Bozcaada

by 23:04:00
24 saatte 1,5 paper yazmış ve bir sınava hazırlanmaya başlamış biri olarak gönül rahatlığı ile blog'uma bir giriş yapma hakkı kazandığıma inanıyorum. Bu yazıda Bozcaada ve bana hissettirdiklerine değineceğiz.

Her türlü adanın hastası olduğumu belirterek başlayayım söze. İster Bozcaada olsun, ister Büyükada olsun, isterse Kos olsun, üşengeç adam gitmez zaten oralara, çünkü feribot saati yakalamak, gitmek için erken kalkmak falan gerekir. Bu sayede bir kısım insan eleniyor ve gerçekten orada olmak isteyenler adaya gidiyor.

Bozcaada güzel bir yer diye bütün yazıyı özetleyeyim. "Bu bilgi bana yeter, eyvallah" diyen arkadaşlarımı gözlerinden öperek sözlerime devam ediyorum.

Küçücük bir yer kendisi. Bir tepesinde çıksan neredeyse her yerini görüyorsun zaten. Bir ucunda küçük küçük evler, kafeler, tekneler var. Diğer ucunda kocaman rüzgar gülleri. Arası ile komple yeşillik, komple bağ. Küçük olması nedeniyle birden fazla gün geçirdiğinde oranın yerlisi gibi hissedebiliyorsun kendini. Böylece "günübirlikçi" tayfaya sinir olabiliyorsun hemen. Ama böyle hissediyorsan demek ki tam anlamıyla yerli olamamışsın çünkü benim gördüğüm esnaf tayfası (ki orada yaşıyorsan bankacı falan değil kafe sahibi, bağ sahibi gibi kişilerdensindir) hepsi pamuk gibi insanlar.

Her kafede, restoranda alkol olması çok güzel. Kebap yerken bile şarap içen insanlar var. Çok fazla sarhoş da görmedim. Sadece bir kez tuzluğa şarkı söyleyen bir amcam ile şarap dükkanı önüne kusarak izini bırakmış meçhul bir insana denk geldim. Şarap ne güzel bir şey. En dandiğini bile seviyorum. Sadece bir kez içemediğim bir şaraba denk gelmiştim lisede o da 2 tl mi neydi. Terasın olacak, hafif rüzgarla şarap içeceksin, güzel bir müzik çalacak, çok da güzel olacak. Bir adaya kalbimi ısıtan biri olmadan gittiğimde biraz eksik kalıyor bu yüzden. Her adanın vazgeçilmezi olan tatlı kedilerden de çok var burada.

Aslında bir de bisiklet olacak, vuracaksın kendini yollara, arabaya pek de gerek yok tepelere çıkmadıkça. Ayazma plajı kumlu, taşsız, kendi halinde. İnsan sayısı elbette yazın özellikle çoktur tabii ama sezon öncesi ya da sonrası gitsen minimalist takılırsın. Deniz çok soğuk(tu). Çivi gibi deniz sevenler için ideal. Yukarıda restoranda al biranı iç, denize gir, çık, bir daha iç.

Ezine peynirine hep bayılmışımdır. Burada da peynirin hası var, şarabın güzeli var. Bir uyum ki sorma gitsin. Her şey orada var, anlayacağın. Senden sadece bir kaç dostunu alıp gitmeni bekliyor. Ancak sevgilini de takarsan koluna daha bir bal olur herhalde. Bunu listeme aldım şimdiden.

Bir gün güzel bir evinde, kendi mezemi ve balığımı (kasapları biraz hayal kırıklığı oldu kendilerinin) yapıp, terasında yemek istiyorum. Kapım da herkese hazır olacaktır, merak etmeyin.

Ruh halimin bir güncellemesi

by 23:53:00
Yine bir bilinç akışı tekniği ile netbookumu yatağımın üstüne aldım. Değinmek istediğim belirli bir konu yok, yalnızca bir şeyler yazmak istedim hepsi bu. Hala kapalı bir Mayıs ayı yaşıyoruz. Güneşli ve mutlu bir güne uyanma hayallerim üstüste suya düşmekte. Bu tür havalarda aklım başımdan gider, bugün yaptığım gibi şemsiyeyi bir yerlerde unuturum.

Üç hafta sonra okul bitecek ancak ne yalan söyleyeyim, çok da bir şey hissetmiyorum. Sadece "4 senelik görevimi yaptım" duygusu var, sadece bu kadar. Bazen pazar günleri evde çalışabilecekken kütüphaneye gidiyorum, ki aslında kütüphanede çok çalışacağımdan değil bu. Boğaziçi'ni görmek istiyorum, kuzey kampüs olsa bile. İleride de böyle ara sıra uğrayacağım gibi geliyor bana. O yüzden bir ayrılık hissi yok. Bizim çocukları da görürüm elbet bir şekilde. Gerçi Almanya master işi olursa bu da mümkün değil. Olmazsa - ki bu konuda karamsarım - ne olacağını bilmiyorum. O yüzden bir bıkkınlık var üstümde, hava da kötü zaten. Son haftaları biraz daha huzurlu geçirmeyi tercih ederdim.

Lübnan'ın hiakyesini değişik kaynaklardan okurken, Latife Tekin'in bir romanını da arada bitirdim. Kendi hikayemi de bir şekilde yazmaya çalışıyorum. İyi bir yazar olup olmadığım orada ortaya çıkacak da sıkıcı bir ders kitabı olmasın istiyorum. Bakalım nereye gideceğiz.

Hüseyin ve Damla'nın heyecan verici hikâyesi

by 23:10:00
Maillerimde bir şey ararken Ekim 2006'da yazdığım bir hikayeye denk geldim. Ee blog'a atalım da bir daha kaybolmasın gözümün önünden. Mendillerinizi yanınızdan ayırmayın lütfen:

-------------------

Hüseyin'in arkadaşları konuşuyorlardı;
"Şşt aga, Hüseyin'i gördünüz mü bu günlerde?"
"Gördüm be, ama konuşmuyü bizimle."
"Ya bi anlatsa anlayacaz."
"Aga adam bi garip oldu ya, neyse bırak kızanı kendine haline."
Ve çocuklar oyunlarına geri döndüler

Hüseyin tuvalete girdi, her ortaokullu çocuğun giymek zorunda olduğu ama giymediği o siyah ceketi annesine ütületmişti. Ayna karşısında kendine çeki düzen verdi. Manavdan rica ettiği limonu çıkardı. Çakısıyla ikiye böldü ve limonu saçlarına sürdü. Şimdi fiyakalı olmuştu işte. Dik saçlarıyla aynaya baktı. Kalın kaşları, yeni çıkan siyah bıyıkları, esmer yüzü ile üstündeki siyah ceket çok yakışıyordu. Gülümsedi kendine. "Amma yakışıklısın be Hüseyin aga" dedi kendine, tuvaletten çıktı.

Okul bahçesinden geçerken arkadaşları bağırmaya başladı;
"Lan artist bu ne hal."
"Ya bırakın şu piçi, herif şehirli zannetti kendini, afra tafra yapiyü bize"
"Abe nereye gidersin büle? Gacılara mı güzel görünecen"
"Hehe sütoğlanı!!"

Ve daha bir çok hakaret, Hüseyin biraz kırıldı ama bugün hiçbir şey moralini bozamazdı. Hem onlar daha ne anlardı aşktan. Uzun zamandır onların yaptığı erkek kokan kız muhabbetlerine katılmıyordu. "Bugün bitecek artık" dedi. Cebinden kırık aynasını çıkıp bir daha baktı kendisine.
Günlerdir uzaktan izlediği eve doğru ilerledi. Babasının çalıştığı ayçiçeği tarlasının yanınadaki boş araziye yıllar önce bir ev yapmıştı şehirliler. Bütün köy ahalisi heyecanla bekliyorlardı bu evi ve sahiplerini. Bu bahar bitmişti ve mayıs ayının bir güzel gününde aile gelmişti. Dışarıda sallanan sandalyesinde gazete okuyan baba, hamakta tüm gün yatan bir anne, evin hizmetçisi. Okul sonrası babası ile ayçiçeklerin kafalarını toplayan Hüseyin de heyecanla izliyordu şehir aileleri. Özenmiyor da değildi. İşte o sıcak mayıs günü görmüştü Damla'yı. Kısa eteğiyle balkona çıkmış, gerinmiş ve uzaklara bakmıştı. Daha önce çıplak kadın bacağı görmemiş Hüseyin için bu bir şok etkisi yaratmıştı. Esmer köy kızlarının yanında saçları sarıya boyalı Damla onu etkilemişti. Hüseyin okuldan kaçıp kaçıp oraya gelip, azıcık bile olsa o kızı görmek istiyordu. Her köy çocuğunun gururla anlattığı terli ve ıslak gece hayallerini bile bırakmıştı.

O gün de en şık halini aldı ve uzağa oturup bekledi. İşte Damla yine balkona çıkmıştı. Sarı saçları ara sıra esen hafif meltemlerle dalgalanıyor ve Hüseyin ona her saniye daha aşık oluyordu. Gizlice bahçeye girdi, baba ve anne, ikisi de uyuyakalmıştı. Bu sırada Damla da içeri girdi. Hüseyin ne yapması gerektiğini bulamadı. Koşup okul çantasını aldı ve defterinin ortasından kopardı. Ailesi bunu görse ona kızardı çünkü defterini iki senedir kullanıyordu ve defteri olması onun için bir lükstü.

Damla her gün aldığı mektuplara sadece gülüyordu. Eğri büğrü harflerle yazılmış, köylü ağızlı aşk şiirlerine gülümsüyor, heyecanlı Hüseyin'i uzaktan gördüğün de ise kendi güzelliğine bir kez daha bayılıyordu. Odasında telefonu elinden düşmüyordu; "Janısııııı" diye kaydettiği sevgilisine bu olayları gülerek anlatıyordu. Hüseyin ise umutla bekliyordu. Ve bir gün geçti, bir gün daha, bir gün daha.. Artık şehirlilerin eve geri dönme günü gelmişti, her günkü gibi güzel kıyafetlerini giydi Hüseyin ve o büyük villaya gitti. Damla bahçedeydi. Ailesi yoktu ve hemen uzaktan bir ıslık öttürmeye başladı. Damla güldü. Hüseyin güldü ve ona yaklaştı.

"Merhaba, ben Hüso. Hüseyin de derler bana. Adın ne senin?"
"Benimkisi Damla, o mektupları sen mi yazıyorsun Hüseyin"
"Ben yazüyom tabi, beğendin mi?"
"Hüseyin, bak bunlar çok güzel ama ben seni sevmiyorum çünkü farklıyız görüyorsun. Zaten ben bir sevdiğim var. Olmasaydı da bir şey farketmezdi."
"Ama seviyom seni."
"Offf sıktın ya, git tamam istemiyorum dedim ya"

Damla eve gitti, Hüseyin durdu orada. Yırtmak istedi üstündeki güzel gömleği, ceketi ama yapamadı çünkü babası daha önceler de yaptığı gibi öküz boklarını ona temizlettirebilirdi. O sırada yukarı baktı. Üstüne bir şeyler yağıyordu. Sayfa sayfa kağıtlar. Üstünde Hüseyin'in saf aşk sözleri. Sonra da bir cam çarpma sesi. Hüseyin ilk kez ağladı o gün.

Damla, İstanbul'a gittiğinde sevgilisinin kollarına attı kendini. Köyde ne kadar çok sıkıldığını anlattı. Biraz da Hüseyin'den bahsetti, sevgilisi ona güldü ve onu çok çok sevdiğini söyledi. O gece bir bara gittiler ve Damla o gece eve dönmedi. Sabah uyandığında sevgilisinin kolları arasında çıplak yatıyordu. Sevgilisine sarıldı tüm sevgisiyle. Sevgilisi ise ellerini attı Damla'nın; "Tamam yılışma" dedi. Damla şaşkındı, salladı sevgilisini; "Niye böyle davranıyorsun?". Sevgilisi yatakta döndü ve bir tokat attı;"E bi sus artık orospu, uyuyorum şurada". Damla her şeyin farkındaydı, bir şey diyemediği, sarıldı yastığına, Hüseyin aklına bile gelmedi.

Hüseyin ortaokulu bitince bir köy kızıyla evlendi. Tarlalarda çalıştı, şehre gitmeye kalktı, aç susuz kaldı, dilendi, hatta belki bir gün Bağdat Caddesi'nde Damla'yı görmüş bile olabilir. Çocukları da oldu Hüseyin'in dört tane kara kuru oğlan ve bir tane de kız, Damla adında ve içinde sakladığı Damla sevgisini başka bir Damla'ya vererek rahatladı. Hayatı boyunca bir daha ağlamadı

Hadi baba gene yap

by 00:26:00
Bu hayatta en duygusal olduğum konu çocuklardır diye tahmin ediyorum. Hani "Aşk Tesadüfleri Sever"de ağlayacağıma, binlerce kez "Babam ve Oğlum"da ağlamaya tercih ederim. Çünkü aşk nedir, gerçek mi yanılsama mı, başlar mı biter mi gibi binlerce sorulara sahipken, çocukluk öyle değil. Bakıyorsun, mini mini dünyayı anlamaya çalışan bir çocuk var. Ve o pamuk gibi dünyaya gelmiş bu çocuğu sen ellerinle şekillendiriyorsun. Güzel bir tatlıya döndürebileceğin gibi, boğazına takılan kuru bir poğaça da yaratabilirsin.

Neyse yine 59RS anlarımdan birinde babası bir çocuğu otobüse bindirdi. Anne otobüsün içindeydi. Belli ki ebeveynler birbirinden ayrılmışlar, çocuğu baba almış McDonalds'a götürmüş. Çocuk otobüste elinde çocuk menüsü paketi oldukça mutluydu. Annesi çocuğa gününün nasıl geçtiğini sordu. Çocuk da mutluluk içinde anlattı.

Sonra çocuk, annesine sordu; "Babam şimdi nereye gidiyor?". Annesi de babasının çalışmaya başlaması gerektiğini söyledi. Saat 18:00'dı. Çocuk üzüldü tabii. Çocuğun annesiyle konuşmasının her noktasında babasına bir gönderme vardı. Bir an çocuk, annesine "Tavana değebilir misin?" dedi. Annesi olumsuz yanıt verinceyse çocuk "Babam değer di mi anne?" dedi. Bir anda garip bir duygu sardı beni. Çocuk, babasını herkesden ve her şeyden güçlü görüyordu. Sanki hiçbir kötülük yaşamayacakmış gibi. Halbuki o çocuk, benim gözlerimden baksa, karısı (ya da eski karısından) bıkmış, onun yüzüne bile bakmadan işine giden bir adam olarak görecekti. Çocuk da bir gün bunları farkedecek ve o hayal kırıklığı dolu anı hiç görmemesini dilerdim. Ancak çocuk dediğin şey büyüyor, o elindeki McDonalds torbasının yerini ders kitapları alıyor, o tavana değeceini sandığı babasından da uzun oluyor, sonra onun çocukları onu yenilmez sanıyor. Hayat.

Çocuk dediğin, hele erkek çocuksa, yaramaz olur zaten. Sevimli çocuk da ısrarla bir yere tutunmamaya devam ediyordu. Çocuğun bir frende sarsılıp, annesi tarafından tatlı tatlı uyarılmasından sonra annesine baktım ve göz göze geldik. Çocuğun ne kadar tatlı olduğunu belirten bir gülümsememe yorgun gözlerle cevap verdi. Kim bilir bu yorgun kadın, işinden dönüp oğluna kavuşmanın heyecanını yaşarken, oğlunun ise hep babasından bahsetmesinden dolayı ne hissediyordu? Kimseler bilemez.

Boşuna 59RS değil burası. Burada bir olay görürsün, tüm yol boyunca kafanda bambaşka bir hayatın içinde yer alırsın. Kendi durağında iner yoluna devam edersin. Konuyla ilgili bir Yaşar Kurt parçasıyla bu yazıyı sonlandıralım. Malum yarın sınav var.


hadi baba gene yap,gene yap baba,gene yap

hani bana yalan söylerdin ya baba
özgür kırlangıçlardan sözederdin ya
çok paramız olacağından baba
işlerin iyi gideceğinden söz ederdin ya

hadi baba gene yap,gene yap baba,gene yap

hani en büyük sen olurdun ya baba
hani beni hep korurdun ya aha
kabus görüp uyandigimda baba
yanimda sen olurdun ya baba

hadi baba gene yap,gene yap baba,gene yap
hadi baba,hadi baba,baba hadi

hani bana yalan söylerdin ya baba
özgür kırlangıçlardan sözederdin ya
iyi bir insan olmadim baba
çok iyi olacagimdan söz ederdin ya

hadi baba gene yap,gene yap baba,gene yap

Yakup'a mektup

by 00:20:00
Sevgili Yakup,
Bu satırları okur musun bir gün bilmiyorum ama bugün dediğin bir şey kafama takıldı ki blog'un çok depresif yorumundu bu takılan şey. Abi içten içe olmasından korktuğum şey buydu zaten. Normal hayatta gerçekten eğleniyorum aslında. Hayat kötü, insanlar kötü modundan 10'lu yaşların ilk yarısında çıkmıştım. Ha, hala insanlığın iyi yolda olduğunu düşünmesem de alışıyor insan gazete okuya okuya, ya da etrafına baktıkça.

Neyse ben derslerde kağıt kalem alınca elime eğlenceli şeyler yazarım. Durup durup, "ulan çocukluğumda da neler neler vardı." diye yazmam. İşletme nasıl bir şey konuştuk zaten. Orada adam zaten beni boğan bir şey anlatırken, kaçmak için mizaha vuruyorum kendimi. Ama gece kaçılacak bir şey yok ve bu sefer de bir şekilde gülerek, eğlenerek geçirdiğin gün sonrası bazı kaygılarını ya da paylaşmadığın düşünceleri yazıyorum, rahatlıyorum.

Yani beni gerçek hayatta tanıyanlar burada normal hayattaki beni görmüyorlar. Günah çıkarma kabini gibi bir şey işte blog. Bireysel. O yüzden "bu adam da pek depresif yeaaa" deme, gündüz vakti baldan tatlıyımdır bilesin.

Son olarak zamanında Facebook'ta yaptığın, "in a relationship with My Pillow" muhabbeti ile her zaman aklımda güzel bir yerde olacaksın adamım. Çok komikti lan!

Sevgilerle

Kısa Türkiye Tarihi III - Cemal Süreya

by 22:57:00
Türkiye'nin adı,
Soyadı yasasından beri
Atatürk adından
Soyutlanamadı:

1930'lu yıllarda
Etitürkiye;

1940'lı yıllarda
Atetürkiye;

1950'li yllarda,
Ûditürkiye;

1960'lı yıllarda
Ötetürkiye;

1970'li yıllarda,
Atatürkiye;

1980'li yıllarda,
Adıtürkiye;

Mavi yolculuklar var bir de,
O yunani o güzel yolculuklarda,
Hemen her zaman:
Adatürkiye.

Son bir kaç günün panoraması

by 22:32:00
Yaklaşık dört gündür grip başlangıcı teşhisiyle (hayatımda ilk kez Boğaziçi revirinde kontrol edildim, teşhis bilimsel yani) şu anda bu satırları yazdığım kanepede uzandım. Ameliyat sonrası vücut daha yeni toparlarken talihsizlik tabii. Eskiden hasta olmamla övünürdüm, şimdi ise bütün şubat ayı aralıksız ilaç kullandım.

Okul bitiyor ve sonrası hala büyük bir boşluk benim için. Olumlu bir gelişme olsa eminim ki kanepelere düşmezdim. (yok yok, yataklık bir durumda değilim) Perşembe öğlenden sonradan Pazar öğlenine kadar evde kardeşimleydim. Bir yandan hastalığa küfrederken, bir yandan da yalnızlık garip bir huzur vermekteydi. Gerçi biri bana bakmaya kalksa, iyice yatmaya alışır ve şımarırdım. Yine de tercihim annemin yanımda olmasıydı ama onu çağıracak kadar çocuk değiliz.

Hava çok soğuk. Bugün kütüphaneye gitmek için evden çıktığımın 10. saniyesinde pişman oldum ama iş işten geçmişti. Ama yapmam gereken işler var, bir şekilde enerjik olmam lazım. Nasıl olacak bilemiyorum. Üniversitenin dersleri, master başvurusu, olası bir iş başvurusu derken aklımda ciddi ciddi askere gitmek de var. Beyin yorgun, vücut dirençsiz kalıyor.

Halet-i ruhiyeme ve sağlık durumuma bir bakış attıktan sonra Necmettin Erbakan hakkında kısa bir şey söyleyeyim. Çocukken uzun süre saat 9'da ışıkları kapatıp açma eylemine katılmamız çok önemli bir imge aklımda. Büyük bir katılım vardı çevremizde. O dönemlerde televizyonda Erbakan ve tayfasının "mum söndü oynuyorlar" ve "gulu gulu dansı" demeçleri aklımda. Böylece saygılı ve etkili bir eyleme yaptığı bu yorumlar ve Kaddafi'nin Türkiye Cumhuriyeti'ne saldıran konuşmasını gülümseyerek dinlemesi ile hatırlayacağım.
Blogger tarafından desteklenmektedir.