Güle Güle Kaptan

by 00:21:00
En kötü ayrılık Sevgililer Günü'ndeki ayrılık olsa gerek. İki kişi anlaşarak ayrılır bazen, bu daha kabul edilebilir bir durumdur. Terkedildiğinde daha fena her şey.

İnsan kendi takımını çok da bilinçli seçmez. Genellikle baban hangi takımlıysa o olursun, en kötü dayın, amcan ya da en iyi arkadaşın etkiler seni. Sonra takımının bir özelliğini seversin. Galatasaraylılar genellikle Avrupa başarılarıyla dolu tarihine bağlanır. Fenerbahçelilerin bazıları Galatasaray'ı her fırsatta yenme özelliklerine bağlanır, bazıları her branşta başarılı olmalarına. Ben Beşiktaş'ın kültürüne aşıktım. (Beşiktaşlılık duruşu en güzel tanımdı aslında, ta ki Yıldırım Demirören bu sözü bir dalga geçme malzemesine dönüştürene dek.)

Memlekette her şey çok hızlı değişiyor. Beşiktaş da değişti. Çok güzel bir dönemde Beşiktaş'lı olmuşum. Ertuğrul Sağlam'ın efendiliğini hep kendime örnek alıp, futbol-basketbol maçlarında 6 no.lu formayı almak için uğraşırdım. Beşiktaş tarihinde efsane olmaya ilerleyen Sergen'i, Alpay'ı kolayca silebildi. Onlar daha çok para isterken, Beşiktaş verebileceğini verebiliyordu ancak.

İşte o günlerin son temsilcilerinden biri gibiydi İbrahim Üzülmez. Futbolu hakkında çok şey söylenir. Ancak çabasına laf söyleyenin dili kesilmeli. Üzülmez, her zaman espirili, kendiyle dalga geçmeyi bilen ama kendini her fırsatta geliştirmeye çalışan biriydi. Ramiz Karaeski'nin gençliğine benzetirdim onu, alem yamuk yapsa da o delikanlı kalacaktı.

Dediğim gibi hem yönetim hem taraftar profili değişmişti. Ricardo Quaresma getirildi mesela bu takıma. Kendisi tabii ki çok büyük bir transfer, bir dünya yıldızı. Ancak sokakta, internette, ilkokullu-liseli çocuklar, herkes Q7 nickini almış, fotoğraf paylaşıyor. Haxball'un yarısından fazlası Q7, Guti Haz., Simao. Maça gidiyorsun, herkesin forması 7 numara. Evet yıldız gelir takıma, herkes adını yazdırır. Peki Q7, Beşiktaş Avrupa'ya gidemeyince de takım da olacak mı gelecek sene? Yoksa Şampiyonlar Ligi'ne giden bir İtalyan takımına mı gidecek? Gitmeyeceğinden ne kadar emin olabiliriz?

Bu yüzden benim formamda Ernst yazıyor. O adam bu takıma 2 yıldır emek veriyor. İbrahim Üzülmez takım kaptanı. Ancak kaç kişinin forması İbrahim Üzülmez?

İbrahim Üzülmez de hata yapar. Takım arkadaşına yumruk atması büyük bir terbiyesizliktir. Ben sözleşmesini feshetmezdim ancak bu eylemi bile anlarım. Ancak websitesinde kuru bir "sözleşmesi feshedilmiş" yazısıyla gönderemezsin bu adamı. Bu adam 2000'lerin tamamında Beşiktaş formasını terletti. 2003 Konfederasyon Kupası'nda kadroda bizi temsil etti. Yönetimin harcadığı onlarca hocanın seçimi oldu. Geçen sene yerine alınan 18 yaşındaki çocuğa forma yüzü göstertmedi. Her sene tüm kupalar dahil 30 maçın altına inmedi. Beşiktaş tarihinde en çok forma giyen futbolculardan biri. Kaptan ulan bu. O ünlü 100. yıl formasında bu kadrodan kimsenin adı yokken onun var.

Üzülmez'e en büyük kırgınlığım, 45 dakikalık son Ankaragücü maçındaki kötü performansı ile Beşiktaş'a veda etmesi oldu. Onun dışında her şey için minnettarım. Sanki Türkiye'de herkes muhteşem orta yapıyormuş gibi hep eleştirildi. Tipi tam bir Anadolu delikanlısı olmasaydı kimse takılmazdı kendisine. Bence uzun saçın yakıştığı tek Anadoluludur kendisi. Bu adam diğer takımlardaki insanlar gibi hocasının altındaki sandalyeyi tekmelemedi, takıma gelen yabancılara cephe almadı. Kaptanlık yaptı ve saygısızlık yapana (ki karıştığı iki olayda da bu kişi aynı kişidir.) tokatını yapıştırdı.

Üzülmez giderken, sevdiğim Beşiktaş'ın da gittiğini hissediyorum, üzülüyorum. Herhalde -Allah korusun - Süleyman Seba'yı da kaybettiğimiz gün Beşiktaş formasını rafa kaldıracağım.

Dabbe!

by 01:05:00
Şimdi efendim bilen bilir, Hasan Karacadağ diye bir adam var. Bu adamın en büyük özelliği Japonya'da korku sineması ile ilgili bir eğitim alması. Bu arkadaş da bu eğitimi alınca Türkler neden korkar diye düşünmüş ve cinleri perileri falan bulup İslami korku diye bir şey yaratmış. Yani en baştan benim gibi cinlere inanmayanları kafadan kaybetmiş. Artık Kanal 7 izleyen teyzeler izleyip korkarlar.

Neyse bu beyefendi ben lisedeyken Dabbe'yi çekmişti. Kendim gitmesem de canım arkadaşımın gidip "Damarlarım çatlıyoooo!" diye dalga geçtiğini hatırlıyorum. Ama yanlış değilsem, çok da kötü bulmamışlardı filmi. "Hasan Karacadağ'ın ikincisi korkusu" alt metniyle çıkan Semum'a ise üniversitede ama liseli arkadaşlarımla gitmiştim. Zaten beklentim korkmak değil ancak bir Türk korku filmi nasıl olur merakıydı. Bir dönem öyle bir furya oldu hatırlarsanız. Büyü filmiyle başlayıp Gomeda, Dabbe, Semum diye devam eden bu filmler Hababam Sınıfı Üç Buçuk ile boktanlık zirvesi yapıp silindi diyordu. Ha bu arada Semum oldukça kötü bir filmdi ki ekşisözlük'ten yorumları okuyun. Benimki de onlardan biri. Ancak biri mesaj ile yönetmenin Exorcist'ten çalmadığını sadece esinlendiğini söylemişti de oldukça şaşırmıştım. Kendisi büyük ihtimal yönetmendi herhalde.

İstanbul'a giderken ise Dabbe 2'yi verdi televizyon. Önce yuvarlanan bir spiral şeklinde yazılar. Onun seslendiren adam. Dakikalarca süren bir sahne. Ürpertme amaçlı bir ses tonu. Dakikalar sonra İstanbul üstüne gelen kara bulutlar. Sonra bir ev. Sessizlik. Arada seyirciyi korkutmak için gereksiz sesler. Bir kadın. Hareket eden su. Kara gözlü bir çocuk. Kapanmayan bilgisayar.... Derken, dakikalar sonra ilk adam "Noluyo lan?" diyerek ilk repliğini kurdu. Bunu birkaç kez daha tekrarladıktan sonra filmi kapattım.

Buradan şunu diyorum; usta sen neyin peşindesin? Kendisi ismini bir marka yapmak için uğraşıyor belli ki. Başardı da ama kendisinin ismi bende Lé Cola görüntüsü uyandırıyor. Semum için dediğimi tekrar diyeyim, bende en uyandırdığın korku, "aman bu adam bir daha film çeker mi acaba?" korkusu sayın Karacadağ.

Şahin K için bir güzelleme

by 00:59:00
Şahin K'nın filminin çıktığı bu dönemlerde bir Şahin K güzellemesi yazmak istedim. Diyeceksiniz ki Şahin K'nın da güzellemesi olur mu? Olur, çünkü Şahin K benim gençliğimdir, gençliğim de güzeldir. (İşte iddialı bir söz)

Lise hazırlık döneminin daha başında Şahin K ile tanıştığım için tüm lise hayatımı Şahin K ile özdeşleştirebilirim. Abilerimiz, bizi bir odaya toplayıp kendisiyle tanıştırdığında daha küçük bir sabiydik diyebilirim. İstanbul'un kocaman bir şehir olduğu, aileden uzak kalmanın çok ilginç bir deneyim olduğunu anlarken, Türklerin de bu tarz filmler çekebileceğinin farkına varmıştık. Ama o zaman adını bilmiyorduk, "zurnacı" lakabıyla biliyorduk kendisini.

Biz büyürken, kendisinin adını öğrendik. İnternet daha yavaş yavaş bir bağımlılık haline geliyordu. Skype'ta birbirimizin suratını hiç takılma yaşamadan görmeden, icq'nun sesleri ile irkiliyorduk. Ancak Şahin K'ya çoktan websitesi yapılmıştı. Kendisinin de haberi vardı bundan. Liseliler olarak sevgimizi belirttiğimiz bir maile, sevgiyle cevap verdiğinde dünyalar bizim olmuştu. "Ezik liseliler" gibi bir imaj yaratmak için demiyorum bunu. Türkiye'nin o kadar yerinden gelen çocuklar aynı şeyden hoşlanıyor, bir ortak noktada buluşuyordu ve bu muhteşem bir şeydi. Şahin abi esprileri patlattıkça altı yedi çocuk aynı anda gülebiliyordu. Şahin abi aksiyona geçince ise film oy birliği ile kapatılabiliyordu. (Kapatılmadığı da oluyordu tabii.)

Özellikle lise öğrenci birliği seçiminde afişimde yatılı olarak Şahin K resmi kullanma fikrimiz oldukça komik geliyor hala bana. Afişi ilk astığımız anı unutmam. Ciddi afişin sol atında sepya ve saydam bir Şahin K kafası çok alakasız bir biçimde parlıyordu. Afişi astıktan sonra ilk görenin müdür yardımcılarından biri olması, kadıncağızın uzun uzun bakıp anlamayıp gitmesi komikti. Sonra beden eğitimi hocasının "kim bu adam" diye beni korkutması, sonra da adamın bizim kafadan çıkması önce korkutucu sonra da çok eğlenceliydi. Gerçi adam hala mezunlar buluşmasında beni görünce buna gönderme yapması biraz can sıkıcı. Ama çok da can sıkıcı değil. Neyse seçim boyunca yaptığımız Şahin K vurgusu ise başarıya ulaşmıştı. O zamanki kız arkadaşımın da soyadının K ile başlaması da sevgili Yaşar Bey'e iyi malzeme olmuştu.

Neyse lise bitene kadar hep yeni Şahin K filmleri çıktı, ancak Şahin K da popülerleşmeye başlamıştı. Biz büyüyorduk, Şahin K da dergilerde, TV'lerde, internetin de kendini aşması ile birlikte video paylaşım sitelerinde, her yerdeydi.

Şimdi ise ben üniversiteyi bitireceğim, Şahin K ise ilk filmini çekti. İkimiz de büyüdük, daha büyük hedeflerimiz var. Ben Almanya'da 6 ay yaşayıp, Şahin K gibi bir gurbetçi havası yaşadım. Şimdi Disko Kralı'nda filmlerinden daha yaşlı, ama samimi olduğuna inanabileceğim bir gülümsemeyle duruyor. Umarım yolu açık olur. Çünkü onun açık olursa, sanki benim de açık olacakmış gibi geliyor.

Şahin K'yi taklit eden komikimsi videomun hiç bulunmamasını umut ederim

Antika hocalar ve bir şeyler daha

by 20:43:00
Sevgili blog,

Bugün ilk finalime girdim. Final sorun değil de, hoca hakkında bir şeyler demek istiyorum. Dünyada her şeyin herhalde bir son kullanma tarihi var. Yoğurt da belli bir yerden sonra bozuluyor, insan da belli yerden sonra ölüyor. Hocalık da bir yerden sonra sonlanmalı. Sevgili hocamız artık antika olarak müzeye kaldırılmalı. Tamam iyi kalplidir, dünya tatlısıdır. Onları bilemem ama insan kendini bilmeli. Kurt kocayınca köpeklerin maskarası olurmuş misali bırakmak lazım işi. Yok hayır, ben sahnelerde ölmek istiyorum diyen tiyatrocu gibi devam edeceğim diyorsan, katlanacaksın sonuçlarına. Bu dönemde zaten hoca olmak zor, ben daha 3 yaş küçüklerle aramda "generation gap" tabir edilen ayrılığa düştüğümü hissediyorum. Hocamız ise kulak duymaz, göz görmez ders anlatmaya devam ediyor. Engin bilgi birikimin vardır aktarmak istersin, anlarım da anlattıkların da okuttuğun kitabın özeti.

Karikatür hocamız bugün "bir İngiliz kopya çekeceğine intihar eder" dedi. Açıkçası kısa bir süre bunu düşündüm. Sanki yıllardır bu anı bekliyormuşçasına, alakasız bir yerde patlattı cümleyi. Peki deyip geçiyorsun. Gerçi sınav sırasında da "bir İngiliz finalde hocasına soru sormaz" tarzı bir şey dediğinde, hocamızın artık coştuğunu düşündüm.

Onun dışında Bilgi Üniversitesi olayları dışında, bu tatta bazı hikayeler daha duyuyorum insanlar hakkında ve ağzım açık kalıyor. Sonra diyorum ki "Gossip Girl"ü zevkle izleyebilen bir nesiliz biz. Tabii ki de duyduklarım beni şaşırtacak. Bazen "ahh yeni nesil" diyesim geliyor da, bizden önce de duyuyorduk bu hikayeleri, şimdi de. Gerçi bak şu dünyanın haline, bu dünyada masum kalsan yenilirsin. O yüzden salla gitsin diyor ve gençleri destekliyorum.

Son olarak sınavlara çalışmam gerekirken, niyeyse çok gitar çalasım olduğunu tekrardan belirtiyorum. Kütüphane kitaplarını da bari bir kez zamanında geri götüreyim artık dua ediyorum. Tüm parayı kütüphaneye verdik.

Sevgilerle

Benim meselem

by 19:42:00
Neden bir blog'um var? İnsanın bazen bir şeyler anlatası geliyor. Arkadaşların oluyor, onlara anlatıyorsun bir şeyler. Sevgilin oluyor, onunla paylaşıyorsun bir şeyler. Yeri geliyor, otobüste yanına oturan bir yabancıya da bir bakmışsın aileni anlatıyorsun. Ama işte her zaman yanında sevgilin olmayabiliyor. Ya da arkadaşların. Bazen kendi kendine konuşuyorsun - ki ben çok yapıyorum bunu. Yetmiyor. Adam tutamamış ya kendini, bağırmış kuyuya "Midas'ın kulakları eşek kulakları" diye. Bu blog da bir kuyu ve yazıyorum işte. Rahatlıyorum. Belki bir kaç kişiye rast gelir, göz gezdirir o kadar. Ben bunları yazıp rahatlıyorum.

Peki neden blog'um komik değil? Çünkü güzel şeyleri yanımdakilerle paylaşmayı seviyorum. Bazen onlara komik gelmese de gösteriyorum, rahatlıyorum. Ama güzel olmayan ciddi, ve hatta hüzünlü şeyleri ne kadar paylaşabilirsin arkadaşınla? Ben yapamıyorum. Bazen birtakım meseleler takılıyor kafama. Kimsenin meselesi olmayan şeyler, anlatmıyorum. Çevremdeki kimsenin de anlayacağını düşünmüyorum. Bu ne bir sitem, ne de bir hakaret. Ben de herkesi anlayamıyorum zaten. Bazı dertler, sorunlar bana sorunmuş gibi gelmiyor. Olabilir. En kötüsü de bir meseleni anlar dediğin birinin seni anlamaması olsa gerek. Sonra ver elini hayal kırıklığı.

İnsan yalnız bir birey sonuçta. Benim sevdiğim, birbirinden farklı onca şey var ki. Bir müzik zevkini paylaşmak için bir arkadaşa ihtiyacın olurken, bir film konuşurken başka arkadaş istiyorsun. Bazen de senin ruh ikizini arıyorsun, seninle her şeyi paylaşabilecek. Bulamazsın. Yaratmaya çalışıyorsun. Bence yaratamazsın. Bunu kabullenirsen güzel şey yalnız olmak. Arkadaşlarla mutlu olmak büyük bir marifet değil ki. Evde yalnız, balkonda otururken, yalnızken mutluysan işte o zaman hayat güzel.

Neyse, bugün yağmur yağıyordu eve dönerken. Uzun yolları elimde çantayla yürüdüm. Bir sinema sahnesine iyi giderdi diye düşündüm. Sonra bir kaç katlı, görkemli bir ev geldi gözümün önüne. Duvarlar evi taşıyor ama hepsi artık yük taşımaktan çatlamış. Ev sahipleri neden özen göstermez evine? Evini çok sevdiğini söyler ama niye iyi bakmaz? Sonra da hem bir ev hem de ev sahibi olarak açtım kapıyı. Mutfak dağınık, odamda çamaşırlar var. Toplamam lazım.

Uykuya övgü

by 22:53:00
Çalar saat, yağar yağmur, soğuk hava, sokak çamur
Yatakta ben yorgan altı, kalkmak çok zor, uyku tatlı

-o-

En tehlikeli bağımlılığımın uyku olduğunu artık kabulleniyorum. Eskiden böyle olmadığına yemin edebilirim. Lise zamanında istediğim kadar geç yatarsam yatayım, sabah 7 oldu mu kalkıyordum. Gerçi okulun bitmesini dört gözle bekleyip okul sonrası uykusu çok tatlı geliyordu. Özellikle cuma yarım gün okul sonrası uykunun o lezzeti ağzımdan hiç gitmez.

Erasmus'ta ise öğle uykularının hastasıydım. Sabah derslerim olduğunda kalkar gider, öğlen eve geldiğim gibi kendimi yatağa atardım. Öğle uykusunun püf noktası kıyafetlerle yatmaktır. Üzerime rahat bir şeyler alma derdi olmadan, kütük gibi yığılıp kalmak.

Ancak üniversite yıllarında - özellikle eve çıktıktan sonra - artık bu işin boku çıktı. İnsana sekiz saat uyku yeter derler. Bana yetmiyor. Bir ara "çok uyuyorum, sersemliyorum" düşüncesi vardı. 7 saate indirdiğim uyku önce psikolojik olarak iyi gelse de sonra yine uykusuz kalmaya başladım. Yazın, yaz okulu zamanı bir kere fantazi deneyip 11 saat uyumaya kalksam da yine başarısızlıkla sonuçlanmıştı çünkü sabah dersinde yine esnemiştim.

Galiba vücudum saat 9'dan önce psikolojik olarak kalkmaya hazır değil. Ne olacak bilmiyorum. Bu sorun nedeniyle normal mesai saatleri dışında bir işte çalışmam gerektiğini düşünüyorum. (Barmenlik? Gece bekçiliği?) Belki de master'a başvurmak için bu kadar istekli olmam da saat 9'da işte olmam gereken bir mesleğe sahip olmama isteğimdendir. Bu kadar etkili yani.

-o-

Herkes güzel bir kız ister, ben deliksiz uyku
Bu ne kadar mukaddes, bu ne güzel bir duygu
Saatlerce uyusam, sonra bir an uyansam
Şimdi ne yapsam deyip, yine uyuya kalsam

Yorganına ört beni, altıma koy bir yastık
Derslere gelince, çok fenayız, yan bastık
Dersimi çalışmaya elbette alışırım
Şimdi az uyuyayım, daha sonra çalışırım

Öttü saatin zili, kur beş dakka sonraya
Anne ben uyuyorum, sonra gelsem sofraya
Millete bir baksana, hep aktif, atakta
Ben ise saatlerdir, yumuşacık yatakta

Elif Şafak, mistik hayatı, anlatımı vs.

by 23:42:00
Elif Şafak okuyayım diyorum bir haftadır ve yapıyorum da. Daha çok bir deney gibi görülebilir yaptığım şey çünkü asıl amacım "İnsanlar Elif Şafak'ı neden seviyor?" sorusunun yanıtını bulmak. Biraz antipatiyle yaklaşıyorum kendisine. "Ulan okumadan neden böyle yapıyorsun?" diyordum kendime. (İç sesim biraz kabadır.) Halbuki denedim. Bir ara Hürriyet Pazar'da yazardı (galiba) ve o bir sayfayı okumak sabır isterdi. "Aşk" kitabına da bir süre baksam da, açıkcası hem adı hem de pembe kapağı ile itici gelmişti. (ki akıllı bir stratejik taktikle erkekler okusun diye siyah versiyonunu da bastılar sonra.)

Neyse, "Baba ve Piç" kitabını aldım kütüphaneden, aslı İngilizce olduğu için orijinal versiyonunu alayım dedim. Daha bitmedi kitap lakin ki bir Ermeni ve bir Türk ailesini ve bu ailelerdeki iki kızı baz almış. Şimdi eleştirmek istiyorum da biri gelip "Sen daha iyi mi bileceksin!" der ve susar kalırım. Elif Şafak'ın entelektüel birikimiyle beni perişan edeceği bir gerçek ama bazı şeylere de değineyim.

Bir kere hedef kitle sanırsam ki Türk olmayan okur çünkü çok oryantalist bir hava var kitapta. Bir de Olacak O Kadar misali mesajlar. Mesela Türk anne konuşmasının ortasında Kurban Bayramı'ndaki gelenekleri açıklarcasına anlatıyor ancak konuştuğu kişiler zaten yaşını başını almış Türk kadınlar. Ya da Ermeni Soykırımı meselesi. Oraya, buraya gönderme yapayım diye bütünlük kopuyor gibi geliyor ayrıca.

Like a Virgin dinleyen taksiciler, İstanbul çamuru içinde mini etek giyip küfreden kızlar, Türk'lere küfredip ikide birde "köfte", "musakka" diyen Ermeniler, Soykırımı bilip İstanbul'un nerede olduğunu bilmeyen Amerikalı'lar, gizli gay'ler, imana gelen teyzeler...

Belki bilerek yapmıştır ama bir gerçeküstülük bir sirk havası alıp gidiyor başını kitapta. Bu kadar kötü eleştiri yapsam da yer yer yaptığı tespitler (özellikle İstanbullu kadının altın, gümüş ve bronz kuralları), gülümseten mizah unsurları güzel. Hani bundan sonraki kitaplarını bilmesem, bu kızın temeli iyi diyeceğim ama o bayık "Aşk" kitabı her şeyi bozuyor. Hayatta uzun uzun aşk ve din anlatımı kadar bayan bir şey yok beni. Bu kitapta da zaman zaman din için öyle anlatımlar var. Kitap arkasına göre "beauty of Islam" bana göre bir çok hurafe.

Neyse yine de ülkede her şey erkek kontrolünde, buna rağmen bir kadın yazar olarak bu kadar ünlenmesi hoşuma gitmekte. İyi de bir hanım kızımız. Çocuğu var, Allah bağışlasın. Ayşe Arman için çekirtirdiği fotoğraflar güzeldi. Kendisine yolun açık olsun diyerek kitap sonunda yollarımı ayırıyorum. Ona da TED'deki konuşmasındaki ve kitapta da ikide birde değindiği "nazar"dır, "çember"lerdir, "gelenekler"dir, bunlarla mutluluklar diliyorum.

Johnny Cash'e değindiğin için sağol!
Blogger tarafından desteklenmektedir.