çadır görüntüleriyle girmiş. Çok saçma günler yaşadık 1990'ların ortasında. Refah Partisi'nin seçim kazandığı yıllar. 1980 darbesi sonunda meyvesini vermişti. Millet kavramını din temelli hale getirmiş, imam hatipleri, kuran kurslarını yaygınlaştırmış, bu durum Sivas Katliamı ile tavana vurmuştu. Özal ile başlayan sağcı politikalar da bu yükselişe istemeden de desteği vermişti. "Benim memurum işini bilir" diye başlayan, "Anayasayı bir kere delsek ne çıkar" diye başlayan devlet dairelerinde rüşvet ve adaletsizlikler, "enflasyon canavarı" terimi, "devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir" ile derin devlet övgüsü insanları var olan siyasi düzenden yeni bir umut olan Refah Partisi'ne yönlendirdi. "Dinci minci ama bunlar en azından haram para yemez" diye birinci parti çıkarttılar.

Yılmaz-Çiller ikilisinin başarısız koalisyon denemeleri sonucu Refah Partisi, Refahyol olarak yönetimi aldı. Küçük yaşımda bile değişimi görüyordum, korkuyordum. Sincan'da tanklar geçiyordu. Hizbullah adını ilk kez duyuyordum. Erbakan da Libya'ya gidiyordu, yanında da simsiyah bıyıklarıyla o zamanların genç ve cin gibi politikacısı Abdullah Gül ile.

Kaddafi ve Erbakan

Gümrük Birliği'ne girdik, artık Avrupalı'yız diye yetişmiş bir gençtim. Zaten futbolda da İngiltere ile Hollanda ile oynuyorduk. Şüphem yoktu yani. Ama Erbakan, rotayı Afrika'ya, Arabistan'a çevirmişti. Kaddafi, Erbakan'ı aldı çadırına, başladı saydırmaya. Beyaz saçlı, dede kıvamlı Erbakan, ellerini kavuşturmuş, "Biz dost milletiz ehe ehe" diye Umut Sarıkaya karikatürlerine dönüşmüştü. Halbuki Kaddafi öyle mi, hemen alıntılıyorum:

"Bu bölgede bu güneşin altında Kürt milleti de yerlerini almalıdır...Bizim düşmanımız olan siyonist İsrail ile 1949'dan beri ilişki içindesiniz. Bizim düşmanlığımız arttıkça sizin ilişkileriniz gelişiyor...Türkiye'nin geleceği NATO'da ABD üslerinde, Kürtlere eziyet çektirmekte değil, asaletinde ve geçmişindedir...Türkiye, I. Dünya Savaşı'ndan sonra iradesini kaybetti..."

Doğruluğu yanlışlığı tartışılır belki ama nezaket kavramlarına çok ters bir davranıştı. Ortalık karıştı. Post modern darbenin tetikleyicilerinden biri bile denebilir.

Deli ve zalim

Sonra büyüdük ve kocaman bir çılgın olduğunu öğrendik. Tek başına tüm emperyalizme kafa tutan, ABD karşıtı saldırılara finansman sağlayan bir adam. Güzelim Libya bayrağını sadece yeşil bir kumaş haline getirmişti. Yeşil Kitap'ında da - okumadım ama - İslamiyeti, sosyalizmi, komünizmi karıştırıp, kendi ideolojini yaratmıştı. İlginç bir karakterdi yani.

Lakin tarihsel bağların da etkisi olacak ki Berlusconi'yi çok severdi rahmetli. Birbirinden deli, birbirinden botokslu iki insan. İkisi de halk tarafından çok sevilmese de bir şekilde başta duran insanlar. Güzel güzel hatunları alıp, Kur'an dağıtmasıyla dikkat çekmişti son zamanlarında. Derste okuduğum makalelerden birini hiç unutmam "Her devletin ordusu vardır, Libya'da ordunun devleti var". O kadar da bireysel özgürlük karışıtı bir adamdı.

Ancak Kaddafi'yi Araplar pek sevmemiştir tarih boyunca. Lübnan sunumu için kitapları karıştırırken, Kaddafi de Ortadoğu'yu karıştırmak içni ikide birde burnunu sokuyordu. Musa al-Sadr'ı kaçırdı ve öldürdü. Sadr, Lübnan Şii'lerini örgütleyen, okumuş, felsefe ile ilgilenen dolu bir adamdı. Silahlı mücadele öncesi politika mücadeleyi savunuyordu. Libya'ya bir gün gitti ve kayboldu. Wikipedia'da ne güzel diyor öyle "bilinen sır". Neden yaptırdı acaba? Neden o coğrafyanın en uzun süren yöneticiliklerinden birine imza attı? Her zaman kendini öldüreceğini zannediyordum, tahminim tam olarak tutmasa da kaçıp gitmeyeceğini biliyordum. Deliydi çünkü.

Ölüm

Ama böyle bir ölümü kimseye yakıştıramam. Bir çok kişi yorumlamıştı Libya'nın bambaşka bir coğrafya olduğunu. Ama bu kadar vahşileceklerini hiç düşünemezdim. Bir çok video izledim konuyla ilgili, en son izlediğim en vurucusuydu. Kaddafi, daha yaşamakta. Yaşamak denirse eğer. Başı kanlar içinde, gözlerine geliyor. Gözlerine gelen kanı eliyle silip, eline bakıyor. Korkmakta. Elini uzatıyor bir şeyler anlatmaya çalışıyor, eline vuruyorlar. Sonra sahne değişiyor artık yatıyor Kaddafi, büyük ihtimalle ölmüş. Cep telefonuyla çekim yapan adam arada kendi suratına döndürüyor kamerayı gülümseyerek bağırıyor, "Allah uludur". Artık savunması kalmamış bir adamı döve döve (ya da vurarak) öldürmek sevap gibi, Allah'a sesleniyor. Arkadaşına, "bak ben de oradaydım" diye gösterecekmiş gibi gülüyor. O kadar duygusuzluk var suratında.

Sonra oğlunun da son görüntülerini izledim. Önce son anlarının fotoğraflarına baktım. Yakışıklıymış önceden. Burada ise iyice saç sakal birbirine karışmış, atleti kanlı, çömelmiş bir yere. Son sigarasını içiyor, sonra da uzanıyor. Son fotoğrafta artık cansız, gözleri aralık.

Anlamaya çalışıyorum Libyalı asileri, anlayamıyorum. Evet, yıllar boyu zulüm gördüler, belki anneleri bababalarını kaybettiler, belki düşündüklerini hiç yüksek sesle söyleyemediler, belki de arkadaşları o iç savaşta hayatını kaybetti. Belki yakaladıklarını saf bir şeytan olarak görüyorlardı. Ancak, ellerinde tutmak, sorgulamak, onları yaptıkları haksızlıklarla yüzleştirmek varken en ucuz yolu seçtiler. Medeniyet varken, insanın doğası kazandı yani.

Son

Kaddafi de gitti. Mübarek gibi değil Saddam misali öldü. Doğduğumuzdan beri adını duyduğumuz bir figürün adını artık güncel haberlerde o kadar duymayacağız. Libya için parlak bir gelecek göremiyorum ama hala. Etrafta onlara örnek olacak başka bir örnek ülke yok. Halk eğitimsiz, demokrasi bilinci yok. Kanlı bir rövanş için bekleyenler hep olacak.

Ve petrol, bu denklemin en büyük bilinmezi. Petrolün olduğu yerde yine demokrasi olmayacak her zaman ki gibi.

Zaman

by 23:41:00
Acı Vatan Mannheim'a geçtik diye 59RS'yi unuttum sanılmasın. Ancak insan yeni bir yerde hayata başlayınca, sadece onunla ilgili şeyler düşünüyor, onunla ilgili şeyler yazmak istiyor.

Ancak ben biraz zamandan bahsetmek istiyorum. 23 yaşındayım ve 24'e doğru yol alıyorum. Belki bu konularda ahkam kesmek için çok gencim ama, benim de kendi çapımda dolu dolu bir hayatım oldu. Bugün geçmiştan kalan resimlere bakıyordum. Önce Erasmus resimlerime baktım. Evet dedim, bunlar benim hayatımın en güzel günleri. Kafamda sorun yok, dersler tadında, şehir muhteşemdi.

Sonra biraz daha geriye gittim, üniversitenin ilk yıllarına. Bir anda Köln'ü unutup o günlere dönmek istedim. Yeni ve sıcak bir ortama adım attığım zamanlar. Saçlarımın uzun olduğu o güzel günler. Superdorm'da Ege ile kalıp, her gün gülümsediğim anlar. Hani herkes birbirine daha yakınken, bir kariyer bulma çabası üstümüze yapışmamışken.

Sonra daha bile geriye gittim, lise günlerine. Sil baştan. Bu sefer o zamanları özledim. Herkesin üniformalarının çizdiği sınırlardan bir şekilde kaçma çabalarını. Tüm okul önünde İbranice şarkı söyleme ya da peruklarla sahneye çıkma cesaretimizin olduğu, ÖSS gibi bir illetin üstünde dostça gelebildiğimiz, dağ başında, kendi distopyamızda yaşadığımız o günler.

Keşke bu kadar güzel günler geçirmeseydim dediğim bile oluyor. Keşke geçmişim oldukça silik ya da üzücü olsaydı da önümdeki günlere daha umutla tutanabilseydim. Bundan geliyor biraz vurdumduymaz oluşum. Geçmişte o kadar güzel yaşadıktan sonra geleceğe karşı tokluk hissi var.

İnsan uzanmak, geri dönmek istiyor o günlere. Dönemeyeceğini biliyorsun, daha da özlüyorsun. Sonra kalbinde bir acı. Geçiyor elbet, ama sadece bir süreliğine. Sonra ne bileyim, Almanya'da baktığın nehir birden Boğaziçi'ne dönüşebiliyor. Amerikan saç kesimli bir çocuk gördüğünde "bu ben miyim yoksa?" diyebiliyorsun.

Bazen Facebook'ta görünce uzun zamandır konuşmadığım dostlarımı, "dur kesme saçını", "sakın kilo verme", "gözlüklerin kalsın, lense başlama" diyorum. Sanki her zaman liseli kalacaklarmış gibi. Sanki ben de her zaman liseliymişim gibi.

E o zaman Sezen Aksu'dan gelsin. "Ah ne kahraman, ne cesur, ne güzel çocuklardık. Her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık. Ah kaldırımlar biliyor, bir devir muhteşemdik. Güz güneşinden hüzünlü, ilk yazdan şendik."

Büyüme sancıları

by 22:43:00
Büyüme sancıları yaşıyorum. Hem de hiç tahmin etmediğim boyutlarda.

Her zaman bazı şeylere karşı sorumluluk hissetmişimdir. Zaman zaman gerekli şeylere, mesela kardeşime bakmak gibi. Ya da bazen çok saçma şeylerde sorumluluk hissederim. Mesela biri heyecanla, saçma sapan da olsa, bir şey anlatırken başkası konuyu değiştirecek gibi olur. Sorumluluğu üstüme alarak çocuğu dinlediğimi belli eder ve muhabbetin bitmemesine çabalarım.

Ancak hayatımdan her saniye geçtikçe, omzumdaki kendi dünyamın yükü gitgide ağırlaşıyor. Böylece binlerce metre hava olmak isteyen aklım yeryüzüne doğru iniyor. Hayallerim ve gerçek dünya arasındaki dengeyi sağlamak hiç de kolay değilmiş. Kontrolü kaybettiğim zamanlar da oluyor. Az hasarla büyümeye çalışıyorum.

Bugün Edirne'deyim. Belki de hayatımda ilk kez (Erasmus hariç) bir ay boyunca (hem de bir Temmuz ayı) memleketime uğramadım. Nasıl yapabilirdim ki? Geldiğimde ise bürokrasinin karşısında Don Kişotluk yaptım. Zaten hayatımın her anında bir Don Kişotluk yapma çabasındayım.

Her gri devlet binası, içinde bıkkınlığı barındırıyor. Sararmış, eskimiş posterler, tozlu fayanslar, solgun memurlar. İstediğin kadar önemli bir iş yaptığını düşün dışarıda, orada sadece elindeki belgesin. Halbuki çok şey istemiyorum, eğer kanlı canlı bir insansam, bana insan gibi davranılmasını istiyorum hepsi bu. Ve Almanya'ya gitmemdeki ana neden de bu zaten. İster devlet dairesine git, ister bir süpermarkete, belki çok sıcak olmasa da belli sınırların dışına asla çıkmayan bir muhabbet her zaman var.

Askerlik şubesinde komutanın gelmesiyle kafamda her zamanki gibi geçit yapan düşüncelerim dahi "hazır ol" konumuna geçti. Kendisi tecil kağıdımı imzalarken, gözüm masasının üstündeki Edirne Şehitleri kitabına gitti. Askerlik şubesinde insana şevk verecek en güzel şey olsa gerek. Aslında şaka bir yana, bütün felsefik sorgulamaları attığımda askerlik nedense ruhuma hitap ediyor. Hakiler giyip, düzenli antrenman yapma ve böylece çakı gibi olma, üç numara saç, kadın dırdırından uzak kalma ve hele mesleğin askerlik olunca uzanan orduevi şartları askerliğin gözümdeki avantajları. Ancak dezavantajları ve bu konudaki düşüncelerim küçük bir roman yazacak kadar çok olabilir.

Askerlik şubesinden çıkarken ise yürüyüşümün bir tören mangası şekline girmiş olduğunu fark ettim. Daha sonra da polise, nüfus müdürlüğüne, muhtarlığa derken günümü Türkiye Cumhuriyeti devletinin en baba organlarında dolaşıp bitirdim. Bu organlar nedense bana sindirim sistemini daha çok anımsatıyor. Özellikle neyim varsa alıp, üstüne üstlük babamdan yardım istemek durumunda kaldığım noter maceramdan sonra kendilerinin beni iyice bir sindiren kalın bağırsak olduğunu emin verdim. Çıkışta benim halimi de siz bu kelimeleri okuyanlara bırakıyorum.

Kışla revirinde kayıtlar askerin adı soyadı, askerlik numarası yanında "teşhis" yazar. beni muayene eden hemşire ablam tüm bu sorunlarımın nedenini kısaca buldu ve yazdı; "Teşhis: Asker". İnsanın içinden başka bir insan yaratan, aile bireylerini, özellikle annelerin yüreğini, dağlayan bir hastalık türü olsa gerek.

Dedim ya büyümenin sancılarını çekiyorum. Dünyaya geldiğimde sadece bir isimdim. Daha sonra abi oldum, lisede artık kendime bakma sorumluluğum vardı, başka başka sıfatlar kazandım. Kiracı oldum, Alamancı oldum, Mağdur oldum (bkz: hırsızlık), sevgili sıfatı taşıdım ara sıra. Her sıfat, farklı sorumluluk yükledi. En son da bu fotoğrafı çektim. Hem büyüdüğüm için gururlu, hem de yeni dertleri sırtlanacağım için dikkatliyim artık.

05082011(001)

Amy Amy Amy

by 22:45:00
Amy Winehouse'un ilk albümü kısa bir intro ile başlar. Bir caz band doğaçlama takılırken, Amy Winehouse anlamsız sesler mırıldanır. İşte benim için Amy budur, duru bir caz vokali. İsterse anlamlı hiçbir şey söylemesin, sesini duysan yeter. Ama Amy, diğer tüm boş popstarlardan farklı olarak her zaman anlamlı şeyler söyledi. Intro'dan gelen "Stronger Than Me" çok güzel bir şarkıdır mesela. Adam gibi bir adam aradığını oldukça espirili bir dille anlatır. Ve de o feminist vurgu yoktur. Sadece çocuk bakıcı olmak istemiyorum der kısaca.

Tamam ilk albüm güzeldir ama o Back to Black nasıl bir şeydir? Pop, caz, soul, r&b, hepsi bir arada kaynatılmış, muhteşem sözlerle bir başyapıt çıkmıştı. Hele Special Edition'daki reggae tarzı Monkey Man, You're Wondering Now gibi şarkıları evde az dinlememiştim. Albümün ilk 7 şarkısının birer hit olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

E ne oldu şimdi? Kalbi her zaman kırık bir kadın kurtuldu. Bir daha yeni bir eser duyamayacağım için bencilce bir hüznüm var ama onun kurtulmasına sevindim. "Back to Black"te dediği gibi yüzlerce kez ölmektense bir kere de gitti ve rahatladı.

Her zaman Amy Winehouse'u kendime yakın hissetmiştim. O umursamaz tavırları, benim yaşadığım ya da yaşamak istediğim bir hayatın varlığını bana gösteriyordu. Tabii ki de isterdim yaşasın ve keşke onu hiçbir zaman bir sedyede, ceset torbası içinde görmeseydim. Ama bazı hayatlar böyledir işte. Bazıları diyor ya keşke hiç bu işlere bulaşmasaydı da sesine yazık etmeseydi. Bu kız, o içindeki boşluk olmasa zaten Amy Winehouse olmazdı, o yüzden keşkelere de çok yer yok aslında.

Bir Amy Winehouse geçti hayatımızdan, kısa ve etkili. Belki fiziksel olarak hep olmasa da kendi ayakları üstünde duran ama hep sarılacak bir beden arayan kız. Ses verdiği her nota ve her kelime için minnettarım ona.

Gençlik yılları, müzik ve anılar

by 21:11:00
Yaptığım şeylerden biri, en abuk kağıt parçasına ya da başka bir objeye gereksiz bir bağ kurmam. Uzun süre evimde saçma sapan,başkalarının çöp diye nitelendirdiği şeyler bulundu. Ancak anılarımı böyle koruyorum ben. Aynı bağ müzisyenlerle da aramda bulunmakta. Bu yüzden benimle bazı konserlere gitmek sabır işi.

Mesela bulunduğum Marilyn Manson konserinde az daha ağlayacaktım ben. Etrafta o kadar acayip tip kendinden geçmiş gibi zıplarken ben "yok yok gözüme bişi kaçtı" modundaydım. Şöyle özetleyeyim, hayatım-müzik=sıfıra yakın bir değer. Müzik dinlemek, müzik hakkında okumak, konser DVDsi izlemek, canlı izlemek ve tabii ki gitar çalmak. Marilyn Manson da benim bu hayatımı yaratan isimlerden biri. Her ne kadar son dönem çalışmalarını oldukça vasat bulsam da hala eski şarkılarının bazıları içimi kıpırdatır.

Evet, konserinde az kalsın ağlayacağım adam bu
Gerçi genel olarak gençlikte bağ kurulan müzisyenlerle insanın arasında öyle bir bağ kuruluyor tabii ki. Mesela Dream Theater için de öyle düşünüyorum. Dinlediğim dönemdeki her işleri bir "masterpiece" gelirken, son albümleri oldukça vasat geliyor. Aslında öncekiler de vasat olup, ancak gençliğini onlarla geçirip, anılar biriktirdiğin öyle hissediyor olabilirsin. Şu an kendi önermemi çürütecek bir örnek getiremedim aklıma.

Bu nedenle Marilyn Manson, sahnede "Coma White"ı söylerken, millet kendi içindeki mutsuzluğu, nefreti haykırıp kendisine eşlik ederken, benim yüzümde aptal bir gülümseme yerleşmişti. Hemen aklıma Blue Jean dergisinin verdiği Marilyn Manson video klip CD'si gelmişti. (yıl 2000) O zaman vurulduğum adamı, daha sonra daha da iyi anladım, tuttu elimden beni büyüttü ve yıl 2009 olup canlı gördüğümde de gözümün önüne o ergen çocuk geldi.

Dünkü Bon Jovi konserinde de aynı hisleri hissettim. Crossroads CD'nin korsan bir basımını alıp tüm hitleri ezberleyip, Crush albümü ile Bon Jovi'ye hayran bir genç olmuştum. Ancak 2003'te çıkardıkları Bounce oldukça tırt bir single'la çıkınca (valla ben büyüdüm ve değiştim diye değil, adamların satışlarına ve o albümden kaç şarkı çalıp çalmadığına bakın) ben ve Bon Jovi'nin yolları erken ayrılmıştı.

Dünkü konser öncesi, setlist taraması yaparken, biraz kıyıda köşede kalmış bir Bon Jovi şarkısının çıkıp çıkmayacağı konusunda emin olamamıştım. Ancak "Someday I'll Be Saturday Night"ın girişiyle beraber yine gözlerim doldu ve bağıra çağıra şarkıya eşlik ettim. Hani bir yönetmen olsam, kendi çocukluğuma sarılıp zıplama sahnesi çekerdim.

Burada 2000 yılındaki ben'e sesleniyorum; Merak etme, her şey az çok istediğin gibi gidiyor buralarda. Saçımı Kurt Cobain'e özenip kırmızı yapamasam da bir kostüm balosunda mor tonlara boyadım. Ancak uzun saç maalesef tahmin ettiğin gibi kalamıyor kafada, çok dökülüyor çünkü. Değil İstanbul'u, başka başka ülkeler fethettin. Aklın kalmasın lütfen, çünkü her hareketimde senin hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyorum. Hiçbir zaman aklımdan çıkmıyorsun.

Sevgilerimle
Blogger tarafından desteklenmektedir.