Mecidiyeköy cehennemi

by 23:12:00

Umut Sarıkaya, benim hissettiklerimi her zaman kağıda dökebilmiş bir insandır. Yukarıdaki karikatür de onlardan biri. Ben hayatım boyunca şehre bu kadar yakın ve bu kadar rezil bir yer görmedim. Çok vakit geçirmiştim zamanında bu semtte, oradan biliyorum. Lisenin yatakhane servisi beni Mecidiyeköy'de indirip, oradan geri alırdı. Tabii servisi kaçırmamak için (ki bunu istemezdin çünkü liseye başka bir şekilde gitme şansın yoktu. Vardı da yoktu. Uzun hikaye) erkenden gidip zaman geçirmek zorunda kalırdım. Karikatürdeki arkadaşın elinde bavullusunu düşünmek lazım tabii ki çileyi ikiye katlayalım.

Mecidiyeköy'de yapılacak bir şey yok, hiçbir şey yok. Dönercilere gidilir, metrodan Burger King'e yürünür, karşıya geçilir ve aynı yol geri yürünür, korsan CD bakılır, bankta oturulur. Bol bol egzos gazı, kulakta çınlayan sesler. İnşaatı hiç bitmez. Metro girişi inşaatı, otobüs duraklarının uzağa taşınması, Ali Sami Yen'in yıkılışı, Trump Towers inşaası ve benim göremediğim Metrobüs durağı inşaası. Yazdıkça tüylerim ürperiyor. Eski kırmızı otobüsler ve onun uzayıp giden sırası ki insanları sırayı girmeyi başarsa bile otobüse girerken o sıra bozulur, tartışmalar çıkar.

Dayanamıyorum araya fotoğraflar koyacağım.


Mecidiyeköy için sakin bir gün

Orhan Veli, İstanbul'u değil de Mecidiyeköy'ü gözleri kapalı dinleseydi, kim bilir nasıl bir şiir ortaya çıkacaktı? Kornalar ve insan sesleri. Sağ taraf komple simit dükkanları ve kafeler. Tam karşıdaki Polis'in yanında bir yerde de renkli harflerle "Çocuk Şube" gibi bir şey yazardı ki renklendirilmiş o kapıdan giren suça itilmiş çocukları düşündükçe yapmacıklık kaplardı her yanımı.

Zincirlikuyu'dan gelecek metrobüste yer olacağını cidden düşünüyor mu bu insanlar?

Metrobüs durağı güzelliği. Kim derdi ki metrobüs'ün araç trafiğine çare olayım derken insan trafiği diye bir şey yaratacak diye. Neyse ki pek işim düşmüyor metrobüse. Düşerse de Mecidiyeköy'ün bir seviye gelişmişi olan (Pikachu-Raichu gibi düşünebiliriz) Zincirlikuyu istasyonu daha bir cazip oluyor.

Azıcık da yukarıdan bakalım bu güzel semtimize. Gözümüze çapran yeşillikler soldaki mezarlık ve de Ali Sami Yen stadı ki artık orası o kadar da yeşil değil. Tam sağındaki eski Tekel fabrikasıyla beraber stad yıkılıyor. Yanlış bilmiyorsam yerine bir rezidans yapılacak. Projesini görmedim ama çok umutlu değilim. Mezarlık üstünde ise milyonlar çakalın gözünün olduğunu tahmin ediyorum ama ses çıkaramayacakları için mutluyum.

İnternette hem 3. köprü hem de Topçu Kışlası'nın yeniden yapımı için yeşil katliamının yapılacağı haberlerinin bol bol yer aldığı bugünde, İstanbul'un her yerinin bir Mecidiyeköy olması ümidiyle sözlerimi sonlandırıyorum. Bir daha baksanıza şu fotoğraflara. İstanbul, ne güzel bir kent, değil mi?

İnternette ne doğru ne yanlış?

by 00:12:00
İnternet'te yazan her şey doğru değildir. ("Bu da doğru değil o zaman" diyerek paradoks yaratmayalım lütfen)


Bu kadar basit bir gerçeği anlamak için çok yüksek bir zeka kapasitesine de gerek yok aslında.  Yine de yanlış bilgi kaynıyor internette. Belli bir yaşın üstünde olup, internet kavramı ile 5 yıl önce tanışmış insanları ayrı tutuyorum bu konuda. Ancak, neredeyse doğduğundan beri sanal ortamla bir şekilde haşır neşir olmuş insanların bu her bir şeye inanma hastalığına anlam veremiyorum.



Şöyle bir tweet okudum:
"LIECHTENSTEIN diye bi ülke var. 15 gün kaldıktan sonra vatandaşı olunabiliyor. Aynı zamanda ülke kiralanabiliyor."


Öncelikle, "Lihtenştayn" diye bir ülke var? Hadi canım! Tamam Lihtenştayn'ın başkentini bilme, nerede olduğunu kafanda canlandırma da erkeksen milli maç nedeniyle, kızsan da bir şekilde duymuş olman lazım. Hani en kötü "dünyanın en küçük ülkesi neresi?" diye hiç mi Google'dan bakmadın da ismini listede görmedin. Adamlar Avrupa'da sonuçta, Pasifik Okyanusu ortasında bir adadan bahsetmiyoruz burada.



Neyse "insanlık hali, bilmeyebilir" diyebilirsin, kabulum. Devam edelim: "15 gün kaldıktan sonra vatandaşı olunabiliyor" Yok artık! Dünya'nın herhangi bir yerinde bir ülkede 15 gün kalınca vatandaşlık alma olabilir mi? Hem de Avrupa'nın ortasında bir yerde. Bunun gerçek olması çok saçma sonuçlar doğururdu. Schengen'e dahil olan bu güzide ülke, vatandaşlığına geçirdiği suçlulularla nüfus patlaması yaşardı. Zaten küçücük ülke, hazinesi nasıl kaldırsın, o kadar kişinin sağlık haklarına nasıl baksın? Adamlar prenslik zaten, öyle bir şey olsa kral futbolculara para verip, 15 gün sınırlarında tutup milli takıma alırlar. Yapmayın etmeyin. (Bok atmadan önce internetten baktım, 5 sene kalıp, çok iyi derecede Almanca bilip, kanunlarla ilgili bir sınavı geçmen gerekiyormuş. Öyle 15 gün diye bir şey yok)

Devam edelim, "aynı zamanda ülke kiralanabiliyor" Oha! Yuha! Ada satın almaktan sonra, ülke kiralamak. Ne demek ayrıca ülke kiralamak? 15 gün kiralayıp, orada yaşayanlara "Kız arkadaşımla tatil yapacağız, gidip İsviçre'ye, Avusturya'ya!" mı diyorsun yoksa prense "Abi bi çekil, tahta ben oturuyorum bugün" mü diyorsun 23 Nisan çocuğu gibi? Kanun mu değiştiriyorsun, başka ülkelere savaş mı açıyorsun? Lan ülke kiralamak ne demek?? Bunu da acayip komik bir bilgi gibi paylaşıyorsun.



Şimdi o zaman internete şu an şöyle notlar düşüyorum:


"Finlandiya'nın Kuzey Kutbu'na yakın bölgesinde yaşamayı kabul edersen ömür sonuna dek Finlandiya vatandaşı olabilirsin."


Şimdi ben bunu bir "twitter fenomeni"ne göndersem (sıfata bak sıfata) ve o bunu paylaşsa, yemin billah 3 sene sonra bu cümleyi Google'da aratsam, yine bir yerden bulurum. Hem yukarıdaki kadar bir mantıksızlık da yok. Tabii ki "ülke kiralamak" kadar fantastik olmadığı için o kadar da ilgi çekmez ama binlerce inananı olur.


Sonuç olarak, internette her yazana da inanmayın be gözüm. Sorgulamak iyidir, güzeldir. İlginç bir bilgi mi gördün, paylaşmadan bir bilene danış da doğru mu yanlış mı öğren, farklı şeyler oku bu konu hakkında. İlla biriyle paylaşacaksan da "valla şöyle bir şey duydum, ne kadar doğru bilmem" de. Bu lafları kendime de söylüyorum tabii ki. Çokça kandırılıyoruz, ne doğru ne yanlış birbirine karışmış. Dikkat etmeli. Sadece anonim internet paylaşımlarında değil, okuduğumuz haberleri de sorgulamamız lazım. Bize haber diye sunulan şeylerin kaçı ısmarlama kaçı gerçeği yansıtıyor, hep bir şüphe olmalı. (Günün sosyal mesajı)


Hala "bu fotoğrafı paylaşırsan lösemi hastası Ayşen'e Facebook'tan 5 TL yardım gidecek" yazan resimleri paylaşan arkadaşlarım var benim maalesef. Kaç yaşına gelmişsiniz, yapmayın etmeyin.

Mesela şu laf gerçek değildir:
"Bir gün öldürmediğim her Yahudi için bana küfredeceksiniz - Adolf Hitler" (Ama önemli bir paylaşımdır, Irkçı turnusolü)
Ama bu laf gerçektir:
"İnternet'teki alıntılarla ilgili problem onların hakiki olup olmadığını bilmediğimizdir - Abraham Lincoln"

Bir vedaya yaklaşırken

by 00:41:00
Haberleri okumaktan nefret ediyorum ama insan nefret ettiği şeyleri bile gizliden gizliye yapmayı seviyor. Ya da sadece yapmak zorundayım, bilmiyorum. İçinde bulunduğum dünyaya yabancılaşmak istemiyorum. Ancak hep aynı hisle sonlanıyor bu maceram, olan bitene bir nefret ile. Ülkemde zaten fazlaca şey oluyor sinirimi bozabilecek, dünya haberlerine de baksam farketmiyor hiçbir şey. Nükleer savaş, ırkçılık, uyuşturucu ticareti, bireysel deliliklerin masum canları alması vs.

Bir de üçüncü sayfa haberleri vardır ki okunup geçinir. O kadar kanıksanmışlardır ki "çocuklarını öldürüp, intihar etti" diye bir haber manşet olamaz ülkemizde. Üçüncü sayfada hızlı bakılıp geçilir. Çoğu zaman ise ikinci sayfadaki magazin haberlerini okumaktan, üçüncü sayfaya bile geçilmediği olur. Ancak ne trajediler vardır orada. Kıskançlık cinayetleri, fakirlik cinnetleri, ahlaksız teklifler, gaz kaçakları, intiharlar vs.

Her gün bu ülkede birine tecavüz edilir, en ufak bir anlaşmazlıkta insan öldürülebilir. Kanıksanmıştır. Bir de başka şeyler olur bu ülkede, kimsenin ruhunun duymadığı ama birçok kişiyi etkileyen. Mafya işleri, ihaleye fesatlar, dolandırıcılıklar. Tesadüfen ortaya çıkarsa ortalığı inletin, "vay anasını neler dönmüş" diye okunur bu haberler. O da işte Susurluk'ta arabanın kamyon altına girmesi gibi tesadüfler gerektirir. Ya da daha güçlü olan karşısındakini zor durumda bırakmak için tuzaklar kurar. Milletvekillerinin seçim öncesi çıkan filmleri gibi.

Ülkede üçüncü sayfa olayları sabah programlarına çıkar. Herkesin birbirine bağırdığı, kavgalar çıkan, bayılmaların olduğu bir reyting kaynağı oluşturur. Ya da eskiden olduğu gibi Sıcağı Sıcağına gibi programlarda şiddet pazarlanır. Büyük çaplı konular ise gecenin köründe programlarda tartışılır. Orada da herkes birbirine bağırır. Yine kavga bir reyting kaynağı olarak kullanılır ve bunlar neden olur, nasıl durdurulur gibi konulara değinilmez. Toplumda olanları yansıtması gereken filmler çekilir çekilmesine de televizyonda yayınlanmaz. Diziler ise aynı hikayenin yüzlerce değişik versiyonlarının çekildiği Akasya Durağı gibi anlamsızdır.

Ben Behzat Ç.'ye birinci sezonun sonlarında başlayanlardanım. Daha önceden başlamamamın iki nedeni vardı: pek dizi izleyen biri olmamam ve Arka Sokaklar'dan dolayı oluşan bir önyargı (Allah bin belamı versin). Sonra Leyla ile Mecnun bölümü ile izlemeye başladım. Sonunda Bahar'ın tren ile Behzat'ı ve Ankara'yı terkettiği bölüm. İnsanın daha önce  hiç izlemediği bir bölümün sonunda gözleri dolar mı? Pilli Bebek, "tren yolları boyu düşündüğünü" söylerken doldu. Sonra da hiç unutmam "Duruyor Zaman"ın çaldığı ilk bölüm. Bir radyo spikerinin kızının kaçırıldığı bölüm. Bu sefer sonunda o malum şarkı çalıyordu ve sanki bir kızım varmışçasına gözlerim dolmuştu. Sanki "bana uzanan küçük eller" vardı da tutamamış gibiydi.

Dizi üçüncü sayfadan ekranlarda yansıtılamayanlara kaydıkça, artık tiryakisi olmuştum dizinin. Kendimi Behzat'ın yerine koyuyordum. Elini nereye atsa bambaşka şeylerin çıktığı, insanın dayanma gücünün kalmadığı bir ortamın içindeydim sanki. Mehmet Ağar'ın söylediğini inkar etse de bu durumu çok iyi anlatan "bir tuğla çeksem bütün duvar yıkılır" sözü yankılanır oldu diziyi izledikçe. Tabii ki bir yanda imkansız aşk ve evlat meseleleri.

1. sezon finalini iki kez izledim, biri kendim, biri kardeşimle. Her seferinde tüylerim ürperdi. Bir daha izlesem bir daha ürperir herhalde. 2. sezon finalini dayanamayıp kütüphanede izledim. Bir makale yazmam gerekiyordu ama yazamıyordum. En sonunda kulaklıkları takıp izledim. Sonunda yanımda oturan arkadaşıma alelade bir hoşçakal diyip kaçtım kütüphaneden. Yoksa büyük rezillik geliyordu. Aksi gibi çıkışta bir arkadaşa denk geldim. Hemen güneş gözlüklerini takıp kırmızı gözlerimi sakladım. Ben hiçbir zaman böyle sulugöz olmamıştım ama insan kendini kaptırınca bir şeye, tavırlarını pek kontrol edemiyor.

Haftaya ise 3. ve son final günü geldi, çattı ve ben bu dizinin olmadığı bir dünyayı şu an hayal edemiyorum. Evet, etraf üçüncü sayfa cinayetleri dolu. Evet, derin devlet diye bir şey var. Evet, bu dizinin var olması bunların çözümüne olumlu bir etkide bulunmuyor. "Ancak kendini tatmin ediyorsun" desen de varsın, öyle olsun. Gerçek dünyada her katil bulunmuyor, her yolsuzluk çözülmüyor. Bunlar olmayacak da. Varsın bu dizi bizi uyuştursun her şey çözülecek diye. Ama bunu da yapmıyor. Aksine hiçbir şey çözülmeyecek diyor. "Sen ne kadar uğraş, çözülmeyecek" diyor. Umutsuzluk verici, değil mi? Ama bir yandan da "çözülmese de uğraş" diyor. Daha ne desin?

Teşekkür ediyorum, dünyadaki bütün kötülükler; cinayetler, gizli hesaplaşmalar, terkedilmeler. Her şeyin tozpembe olduğu bir dünyada Behzat Ç olamazdı zaten. Siz acı çektirmeye devam edin ki, sevdiği gazeteci fazla ileri gidiyor diye hapse atılan Hayalet, sevdiği kıza amcası tecavüz eden Akbaba, sevdiği kızın sırf yakışıklılıktan dolayı başkasına aşık olduğu Harun ve savcı Esra dışında tüm dünyanın sırtından vurduğu Behzat gibi insanların anlatacak hikayeleri olsun. Onlar anlatsın, ben dinleyeyim. Zamanın sonuna dek.

Yolunu çiz evlat

by 00:33:00
Blog'u boşladığım doğrudur. Ancak zaten günlerini tez yazarak geçiren biri için belli bir yerden sonra kafayı bir şeyler yazmaya odaklamak çok zor geliyor. Neredeyse her zaman geceleri yazarım blog'a. Tabii böyle bir durumda geceleri yarı kapanan gözlerle pek yazacak takatim kalmıyor.

Aslında yazıya dökecek şeyler var kafamda. En çok da üzerimde biriken beklentiler hakkında yazasım var. İki yıl önceki Haziran'a geri dönmüş gibiyim. "E okudun okudun, ne olacak şimdi?" soruları. O zaman da belirsizdi, şimdi de belirsiz. Ancak o zaman güzel sonuçlanmıştı, e umarım bu sefer de güzel sonuçlanır.

Mesela babam her zaman ama her zaman yolumu çizemediğimden yakınır ya da bir yolda sabit kalamadığımdan. Tam olarak neden yakındığını da anlayamıyorum açıkcası. Sanırım herkes kendi kafasında benim için bir yol çizmiş durumda. Babam çok uluslu bir şirkette iyi para kazanan (burası önemli) bir yönetici olmamı ister mesela. Verdiği örnekler bu yönde. Annem, bu konularda eskiden daha bir rahatken şimdi alttan altta babamın çizdiği yola ortak oluyor sanırım. Neyde uzlaştıklarını bir kenara bırakırsam, bir şeylerde uzlaşıyor olabilmeleri benim için ayrı bir mutluluk kaynağı olduğu gibi, ayrı bir yazı konusu da. Dayılarımdan biri bunca emeğin boşa gitmemesine değinir. Ebeveynlerimden farklı olarak para konusunu o kadar öne sürmez ama ne yaparsam emeğimin boşa gitmeyeceği konusunda sanırım ortak noktada buluşamadık. Aile bireylerimin hepsini burada saymama gerek yok ama siyasal bilimler okumamı %100 destekleyen birini bulamam. "Sen okuyorsan bir bildiğin vardır" şeklindeki destekleri de maalesef destek olarak kabul etmiyorum :(

Aslında ben ne istediğimi açıkça belirttiğimi düşünüyordum: siyasal bilimlerde uzmanlaşmak, akademik çalışmalar yapmak, ister üniversite olsun, ister araştırma enstitüleri. İleride de daha büyük organizasyonlarda rol almak. Tabii bunların bir kısmını Almanya'da yapmak olunca seçeneklerim azalıyor ama kovalıyoruz bir şeyler. Aslında bu fikirlere de çok büyük bir muhalefet yok ama şu konu açılıyor "25 yaşına geldin, geç kalıyorsun". Öncelikle benim bu yukarıda yazdığım şeyleri yapmak için en az yüksek lisans bitirmek lazım ve bunu daha erken bitirmenin insanlıktan feraget etmedikçe hiçbir şansı yok. İkincisi, 25 gerçekten o kadar geç mi? Benim yüksek lisans yapmayan arkadaşlarımdan farkım sadece 2 sene zaten. İnsanlar 18 yaşında işe değil, üniversiteye giriyorlar.

Bende dil pabuç kadar oldu valla ancak karşı tarafa iki üç kere anlatmaya çalışıyorum, beklediğim reaksiyonları alamayınca vazgeçiyorum. (Buradan megalomanlıkla ilgili bir çıkarım yapılabilir, yapılmasın, alakası yok) Zaten karışık konular bunlar. Anneme okuduğum okulların eğitim sistemini lise ortasında anlatmayı bıraktım. Buraya ilk geldiğimde "nasıl dersler görüyorsunuz?" dediğinde annem, "şimdi R diye bir program var, buraya bir konu hakkındaki istatistikleri yerleştiriyoruz. Ellerimizle yazdığımız istatistik modelleriyle, 'regression' dediğimiz istatistiki bağlantıları kuruyoruz. Bunların tablolarını oluşturup, hangi etmenin etkili, hangisinin etkisiz olduğunu anlıyoruz..." diye giden cümleler kurmak yerine "boşver" diyorum, o mutlu ben mutlu. Babam ise sağolsun yüksek lisans biterken geldi sordu neler gördüğümüzü. Biraz anlatmaya başladım, baktım konu sarmadı çünkü gelişmiş devletlerin gizli politikalarını maalesef göremiyorduk. Gerçi öyle olsa ne güzel olurdu. Daha ilk derste, "Her şeyin arkasında ABD var, birileri düğmeye basıyor" diyip diplomayı verirlerdi bize. Tekrardan söyleyeyim sevgili dostlar, siyasal bilimler oturup "Çin çok büyüdü. ABD bitti artık, Çin var" gibi havadan sudan muhabbetler yapmak değil, "hangi faktörler üye devletlerin AB yasalarına uyumlarını etkiler" ya da "bireyin politikadan dışlanmasının arkasında yatan şeyin ekonomik ya da politik nedenler olması" gibi sistematik şeyler. Ben de ilki gibi sanıyordum ama değil. Gerçekten değil. Yoksa "PKK neden saldırıyor? ABD" derken birdenbire "PKK neden çekiliyor? ABD" demek kolay. ABD'yi de hiç sevmem ha. Lisede ya da yüksek lisansta ve hatta doktorada kendilerini seçsem hayatım kariyer anlamında çok farklı olurdu ama yok, hayallerimi süslemiyorlar.

Bu konu daha çok uzar ama şimdilik bu kadar yeter. Yazdım iyi oldu (umarım) çünkü bir yerden sonra içine ata ata bilinçaltından patlıyor bu düşünceler.

Kısacası lütfen bir konuşma öncesi "nasılsın?", "havalar nasıl Almanya'da?", "neler yapıyorsun boş zamanlarında?" gibi soruları sorun bana, size ne kadar saçma sapan gelse de. Çünkü merhabalaşmak sonrası "ee kariyer planların ne?" diye bir soruyla karşılaşınca gerçekten üzülüyorum :(

Gün ışığına merhaba

by 14:07:00
Havanın güneşli olması ile mutluluk arasındaki bağ nedir bilinmez ama, kapalı havadan sonra güneş açtığında yeniden doğuyorum.

Yaz insanıyım, bu tartışılmaz. "Ne işin var bulutlu gri ülkelerde?" desen "eh ekmek parası" derim geçerim. Tamam güneşi seviyoruz ama hep güneş göreceğim diye Dubai gibi bir yerde de yaşamam.

Tabii güneş ile sıcaklığın ayrımını yapmak lazım. Mesela şu anki güneşli hava 2 derece, onu geçtim hissettiğin -1, ki ben termometrede eksi işareti gördüğüm anda titremeye başlarım. Ben 30 limitini çok severim, daha sıcaklık hakkındaki bir yazıda bile 30 rakamını gördüğümde kalbim güm güm atıyor. Şu ana kadar dünyada kaydedilen en yüksek sıcaklık 56.7 dereceymiş. Hem de bir otelde kaydedilmiş bu sıcaklık. Doğal bir sauna sanki. Bu arada biri öldü diye bitirilen Dünya Sauna Şampiyonası'ndaki sıcaklık ise 110 dereceymiş. Yani bu rakamlar altında 30 dereceden korkmayı gerektirecek pek bir durum yok ortada. Bol su içip, cilt kanserine dikkat edersen bir sıkıntı yok.

Benim memlekete döndüğümüzde ise Almanya rekorunun 40.2 dereceyle Karlsruhe & Freiburg arasında bir yerde olduğunu görüyoruz. Benim memlekete çok yakın bir yer olması dışında 2003 gibi nispeten yakın bir tarihte kaydedilmiş. (Asıl rekor 1913 tarihinde mesela) Gerçi ben o dereceyi daha önce Edirne'de gördüğüm için beni etkilemez. Türkiye'de ise 48.8 ile başı Mardin çekiyor.

Şeytan soğuklara da bak diyor ancak Antartika'da kaydedilen -89 derecelik sıcaklık (soğukluk?) bu konuda daha fazla yazmamı engelliyor.

Güneş ışınlarını sevelim. Dünya üstünde o kadar güzel renk var ki hepsi gün ışığının üstlerine vurması ile güzelleşiyorlar.

Eve hoşgeldin

by 00:10:00
Meinerzhagen, Lüdenscheid'a çok yakın, küçük boyutlarda bir Alman kasabasıdır. Bu ikisinin de ilk bakışta hiçbir önemli özelliği yok. Hatta bir ipucu verip, ikisi de Dortmund'a yakındır diyebilirdim. Ancak bu da gizemi çözmeye yetmeyecekti. Ancak futbol dünyasının kaderini bir şekilde etkileyecek kasabalardı bunlar.

Yandaki bu resimde sağda duran çocuk, Lüdenscheid'da doğmuştu ve 6 yaşında Meinerzhagen'da başladığı futbola 10 yaşına kadar bu takımda devam edecekti.10 yaşında ise Almanya'nın en önemli takımlardan Borussia Dortmund'un altyapısına yükselecekti.


25 Şubat 2003, yer Dortmund. Borussia Dortmund, Real Madrid'i konuk ediyor. Madrid'i yenerse bir üst tura çıkması için çok önemli bir şans elde edecek. Ancak 90+2'de iki dakika önce oyuna giren Javier Portillo attığı golle Madrid'e 1-1'lik beraberliği getirip Dortmund'un hayallerini yıkıyor. Ancak hayalleri yıkılmayan bir kişi daha var, Dortmund'un top toplayıcısı. Christian Wörns ile forma değiştiren Madrid'in efsane golcüsü Ronaldo'dan forma istiyor ancak cevap almayınca sesini çıkarmadan oradan ayrılıyor. 2 sene sonra altyapısında da oynadığı Dortmund'un, 9 sene sonra ise rakip takım Real Madrid'in formasını giyecek.
14 Mayıs 2005, Pontedera
Almanya'da yaşayan yetenekleri geç farketmekle suçlanan Türkiye Futbol Federasyonu belki de en büyük başarısını, 2003 yılında daha 15 yaşını yeni doldurmuş bu futbolcuyu milli takıma, hem de hayatın güzel bir cilvesi olarak Almanya ile oynanacak hazırlık maçlarına çağırarak gerçekleştirmişti. 2005'te ise Hollanda'yı finalde yenerek Türkiye'yi U-17 Avrupa Şampiyonluğu'na taşıyan en önemli isimlerden oldu ve UEFA onu turnuvanın en iyi ismi seçti. Yetmedi aynı sene Dünya dördüncüsü oldular. Attığı 4 golle gümüş ayakkabı ödülünü, başarılı performansı ile de bronz top ödülünü kazandı.

Bu başarılardan sonra A takımına yükselmemesi olmazdı. Avrupa birinciliğinden sonra Temmuz 2005'te Intertoto Kupası maçında oynatılıp Dortmund'un Avrupa'da oynayan en genç futbolcusu olmuştu. Resimdeki maçta ise 16 yaş 335 günlükken ilk Bundesliga maçına çıkıp, bu ligin tarihindeki en genç futbolcu oldu. 26 Kasım'daki Nürnberg maçında gol atınca ligin en genç gol atan futbolcusu ünvanını da buna ekliyordu.

6 Ağustos 2005, Wolfsburg
Ekim 2005'te Fatih Terim, onu Türkiye A Milli Takımı'na çağırmıştı. Yine bir Almanya maçıydı. 86. dakikada oyuna dahil edildi. Türkiye tarihinin en genç A millisiydi. Yetmedi, üç dakika sonra golünü attı. Artık Türkiye formasıyla gol atan en genç futbolcuydu. Türkiye, hazırlık maçında Almanya'yı 2-1 yenmişti ve herkes onu konuşuyordu.

8 Ekim 2005, Istanbul
Ancak hala daha çok gençti ve öğrenmesi gereken çok şey vardı. Thomas Doll, kendisine çok şans vermiyordu. Bu nedenle onu A takıma çıkaran Bert van Marwijk, Hollanda'nın Feyenoord takımına geçip Şahin'i takımda isteyince, Dortmund futbolcuyu bir senelik kiralamayı kabul etti. Ağustos 2007'de Hollanda macerası başlamıştı.


Eylül 2007'de 19 yaşında, 18 yaşındaki Tuğba Şahin ile evlendi. Türk medyasına göre evlilikler futbolcunun performansını düşürürdü. Ancak bunun böyle olmadığını yakında herkes görecekti. Düğün, 70 kişinin katıldığı mütevazi bir şekilde yapıldı. Takım arkadaşları onu yalnız bırakmamıştı.


Kulüp bazındaki ilk kupasını Feyenoord ile kazanacaktı. Hollanda Kupası finalde 72 dakika sahada kalıp rakipleri Roda'yı 2-0 yenmelerine yardım etmişti. Artık daha prestijli bir şekilde Almanya'ya dönebilirdi. Son maçında yine Roda'ya bir gol atarak, Hollanda'ya veda etti.

Sechser, Nuri Sahin, Mittelfeld, Jürgen Klopp, Borussia Dortmund

Almanya'ya geri döndüğünde kariyerini olumlu yönde etkileyecek çok önemli bir adam ile tanıştı, yeni teknik direktörü Jürgen Klopp. Klopp'un ilk dönemlerinde çok tercih edilmemişti ancak 2009 yılı onun yılı olmuştu ve bundan sonra Dortmund'dan ayrılana kadar takımın en önemli ismi haline gelecekti.


Almanya'nın hem kupa sayısı olarak hem de finansal rakamlar olarak en başarılı kulübü Bayern München da Şahin'in kurbanlarından biri oluyordu. 3 Ekim 2010'da Hans Jörg Butt'u serbest vuruş ile avlayıp, 2-0'lık galibiyeti getiren golü atıyordu.

Almanya 3-0 Türkiye

Bu harika frikik golü ve galibiyetten sadece 5 gün sonra Almanya'da bu sefer Türkiye formasını Almanya'ya karşı giyecek ancak 3-0'lık yenilgiden kurtulamayacaktı. Türkiye, kötü performansı ile eleştirilirken, o da bu eleştirilerin - haklı olarak - bir parçası olacaktı. Türkiye, grubu Almanya'nın ardından ikinci olarak bitirse de Euro 2012'ye gidemeyecek ve hayal kırıklığı yaşatacaktır.


Türkiye maçından tam bir hafta sonrasında Dortmund, Köln ile mücadele edecekti. Maç oldukça gergin bir havada geçecekti. Köln'ün yıldızı Podolski, 82. dakikada attığı golle beraberliği sağlamıştı. Ayrıca bir golü ofsayt gerekçesiyle verilmemişti. 90. dakikada Podolski ile bir tartışmaya girdi. İkisi de sarı kart gördüler. Podolski ise bir hafta önceki maçı hatırlatıp 3-0 hareketi yapıyordu. Maç böyle bitecek derken, uzatmaların ikinci dakikasında attığı şut Köln defansına çarpıp gol oldu. Podolski'nin önünden kayarak geçip bunu kutladı. İkisi de maçta sonra aralarında bir problem olmadığını söyleyerek konuyu kapattı.


Çok motiveydiler ve sene sonunda uzun yıllardan sonra Dortmund'u şampiyonluğa ulaştırdılar. Bir çok spor dergisi ve programına göre 2010-11 sezonunun en iyi futbolcusuydu. Türk bayrağına sarılıp, şampiyonluk kupası kaldırmayı hak etmişti.


Bu başarı dünyanın çok büyük ihtimalle en büyük teknik direktörü olan Jose Mourinho'nun dikkatini çekmemiş değildi. İlginç bir şekilde bir başka Alman-Türk futbolcu Hamit Altıntop ile birlikte İspanya devi Real Madrid'e transfer oldu. Artık dünyanın en önemli ligi La Liga'da top koşturacaktı.


Ayrıca, Eylül 2011'de Madrid'de ilk oğlu Ömer dünyaya geldi. Artık her şey yolunda gidebilirdi. Ancak maalesef böyle olmayacaktı.


Dortmund'da son maçları bağ kopması nedeniyle kaçırmıştı. Madrid'e geldiğinde yine dizinden sakatlanıp ilk aylar forma giyemedi. Altıntop'un da sakatlığı da nüksedince, Almanya'dan alınan Türkler ile ilgili olumsuz görüşler İspanya medyasında yazılmaya başlandı.


Ancak Kasım ayında Madrid forması ile tanışabildi. İlk golünü kupa maçında alt liglerden SD Ponferradina'ya atacaktı. Ancak sezon boyunca başka bir golle buluşamayacaktı. Ligde aylar boyunca yedek kulübesinde oyuna girmek için bekleyip, lig boyunca 2'si ilk 11'den sadece 4 maça çıkacak ve hiçbir zaman 90 dakikayı tamamlayamayacaktı. Evet, sene sonunda Madrid, İspanya şampiyonu olacaktı ve Avrupa'nın en prestijli liglerinin ikisinde üstüste şampiyonluk görmüş olacaktı ancak ne kutlamalarda yer alacaktı, ne de gazetelerden övgü dolu yazılar alacaktı.

nuri sahin

Kötü haber, Mourinho onu kadroda düşünmüyordu. İyi haber, onu kaybetmek de istemiyordu. Bu nedenle Hollanda ve İspanya'dan sonra İngiltere yılları da başlayacaktı. Önce Arsenal dendi ancak daha sonra Liverpool'a kiralandı. Anlaşma sağlayamadığı Arsenal karşısında giydi ilk kez Liverpool formasını.


Oynadığı ikinci lig maçında attığı ilk golünü böyle kutluyordu. 2 de asist yapmıştı. Geri mi dönmüştü? Maalesef hayır, Liverpool'un en kötü dönemlerinden birine denk gelmişti. Kasım ayının ortalarından sonra artık yedeklerde oturtuluyordu. Hala eski formuna dönememişti. Gitgide düşüyordu.


İmdadına yine Dortmund yetişti. Ocak 2013'te Madrid'den 1,5 seneliğine kiraladılar. Uzun süreden sonra kariyer anlamında ilk kez tamamen yüzü gülüyordu. Kariyerinin en uzun ve en güzel dönemini geçirdiği yere dönmenin ne kadar muhteşem olduğunu belirtiyordu.

Nuri Dortmund'a kupayla döndü - Futbol - Almanya Ligi

Mainz ile oynanan hazırlık maçında uzun bir aradan sonra ilk kez Dortmund forması giydi. Gidince yerine başka bir Alman-Türk oyuncu İlkay Gündoğan'ı almışlardı. Gündoğan, önceleri zorlansa da onun yerini başarı ile doldurmuş ve üstüste ikinci şampiyonlukta büyük emek vermişti.


Werder Bremen maçının son yedi dakikasında oyuna dahil edildi. 1,5 senelik düzensiz oynamanın sonuncunda daha hazır değildi. Ancak Dortmund taraftarlı deplasmanda olmalarına rağmen alkış sesleri ile onu selamladılar. Evine geri dönmüş gibiydi. Ancak daha bir haftası vardı.


25 Ocak 2013. Almanya'nın en sadık taraftar kitlesi Dortmund'un Güney Tribünü'ndeki seyirciler Nürnberg karşısında alınan 3-0'lık galibiyeti kutlamak için takımı tribüne çağırıyorlar. Son 15 dakika forma giyen O'nu da özel alkışlıyorlar. Çünkü, o Dortmund'a geri döndü.

Hoşgeldin Nuri Şahin, umarım gözlerinin içi hep güler.

iletişimsizleşme

by 01:13:00
Sana bir şey anlatayım mı?

Çok daha mutlu olabilirdim aslında. Cıvıl cıvıl anlatabileceğim çok şey olabilirdi yemek masasına oturduğumda. Hayat, tek başına taşınabilecek bir yükten çok daha fazlası. Sadece anlatmak bile bu yükü hafifletmeme yeterdi. Kimsenin eğilip bükülmesine de yol açmayacaktı.

Çabalamadım dersem kendime haksızlık etmiş olurum. Gerçekten çabaladım. Herkes durgunken insanları neşelendirmeye çalıştım. Farklı farklı kişiliklere sahip, bir şeylerden mutsuz olan insanları belli bir noktada buluşturmaya çalıştım. Bir yere kadar da başarılı oldum. Gerisi maalesef gelmedi.

Kafamın içinde kelimeler dolaşıyor. Oldum olası kendi kendime konuşmuşumdur zaten. Her kelime başka başka kişilere tapulanmış. En kötüsü o kelimelerin sahibine ulaşamaması işte. O kelimeler beynimin içinde üretilip, sahibine iletilmek üzere ağzıma doğru yol aldığında ancak oradan çıkamadığında, beynime geri iade ediliyor. Kafamın içinde bol bol yankılanıyor.

Bu nedenle ben düzenli aralıklarla bu söyleyemediğim sözleri, söylemek istediğim kişilere rüyamda söylerim. Hem de nasıl bir şiddetle. Duvarları yumruklarım, zorla kendimi ağlatmaya çalışıp rahatlamanın yollarını ararım. Hep böyledir.

İyi haber mi kötü haber mi bilemem ama yavaş yavaş o sözleri söyleyesim gelmiyor. Bazı şeyler oluyor, cevap verip düzeltmem gerekiyor. Anlaşılmayacağımı biliyorum, bunu tecrübe etmişim. Susuyorum ve hissizleşiyorum.

Bunun sonucunda yine bana gelinip "neden böyle suskunsun? neden durgunsun?" denecek, her şeyi yaratıp ancak hiçbir şeyin farkında olmayanlar. Doğruyu söyleyemeyeceğim çünkü bir iletişim kopukluğu var ortada. Yapacak çok şeyim olduğunu ya da o sıra aklıma gelen bir konu hakkında aklıma bir şey takıldığını söyleyeceğim.

Samsa daha da çok anlamlı geliyor bana yaşım ilerledikçe. Neyse ki bir böceğe dönüşmemi engelleyecek bir çok şeye tutunduğum için oldukça şanslıyım.
Blogger tarafından desteklenmektedir.