Bazılarını da evlendiremiyorsun

by 22:57:00
Gün geçtikçe Roger Waters'ı daha iyi anlıyorum sanırım. Bunun iki nedeni olabilir: ya sokakta beni rahatsız edecek daha çok şey duyuyor ya da görüyorum, ya da eskiden de hep böyleydi ama daha çok dikkatimi çekmeye başladı. Sonuç değişmiyor; rahatsızlık duyduğum çok şey var etrafta. Çözüm bulamadıkça da hafiften bir duvar örüyorum çevreme.

Geçenlerde kulak misafiri olmuştum. Bir kadın, cep telefonu ile yanlış hatırlamıyorsam ağabeyi ile konuşmaktaydı. Birden bire konuşmaya başladı. "Bazı insanları evlendiremiyorsun işte, ne yapsan evlenmiyorlar" derken oldukça sitemliydi. Demek ki kendisine göre bir şekilde insanları evlendirmek lazım. İstese de istemese de. Sonuçta mevcut ahlak anlayışı bunu istiyor artık; evlilik ve üç çocuk. "Bir evlensin de düzelir" diye düşünüyor insanlar, her şeye iyi gelmesi beklenen aspirin ile aynı kefeye konuluyor. Mutsuz evliliklerin, mutsuz bir jenerasyon ile sonuçlanacağının ya farkında değiller, ya umursamıyorlar. Sevmediği kadından doğan ciyak ciyak bağıran çocuk ile aynı evde oturmasını istiyorlar erkeklerden. Şiddetle bitiyor ya da aldatma ile sonuçlanıyor bu ilişkiler.

Gerçi geçen gün Şebnem Kısaparmak'ın programından bir kesit izlemiştim. Nişanlı bir kadın, kcoasının kendisini aldattığından dert yanıyor olsa gerek. Sunucu hanım ise olayı "erkektir, yapar" demeye getirip, evlenmeden önce ihtiyaçlarını gidermesinin ileride belki daha da iyi olduğunu belirtiyor.

Kulak misafiri olduğum kadının konuşmasının devamında ağabeyinin 25 yaşında ve oğlunun - Yunus Emre - 3 yaşında olduğunu öğrendim. Yani benden bir yaş küçük iken baba olmuş. Dedim ki "Çok güzel". Evlenin o zaman, aşık olup evlenmeye çalışmak yerine, evlilikte aşık olmaya çalışın. Aşık olmadan çocuk yapın, bir kitabını bile belki okuduğunuz iki isimli yazarların adlarını küçük çocuklara koyun. Beş kişilik ailenizde Fıkralarla Türkiye izleyip gülün. Yeter ki, 'ya hayatımı adamak istediğim kadınla olurum ya da bekar kalırım' dersem, "bazılarını da evlendiremiyorsun" demeyin. Bir kısa hayatım var ki sınırlandırılmak istemem.

Mucizeyi beklemek

by 00:04:00
Herkes bilir zarların hazır olduğunu
Herkes atar, tutarak nefeslerini
Herkes bilir bittiğini savaşın
Herkes bilir iyilerin kaybettiğini
Herkes bilir kavganın ayarlandığını
Fakir, fakir kalıyor. Zengin ise zengin
Bu böyle gidiyor
Herkes biliyor

Herkes bilir sızdırdığını geminin
Herkes bilir kaptanın yalan söylediğini
Herkes sahibi bu kırık hissin;
Sanki babaları ya da köpekleri ölmüş gibi
Herkes cepleri ile konuşmakta
Herkes, bir kutu çikolata
Ve uzun saplı bir gül istiyor
Herkes biliyor

Leonard Cohen, çok büyük adam. Geçenlerde yukarıda naçizane çevirmeye çalıştığım "Everybody Knows" şarkısı ile karşılaşıp, bu kanıya tekrardan vardım. Müzik mi daha önemlidir, sözler mi? Bu tartışma hep var olacak bir tartışma. Leonard Cohen için bunu tartışmak bile gereksiz. Şarkı sözü yazmanın ötesine geçip, şair olan çok fazla sanatçı yok. Olanların da çoğu öldü, çoğu hayatının son yıllarında. Ancak mesela Everybody Knows şarkısına ustaca yerleştirilmiş udu duyunca, insanın içlerinin titrediği oluyor. "A Thousand Kisses Deep" şarkısı gibi durağan arka planlı şarkılarda sesini duysan yeter Cohen'in.

İyi hatırlıyorum Chelsea Hotel'indeki seni
Sen ünlüydün, kalbin bir efsane olmuştu
Bana yine söyledin yakışıklıları tercih ettiğini
Ama benim için bir istisna yapacaktın
Ve yumruğunu sıkarak,
Güzellik figürleri tarafından ezilen bizim gibiler için,
İğneyi batırdın kendine, dedin ki, "boşver
Çirkiniz ama müziğe sahibiz."

Chelsea Hotel şarkısında tabii ki biraz ayıp etmiş kendisi. Kime yazdığını söylemese yine sorun olmazdı ama uzun bir süre, her konserde bu şarkı öncesi, şarkıyı Janis Joplin hanımefendiye yazdığını söyleyince, aralarındaki özel fazla genel bir hale dönmüş diyorum. Günümüzde Cohen çok üzgün böyle yaptığı için, bir hayaletten özür dilediğini söylüyor. Janis Joplin, yaşasaydı - gerçi o zaman Cohen açıklamazdı kim olduğunu - hoş görürdü gibi geliyor. Ancak Cohen'i de çok üzmüş belli ki kendisi. Kırgınlığını da böyle yansıtıyor:

Seni en çok benim sevdiğimi öne sürmüyorum
Yere düşen her güvercini aklımda tutamam
İyi hatırlıyorum Chelsea Hotel'indeki seni
Hepsi bu, hatta seni öyle sık sık da düşünmüyorum.

Düşünmüyorsun ama şarkıyı yazmışsın Leonard Cohen. Tam bir erkek çocuğu. Şimdi böyle değil tabii ki. Daha olgun, hayatın anlamını çözmüş gibi. Derinden gelen sesi ile vaaz veriyor gibi. Bu yşaına gelip, hala gençken kurduğu hayallerden yaptığı şarkıları söylüyor. Nasıl bir his acaba? Hiçbir zaman bilemeyeceğim bir çok insan gibi. Yaklaşık 10 sene önce şöyle söylemişti:

Tatlım, beklemekteyim,
Beklemekteyim gündüz gece
Zamanı göremedim
Bekledim hayatımın yarı süresince
Çok fazla davet vardı
Ve biliyorum, bazılarını senin gönderdiğini
Ama bekliyordum
Mucizeyi, mucizenin gelmesini

Biliyorum beni gerçekten sevdin
Ama, görüyorsun, bağlı ellerim
Biliyorum, seni acıtmış olmalı
Acıtmış olmalı kibrini
Penceremin altında beklemek,
Borazan ve davul tutan ellerini
Ama ben yukarıda bekliyordum
Mucizeyi, mucizenin gelmesini

İnanmıyorum seveceğini
Sevmeyecektin bu yeri
Burada eğlence yok
Ve yargılar şiddetli
Maestro, çalan Mozart diyor
Ama sanki çocuk müziği
Beklerken
Mucizeyi, mucizenin gelmesini

Mucizeyi beklemek,
Yapacak başka bir şey kalmamış geri
Böyle mutlu olmamıştım
İkinci Dünya Savaşı bittiğinden beri

Çok güzel anlatmış kanımca. (Yaşı da ortaya çıkıyor son mısra ile) Bizim gibi insanlar ancak elle tutulabilir bir cisim ya da kendimizi öteki insanların önüne taşıyacak bir şeyler beklerler. Buna rağmen bir şey beklersin, bir bakmışsın beklemeye başladığın yaşın kadar yıl geçmiş, Mozart bile ergen müziği gibi geliyor, sen hala bekliyorsun. Tabii ki biz kelimelere dökemiyoruz bunları, Cohen ise şarkı yapıyor.

Daha Famous Blue Raincoat'taki fantastik aşk öyküsüne bile girmemiştim. Ama işte Cohen artık hayatının son döneminde. Şarkıları kalacak geriye desen de müzik ölüyor. Bu demek ki eski nesilden genç nesile eskisi gibi şarkılar geçemiyor. Çünkü dünya çok hızlı değişiyor. Kimse bir mucize gerçekleşsin diye beklemiyorken, nasıl anlayabilir ki bu şarkıları? Sen de Cohen'i kimse ile tartışamıyorsun. Tüm şarkıları bütün gizemi ile sana kalıyor. Kendi nüfusuna alıyorsun, beraber yaşıyorsunuz.

"First we take Manhattan, then we take Berlin" diyerek ne kastettiğini ise bir öğrenen olursa dünyaları önüne sermeye hazırım.

Kim iktidar olamaz?

by 20:20:00
Haberleri okudukça bazen kalbime bir ağırlık çöküyor. Bazı şeyleri anlamaya çalışıyorum, çözümü çok basit geliyor. Ancak nedense bu ülkede bunları gerçekleştiremeyeceğimi biliyorum. Geçen gün Meksikalı bir arkadaş ile konuşuyorduk. Genel olarak global ekonomi ve politikadan bahsederken, konu siyasal bilimler okuyanın mezun olduktan sonra ne yapacağına geldi. "Devlet için çalışır mısın?" diye sordu bana arkadaşım. "Dış işlerinde bir görev olursa neden olmasın?" dedim. "Peki hiç istemez miydin başbakan olmak?" diye başka bir soru sordu. Gerçekçi düşündüm. Aday olsam yeterli çoğunluktan oy alamazdım. Hükümete gelecek bir partide olsam, kendimi ifade edemezdim. Hadi bir şekilde oldu diyelim, işleyen düzene çomak soksam ne kadar başta kalabilirdim?

Bu sefer konu Hocalı Katliamı. Olayları okuyunca insan olmaktan utanıyorum. Yüzlerce insan öldürülüyor, çoğu sivil. İnsanın karşısındakinin canını alması bile ne kadar "insanlık"tan uzak, bir de bunun en vahşi halini gerçekleştiriyorlar. Azerbaycan'ın şansssızlığı, çok güçlü bir lobisi olmamalı. Türkiye'de bile son yıllara kadar bilinen bir olay değildi. Ermeni Soykırımı iddiaları son yıllarda ağırlığını hissettirirken, Hocalı da "ama bakın onlar da bunu yaptı" diye daha çok telaffuz edilmeye başlandı.

İşte problem burada. Kana kan, dişe diş, katliama katliam, soykırıma soykırım. Kimin acısı daha büyük diye yarıştırıyoruz. Bir taraf seçtiriliyor bize. Sanki insan ikisine birden üzülemezmiş gibi. Ermeni Soykırımı iddiası ile yarıştırılmasını geçtim, Hrant Dink'in öldürülmesi ile Hocalı'nın aynı kefede işi ne? Ermenilerin Azerbaycan'da gösterdiği vahşeti Dink'in öldürülmesiyle temizledik mi? Elinde kaleminden başka bir şey olmayan birini, arkasından dolaplar çevirerek, bir garip çocuğa vurdurttuk etnik kimliği yüzünden. Bu adeletsizliği eleştirmek, mağdurun yanında olmak için "Hepimiz Ermeni'yiz" dendi, "Hepiniz Piçsiniz" cevabı alındı Hocalı'ya destek mitinginde. Böyle mi çözülecek sorunlar? Ya da oradaki pankarttaki gibi Ağrı Dağı'nı mezar yaparak mı bitireceğiz? Tehcirle bitirebildik mi?

İnsanlar neden güçsüzün yanında durduğumuzu anlamak istemiyorlar, sadece ırk meselesine takılıp kalıyorlar, anlamış değilim. Klasik bir aşırı milliyetçi cevabı vardır; "Bir Ermeni öldü, hepiniz Ermeni oldunuz. Bir Türk öldü, kaçınız hepimiz Türk'üz dediniz?" diye. Şahsen ben, her Alman dazlak tarafından öldürülen dönerci için diyorum. Biliyorum, bizim milliyetçiler de diyorlar (Halbuki bizimki de Alman da, memleketlerinin onlara ait olduğunu düşünüp, 'ya sev ya terket' diyorlar, milletlerinin yüceliğine inanıyorlar). Koca tanklara karşı ellerinde taşla direnen Filistinli çocuk öldürülünce bizimkiler de ben de Filistinliyiz diyoruz. Sırf Alevi olduğu için öldürülen biri için ben "hepimiz Alevi'yiz" diyebiliyorum, ırkı dini geçtim, cinsel tercihleri için öldürülen biri için ben "hepimiz eşcinseliz" diyebiliyorum, peki Türklüğe bu kadar duyarlı olanlar niye bunlara duyarlı olamıyor? Daha güçlünün altında ezilenin yanında olma erdemini göstermeli insan, dil, din, ırk ayırt etmeden.

Ben büyük çaplı bir Hocalı eylemini, Fransa'nın Ermeni yasa tasarını çıkardıktan sonra değil, önce görmek isterim ki samimiyetine inanayım. Oradaki insanları Almanya tarafından öldürülen Yahudi'leri anma gününde de göreyim ki gerçekten insanca bir yaşam taraftarı olduklarına inanayım. Ama olmuyor işte, bu ülkede Hrant Dink'e üzülen "piç" oluyor, başörtüsünü okulda takmak isteyen "yobaz" oluyor, dini siyasete alet isteyenleri eleştiren "Ergenekoncu" oluyor, ana dilde eğitim isteyen "terörist" oluyor, ancak dogmalara körü körüne inanmak yerine bilime, eşitliğe, sadece kendi geldiği ırka değil, tüm insanların mutluluğuna inananlar iktidar olamıyor.

Rocky ve ben

by 00:36:00
Yıllar sonra tekrardan Rocky'yi izledim. İlk izlediğim zaman Rocky'yle ilk kez tanışmam olan ATV'nin bir hafta içinde bütün seriyi verdiği dönemdi. Ondan sonra üçüncü ve dördüncüyü çok kez izledim ama efsanenin başına geri dönmem yıllarımı aldı. Peki erkekler Rocky'yi neden bu kadar sever?

Rocky, saygıdır.

Kardeşinin abisi bir alkolik olsa da, her zaman ona iyi davranır. İğrenç imalarda bulunsa bile. Kariyerinin en önemli maçına çıkarken, alt sınıf bir et firmasının reklamını üstünde taşır, eniştesi para kazanabilsin diye. Onu yıllarca - kendine ait ve doğru nedenleri olsa da - hor gören antrenörü yardım etmek istediğinde önce kırıldığını anlatır. Onu kırdığını farkedince ise özür diler ve onu yanına alır.

Rocky, aşktır.

Tüm yakışıklılığına rağmen, kenar mahallede hayvan satan, gözlüklü bakımsız kıza aşık olur. Hiç tarzı olmamasına rağmen ondan kaplumbağalar, balıklar alır. Hayatının en önemli maçının sonunda onun ismini bağırır. İşini zaman zaman aşkının önüne taşır. Sevdiği kız bunu anlar, ama Rocky haklı olsa da onun gönlünü alır. En hüzünlü anlarını yalnızca onunla paylaşır. Kocaman bir adam olsa da Adrian'ı olmadan, Rocky bir hiçtir.

Rocky, neşedir.

Çok komik bir adam olduğu söylenemez ama içinden gelen neşeyi dışarı vurmaktan çekinmez. Maça çıkarken, bornozunun ne kadar geniş olduğundan dert yanar, sanki Dünya Şampiyonu ile karşılaşmayacakmışçasına. Kendimden bilirim, içnide bulunulan durum ne kadar boğucu olsa da, neşe insanı ayakta tutar.

Rocky, gerçekçidir.

Başka filmlerde gördüğümüz kahramanlar gibi değildir Rocky. Hatalarının farkındadır. Mesela, dengesini koruyamadığını bilir. Ya da başka filmler gibi, imkansızı başaracağını düşünmez. Sonuna dayanayayım yeter der. Gerçekten de film sonunda Rocky yenilir belki ama koyduğu hedefi tutturur. Başkalarına öğüt verirken, kendisinin hala bir sokak serserisi olduğunu farkeder ve karşısındakinin inanmayacağını anlar.

Rocky, mücadeledir.

Gerçekçi hedefler koydu diye çalışmamazlık etmez Rocky. "Kadınlar, bacakları zayıflatır" dediğinde antrenörü, sevgilisi ile birlikte olmaz. Sabahın dördünde üşenmeden kalkar, iğrenç ols da çiğ yumurtasını içer, elindeki imkanlar dahilinde çalışır. Eğer elinde imkan yoksa, imkan yaratır. Kasap dükkanında et döver mesela.

Sonunda da yüzü gözü dağılmış olarak "Adrian!" diye bağıran bu savaşçı ile bütünleşirsin ister istemez. Bill Conti'nin o gaza getiren film müziği de buna eşlik eder. Rocky'nin bizi tek üzdüğü yer de Amerikan rüyasına dördüncü filmde yenik düşmesidir. Halbuki aslında ilk filmde İtalyan asıllı biri olarak kâr peşinde koşan ve Amerika'yı bu yönüyle temsil eden boksörü yenmiştir. Artık, o kadar kusur kadı kızında olur diyoruz ve Soğuk Savaş psikolojisinden dolayı bu olayı görmezden geliyoruz.

Rocky, bu nedenler dolayısıyla çok gerçektir. Çekilmesinden yıllar yıllar sonra, apayrı bir ülkede, apayrı hayaller koşan bir adamın bile kalbini ilk izlediği günkü gibi arttırır.

İnsanoğlunun uzay serüveni

by 23:00:00
NOT: Bu yazıların kaynağı Wikipedia'da bulunan bir çok maddedir. Derleyip, arada yazıların yorumlar ise şahsıma aittir. Biraz uzun olacak ama konuyla ilgili olanlar için yararlı bir yazı olması umuduyla

Jules Verne

Bu konuya Jules Verne ile başlamak ne kadar doğru bilinmez. Ama her gün gördüğümüz Ay'a gitme düşüncesi de sonuç olarak bir fantazi olarak doğmuştur. Bunu kurguya ilk döken Verne midir bilinmez ama en ses getiren kişinin o olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Neil Armstrong da Ay'dan dönüş yolunda kendisini anmıştır. "Dünyanın Merkezine Yolculuk"tan bir yıl sonra yayınladığı "Ay'a Yolculuk" kitabında, iki ABD'li bir Fransız bilim adamının Ay'a gittiğini yazar. 1902'de yine Fransızlar "Ay'a Seyehat" filmini çeker. İlk bilim kurgu sayılan bir filmde Ay'da varolan uzaylıları izleriz.

Teoriler

Rus bilim adamı Konstantin Tsiolkovsky, Verne'in hayallerini teoriye döken ilk kişilerdendir. Matematik alanında uzmanlaşmış bilim adamı, "uzay asansörü" fikrini ortaya çıkarır. Hiçbir şey bilmeyip, hayal edince imkansız gibi geliyor. Ancak bu fikir halen bilim adamları tarafından üstünde çalışılan bir fikir. Mesela 2007'de bu konulu bir proje yarışması düzenlenmiş. Wikipedia'da uzun uzun fiziksel formülleri açıklanmış. Bu konuda bir kitap yazan Philip Ragan'ın açıklamasına göre böyle bir projeyi hayata geçirebilecek ilke ülkenin, uzay çalışmalarındaki masraflarını diğer ülkelere göre %95 azaltacağı, bu da uzay araştırmalarında bir numara olacağı öngörülüyor.

İlk sıvı yakıtlı roket fikrini de Tsiolkovsky ortaya sürse de, bu roketi ilk uçuran Amerikalı Robert H. Goddard oluyor. Goddard da Verne ve H.G. Wells gibi yazarlardan etkilendiğini açıklamış. İlk roketi 2.5 saniye havada kalsa da sonuçta ilk roket oluyor. 1941'e kadar yaptığı roket deneylerinde en çok 2.4 km'ye (1937) kadar gidebiliyor.

Uzaya ulaşan ilk araç

2.4 km tabii ki uzay sınırlarında sayılmıyor. Peki, kim uzay sınırlarına çıkan ilk roketi yapmış? Uzay savaşlarında adı pek geçmeyen bir ülke olan Almanya (daha doğrusu Nazi Almanya'sı). Tabii insanlık dışı bir yönetimin elindeki bu roketler - V2 -, uzaydan çok 2. Dünya Savaşı'nda düşman vurmak için kullanıyorlar. Tabii bu roketlerin üretimi toplama kamplarındaki tutsakların çalıştırılması ile gerçekleştiriliyor. Yani roketlerin üstünde zaten masum kanı var. Uzay ile ilgisine dönersek, dik olarak atıldığında maksimum 206 km yükselebiliyor ki bu da uzay sınırı demek. Almanya'nın uzay savaşlarında bir taraf olmamasının sebebi de 2. Dünya Savaşı sonunda aldıkları yenilgi, girdikleri ekonomik kriz ve bilim adamlarının ABD ve SSCB tarafından kendi çalışmalarına transfer edilmesi.

V2'ler 1946'da ABD tarafından uzaydan çekilen ilk Dünya fotoğraflarını çekmekte kullanılıyor.



Uzaydaki ilk hayvanlar

V2'lerin fotoğraf çekmekten sonraki görevi ise uzaya hayvan taşımak oluyor. Dünya dışına çıkan ilk hayvanın ne olduğunu biliyor musunuz? Sirkesineği. V2'lerle 109 km'ye gönderilen hayvanlarda radyasyonun nasıl etki yapacağı merak ediliyor. Hayvanlar canlı ve sorunsuz olarak geri dönüyorlar.

Tabii biz daha çok uzaya çıkan maymun ve köpekleri duymuşuzdur. Uzaya ilk çıka(maya)n hayvan zavallı Albert oluyor. Yine V2'deki Albert, 63 km yukarı çıksa da boğulmadan dolayı ölüyor. Bir yıl sonra ise Albert II uzaya gönderiliyor. Albert II ise 134 km'ye çıkarak, uzaya giden ilk hayvan oluyor. Ancak dünyaya inerken paraşütte yaşanan bir problem yüzünden canlı dönemiyor. V2 ile Albert III (maalesef patlıyor) ve Albert IV (o da inişte ölüyor) uzaya gönderilmeye çalışılan diğer maymunlar oluyor. Bu arada bu maymunlar acı çekmesin diye uyuşturularak gönderiliyormuş.

1950 ve 1951, hayvanlı uçuşlar için bereketli bir yıl oluyor. 1950 Ağustos'unda ilk fare uzaya gönderiliyor ama yine inişte sorun nedeniyle ölüyor. 1951 Temmuz'unda Sovyetler uzaya (unutmayın dünya dışı değil, sadece 100 km sonrasına) iki köpek gönderiyor. Bu köpekler, uzaya giden ve yaşayan ilk canlılar oluyor. İki ay sonra ABD bir maymun ve 11 farelik bir uçuş ekibini uzaya gönderiyor. Bunlar da canlı olarak dönseler (sadece 70 km gittikleri için uzay sayılmıyorlar) de Albert VI isimli maymun iki saat sonra ölüyor. Ölüm nedeni aşırı ısınmaya bağlı stres olarak açıklanıyor.

1957'de Sovyetler'in yörüngeye giden ilk canlısı köpek Laika oluyor. Kalkıştan saatler sonra fazla ısıdan ölse de yörüngeye çıkan ve yörüngede ölen ilk canlı olarak tarihe geçiyor. Pullara resmi basılıyor, heykelleri yapılıyor. Tabii tartışmalar da yayında geliyor. Sovyetler'in hayvanın öleceğini bile bile yörüngeye göndermeleri tepki topluyor. Sputnik 2'nin 1958'de görevini tamamlayıp geri dönmesi ile Laika'da Dünya'ya geri dönüyor. 1960'da ise Belka ve Strelka, yörüngeye gidip dönen ilk hayvanlar oluyor. Köpekler, dönemin SSCB lideri Nikita Khrushchev tarafından Kennedy'nin kızına hediye ediliyor. Artık jest mi dersiniz dalga geçmiş mi dersiniz size kalmış.

ABD'nin de bu konudaki gözbebeği Miss Baker adlı maymun. 1958'de dostu Miss Able ile uzaya gönderilen hayvan başarı ile Dünya'ya dönüyor. Abla iki gün sonra uçuşa bağlı sebeplerle hayatını kaybetse de Baker, 1984'e kadar yaşıyor. Sonra ise müzelerde krallar gibi yaşayıp, bir Amerikan efsanesi haline geliyor. Tabii ki kendilerinin Laika gibi yörüngeye çıkmadıklarını hatırlatalım.

Hayvanlar hala uzaya gönderiliyor. 2010'da İran, uzaya hayvan gönderen son ülke olmuş ve bir fare, iki kaplumbağa, birkaç tane de soluncan yollamış. (Bakkaldan alınacaklar listesi gibi).

Sovyet yılları

1957'de Sputnik 1'in uzaya gönderilmesi ise SSCB'nin sazı eline aldığı döneme adım atıyoruz. Kendisi ilk yapay uydu olup, uzay savaşlarının başlangıcı sayılmaktadır. Uzayla ilk bağlantının kurulmasını sağlayan uydu 3 ay sonra yanıp düşmüştür. Ruslar bu başarıyı propoganda aracı olarak kullanırken, ABD'de de devlet harcamalarındaki eğitim payını arttırmış, geleceğe yatırım yapmıştır. Sputnik 2 ile de Leika gönderilmişti.

1959'da Luna 1 uzaya gönderildi. Bu uydu ile Dünya yörüngesinden çıkmak için lazım olan hıza erişildi. 119,500 km kadar uzaklığa giden uydu, 1 kg sodyum gazı salarak, ilk yapay kuyruklu yıldız oldu. Bu olay, Hint Okyanusu'ndan görüldü. Luna 1, Ay'ın 6000 km yakınından giderek uzayda kayboldu. Eylül 1959'da ise Luna 2 gönderildi. Luna 2 Ay'a inen ilk uzay aracı olmuştu. Sanıyorum ki kendisi Ay'da kaldı. Ay'a götürdüğü üç SSCB ambleminin birinin kopyasını Khrushchev, bu sefer başkan Eisenhower'a hediye etmişti. (Ah şu psikolojik savaş) Luna 3 ise Ay'ın karanlık tarafının fotoğraflarını ilk kez çekmeyi başardı. Luna 3 de diğerleri gibi uzayın derinliklerinde kayboldu.


ABD bu dönemde SSCB'yi takip etti diyebiliriz. Luna 1'den haftalar sonra Pioneer 4 ile Dünya'dan çıkış hızına erişebildi. Explorer 2 ile de Dünya'nın bir uydudan çekilen ilk resimlerini çekti.

Büyük Yuri Gagarin

1934'te Smolensk Oblastı'na yakın bir köyde doğan Gagarin, uzaya çıkabileceğine inanıyor muydu acaba çocukken? Lise yıllarında uçaklarla ilgilendiğini biliyoruz ama. Daha sonra pilot olan Gagarin, daha sonra uzay çalışmalarına yönlendirilecek ve dikkat çekecektir. Vostok 1 projesine seçilmesinin en büyük sebebi de 1.57'lik kısa boyuyla o kapsüle kolayca sığacak olmasıydı. 12 Nisan 1961'de tek başına uzaya gönderildi. 25 dakika sonra yörüngeye oturdu. Dünya'da tam bir tur atıp inişe geçti. Yere 7 km kala Vostok'tan fırlatıldı. Paraşütleri hemen açıldı ve yere sağlam bir şekilde indi.

O sırada her şeyden habersiz olan bir çiftçi ve kızı, gökten inen turuncu kasklı ve paraşütlü bir adamı görünce şoka uğradılar. Gagarin de onlara doğru giderek şunu dedi: "Korkmayın, ben de sizin gibi bir Sovyet'im. Uzaydan geldim ve Moskova'yı aramam için bir telefon lazım!"

Tabii Gagarin için bundan sonra her şey iyi gitmedi. Dünya çapında ünlendi, bir çok ülkeye gidip Sovyet gücünün sembolü oldu. Ancak kendini alkole ve kadınlara kaptırmıştı. Ülke tarafından uzay çalışmalarına katılması engelleniyordu çünkü kahramanlarını kaybetmek istemiyorlardı. Ancak bir uçuş alıştırması sırasında 1968'de hayatını kaybetti.

Uzay savaşları ve Ay'a iniş

Artık her şey daha ciddileşmişti. Sovyetler bu başarılarını devam ettirmek isterken, ABD de öne geçmeliydi. ABD, sadece Ay'a değil diğerlerine de göz diktiğini bu dönemde gösterdi. Önce, gönderdiği uydularla güneş ışınları üzerinde çalışmalar yaptılar. Mariner 2 ile Venüs'ün yakınından geçerek, gezegen ile ilgili ilk incelemeleri yaptılar. Venüs'ün bulutlarının soğuk, yüzeyinin ise sıcak olduğu keşfedildi. 1964'te ise Mariner 4 ile bu sefer Mars'ın yakınından uçup, ilk fotoğrafları çektiler. 1966'daki Surveyor 1 ile de Ay'a ilk yumuşak inişlerini yaptılar. Bu buluş Apollo'lar için çok yardımcı olacaktı.

SSCB de bu dönemde Vostok 6 ile uzaya ilk kadın astronot olan Valentina Tereshkova'yı göndermişti. 3 gün uzayda geçiren bu kadın astronot, ABD'li tüm astronotların uzayda geçirdikleri zamandan daha fazlasını geçirerek ABD'ye mesajını veriyordu. İlginçtir döndükten sonra uzaya çıkan tek bekar astronot olan Andriyan Nikolayev ile evlenmiştir ki bence evlendirilmiş olmalara Sovyet imajı nedeniyle çok doğal. 1984'te de zaten boşanmışlar. Bu arada ilginç bir bilgi olarak Nikolayev'in Çavuş Türk'ü olmasıdır. Kendisi ilk Türk astronot olarak sayılabilir.

1965 tarihli Voskhod 2'nun önemi ise ilk uzay yürüyüşüdür. Alexey Leonov, 12 dakika boyunca uzayda yürümüş, mekiğe geri dönerken ise biraz sıkıntı çekmiştir. Basınçla ilgili bir program yüzünden uzayda sabit kalan Leonov, kıyafet içindeki basıncı dışarı vererek zar zor geri dönmüştür.



SSCB'nin yaptıkları bunlarla da kalmıyor. Luna 9 ile Ay'a ilk yumuşak iniş ve Ay'dan çekilen ilk fotoğrafları gerçekleştiriyorlar. Luna 10 ile Ay'ın yörüngesine uydu yerleştiriyorlar. Venera 3, Venüs'e inen ilk insan yapımı araç oluyor ancak gezegen hakkında bilgi veremeden sinyal kesiliyor. Büyük ihtimalle o sıcaklıkta eridi gitti.

Apollo ve Soyuz projeleri ile rekabet kızışıyor. 27 Ocak 1967'de Apollo 1 ekibi, uçuşa bir ay kala, bir antrenman sırasında simülasyon aletlerindeki bir problem nedeniyle çıkan yangın sonucu hayatlarını kaybediyorlar. SSCB, ABD'nin bu hatasından yararlanmak için Soyuz projesini hızlandırıyor. Hedefleri Soyuz 1'i yörüngeye gönderip, ardından Soyuz 2'yi da oraya gönderip, ekiplerin gemileri değiştirmelerini sağlamak. Ancak Soyuz 1 havadayken bir elektrik arızasından dolayı geri dönmek zorunda kaldı. İnişte yaşanan başka bir problem nedeniyle kozmonot Vladimir Komarov, ki uzaya ikinci kez çıkan ilk insandır, mekikten ayrılamayıp hayatını kaybediyor. Bu nedenle Soyuz 2 ve 3 ertelenmek zorunda kalıyor.

ABD bu arada Apollo 4,5,6 ile inansız uçuş denemelerini yaptı. Apollo 7 ile insanlı uçuşlara geri döndüldü. Apollo 8, bir Noel günü gönderilmesiyle, astronotların oradan İncil okumasıyla kült bir uçuş oldu. Apollo 9 da eski ekip ile yeni bir denemeydi. Apollo 10 neredeyse Ay'a indi. Zaeten amacı Apollo 11'in yapacaklarının aynısını denemekti. Yani o üç astronot, Ay'a inen ilk astronotlar olabileceklerdi ancak emir büyük yerdendi, inmeden dönmeliydiler. Apollo 11 ise Neil Armstrong'lu, Ay'a ilk insan gönderimi olarak bildiğimiz ünlü uçuştu: "Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım."

Apollo 12 ve 17 arasındakiler (13 dışında) Ay'a inen başarılı ekiplerdi. Son 4'ü Ay'da ulaşımın daha kolay olması için özel tasarım bir araçla gidip, orada araba sürmenin zevkini tatmışlardı. Apollo 13 için "Houston, we've got a problem" olarak da bildiğimiz, sorunlu uzay uçuşuydu. Astronotların ve NASA'nın büyük soğukkanlılığı ile bir facia önlenmiş ve Dünya'ya sağ salim dönmüşlerdi.

Sonuç

Ben bu uzun yazıyı Ay'a iniş ile keseyim ama özellikle çalışmaların Mars'a yönelmesine rağmen, Challanger ya da Soyuz 11 gibi önemli uzay kazaları, 1980'lerin bşaında dünyanın girdiği ekonomik kriz ile uzay araştırmalarına azalan ilgi, 1990'da SSCB'nin yıkılması ile soğuk savaşın bitmesi gibi nedenler dolayısıyla artık uzay savaşları eski ve güzel bir anı olarak geride kalmış olabilir. Ama unutulmamalı ki bu çalışmalar sayesinde, iletişimin hızlanması, kablosuz tasarımlar, uydu yayınlar gibi bir çok teknoloji gelişmiştir. Her ne kadar komplo teorisi olsa da bu konuda, siz onlara kulak tıkayın ve de bir roman hatta bir hayal ile başlayan bu serüvende, Evren'in sonsuzluğunda daha nerelere kadar gidilebileceğini bir düşünün.

Basketbol kariyerim

by 20:01:00
Dün Real Madrid-Barcelona maçını izlerken Cristiano Ronaldo'nu bacağına soğutucu sıkıyorlardı ve birdenbire benim de bacağıma soğutucu sıkıldığı aklıma geldi. Çünkü bir ara basketbol oynuyordum ben ve burada anlatabileceğim saçmalıkta bir kariyerim vardı.

Basketbol kariyerim 2001-2002 yılları arasında kısa ve dolu dolu geçti. Aile tarafından bir şekilde spora doğru itilen bir çocuktum ben. Yüzme ile başlayıp voleybol, futbol ile devam eden kısa kariyerlerimi basketbol ile sonlandırmıştık. Gören de olimpiyatlara kazandırılacağım sanır.

Basketbolla ilgili iki sıkıntım vardı. Birincisi boyum kısa. Tabii o zamanlar kısalık o kadar da sorun değildi, NBA yıldızları arasında Allen Iverson kadar kalıyordum. Sonra herkes gitgide uzayıp, fark açılınca emekliye ayrıldım tabii. İkinci problem ise gözümde gözlük olmasıydı. Eee, Davids gibi karizmatik gözlükler takamazdım. Neyse ki lens kullanmaya başlayınca bu sıkıntıdan da kurtulduk.

Basketbola yeteneğim var mıydı? Pek sayılmaz. E takıma nasıl girdim? Çok basit, okuduğum okul yeni kurulan bir okuldu, neredeyse takıma katılmak isteyen herkes takıma katılabilecekti. Antrenmanlara gidip geliyorduk. Hazırlık maçlarında da kendimizi gösterdik ve takımda bulunabileceğim en uygun yerin yedek kulübesi olduğu ortaya çıktı.

Bu kısa kariyerde iki takımda birden oynama başarısını gösterdiğim unutulmasın ama. Bir yandan okul turnuvasında kadrodayken, bir yandan da Edirne Gençlik Şampiyonası'nda şimdi adını unuttuğum takımda forma giyiyordum. Gerçi o takım da lise takımının aynısının başka isim altında oynamasıydı. Okul turnuvasında sadece bir maçın son dakikalarında forma giymiştim. Hani, ligin önemsiz son maçlarında büyük takımlar PAF takımı kadrolarıyla sahaya çıkar da o futbolcular sonra kaybolur ya, aynen öyle. Bu kısa kariyerim oldukça agresifti ama. İki dakikalık maçta rakip oyuncunun ebesiyle ilgili bir şeyler söylemiştim. Çok sıcak bir ortam yoktu çünkü maçta. Deplasmandaydık, tüm taraftar kaptan ile dalga geçen tezahüratlar yapıyordu, ben de etkilenmiştim.

Ben zaten çok çabuk etkilenirdim böyle şeylerden. Gençlik şampiyonasında daha çok dakika almayan gençler oynatıldığı için orada birkaç maça çıkmıştım ki bir maç dışında pek bir şey kalmadı aklımda. O maçta da grubun en kötü takımı ile oynuyorduk ve rakip ne kadar kötü ise ben o kadar fazla süre alıyordum. Ancak buna rağmen taraftarları vardı ve buna sinir oluyordum. Bizim ise sadece ailelerimiz vardı. İşte o maç tek güzel oyunumu oynamıştım. Birçok sayı atıp, hayatımın en mutlu günlerinden birini yaşamıştım. Ancak karşı takım taraftarlarına dönüp de hareket yapıyordum. O maçtan sonra nasıl oldu da toplu bir dayağa maruz kalmadım anlayamıyorum. Herhalde o maçın milyonda bir olacağını hocamız da görmüştü ki bu performansım bana forma olarak dönmemişti.

Sonuç olarak bir yıllık kariyerde Edirne içinde birkaç maç, bir iyi performans, okul çapında ise bir maçta bir-iki dakika ve Edirne çapında okul şampiyonluğu vardı. O maç dönüşü serviste tezahürat ediyorduk. Derslerden kaytarmıştık, mutluyduk, abilerimiz şöföre Edirne Genelevi'ne gitmeyi öneriyor, ben de onun ne olduğunu ve nerede ilk kez orada öğreniyordum. Sonraki gün okulda yapılan bir tören ile madalyamı alıyordum. Hayatımda aldığım ikinci madalyaydı, altını diş ile kontrol etme espirisini de yapmaktan geri kalmamıştım. Sonra Marmara şampiyonasına gitmedik mi, gidildi de ben mi dahil olmadım, hatırlamıyorum.

Sonraki sezon daha ergen oluyorduk, artık LGS çalışmak lazımdı. Bu nedenle kısa ve fırtınalı basketbol kariyerime son noktayı koyuyordum. Şimdi o günlere bakınca sadece forma giyme heyecanı geliyor aklıma; hayalimizdeki numaraları kapmak, dizlikler, ayakkabılar.

Olmasın varsın

by 01:27:00
Proje sonlandırmak için dış dünyaya kendimi kapattığım bir dönemden sonra, artık yavaş yavaş kapıları tekrardan açıyorum. Günlerdir evdeyim. Önümde iki bilgisayar, biri modellemek biri yorumlamak için. Etrafta dağılmış kağıtlar. Hani işlerle uğraşırken saç tellerimin dipleri ağrıyordu en sonunda.

İşin garibi de yaptığım şeyden zevk alıyorum. Mazoşizm gibi bir şey. Kafamda bir şeyleri oturtup, bir şeyler bulmayı seviyorum. Tek sorun daha kelimelere dökemek. İşin jargonunu halen alamadım. O da olur zamanlar.

Ben tabii kendi dünyamda zorunlu askerliğimi yaparken, benim dışımda dönen dünya da hızından bir şey kaybetmemekte. Hem Denktaş'ı hem Lefter'i kaybetmişiz bugün. İkisine de ayrı ayrı üzüldüm. Denktaş ile ilgili bir haber okurken, dün hasta yatağında Rumca konuştuğunu öğrendim. Büyük ihtimalle Lefter de Türkçe konuşuyordu o zaman. Zaten bu ay NTV Tarih'ten Rembetika CD'si alıp, şöyle bir dinlemiştim. Şöyle güzel bir Türk-Rum havası dolmuştu odaya.

Milliyetçilik ne kadar saçma bir şey aslında. Ancak değişik kültürler tanımak da bir o kadar güzel. Bu topraklarda doğmam bir şans. Bu kadar değişik kültürün kesiştiği yerde doğmak hem bir lanet hem bir mucize. Güzel yönünden bakalım. Mesela birkaç bin kilometre daha doğuda doğsam şu an Şam'da bir protestoda vurulabilecektim. Onun da birazcık daha doğusunda doğsam, batıya hiçbir şekilde erişemeyecektim. Şimdi canım değişiklik istedi mi Steakhouse Burger'imi yerim, Radiohead müziğinde kaybolabilirim. Ama bir yandan da acılı lahmacun ile büyüdüm. Almanya'da bile çiğ köfteden vazgeçmeyip, sanki Güneydoğu'dan gelmişim gibi "böyle olmaz, yapamıyorsunuz bir şeyi" diyebilirim. Rakı istesem, ki kökenleri batıdadır, Adana'mın şalgamı yanında olmadan ağzıma sürmem. Ne bileyim bir yandan Almanca öğrenmeye çalışıp, o sırada altımda şalvar olabilir mesela.

Bazıları bunu kendi kültürünü benimseyememek olarak görebilir, Batı ya da Doğu özentisi diye yaftalayabilir. Hayır, niye sınır çizmeliyim ki kendime? Tamam, Zeki Müren de Aşık Veysel de benim, ama şalvar da benim, bira da.

Bunu demişken aklıma bir şey daha geldi. Tam da iki proje arası tek boş günümde Almanyalı Yarim filmine denk geldim. Hani izleyeyim, benim Acı Vatan Mannheim'a analiz yaparım dedim ama bir baktım ki hiç değmez. Türk milletinin misafirperverliğini, onurunu, dostluğunu övme temalı bir film. Bu hiç sorun değil, tek yönlü olmuş der geçerim ama Türk'ün misafirperverliğini diğer ırkları ezerek anlatacaksa ona bir dur derim. Alman gençliğinin vurdum duymaz, hippi olarak anlatıldığı, duvarda eşşek kadar Hitler resminin bulunduğu bir ortamda, batı ahlaksız, biz ise kendi değerlerimizle kendimize yeteriz mesajı verirken, alttan verdikleri "Bir başkadır benim memleketim" şarkısının orijinali Fransızca.

Sonuçta şans ile bu memlekete doğmuşuz. Elimde bu devletin nüfus kağıdı, pasaportu var. Çocuğum da bu ülke vatandaşı olacak. Bu ülkeye hizmet verecek olmamın da en büyük nedeni ona daha iyi bir düzen bırakmak için olacak. Türk olduğum için gurur duymak yerine, bunun güzel bir şans olduğunu düşünüyorum. Farklılıklardan nefret etmek yerine, onları öyle kabulleniyorum. "Iyy bu Çinliler ne iğrenç, köpek eti yiyorlar" niye diyeyim ki? Haydi empati kuralım; "Iyy bu Türkler ne iğrenç, bağırsağı parça parça yapıp, baharatlayıp yiyorlar." Ama ben kokoreç yemiyorum ki diyebilirsin, ama en iyi arkadaşın kokoreç yerken, siz Türkler böylesiniz işte demiyorsun herhalde.

Bu demek değil ki Denktaş öldü diye üzülürken, bunları demek doğru değil. İki büyük ülkenin bir adaya tıktıkları iki topluluğun değişik çıkar çatışmaları için birbirlerini öldürmeleri üzerine, o topluluklardan birinin çıkarlarını korudu Denktaş. Kıbrıs tamamen bizimdir demek yerine, iki ülkeli bir Kıbrıs hayali kurdu. Bu barışçıl değildi demek değildi. Hergün kavga edecek bir çiftin evliliğe devam etmesinin gereğinin olmadığını düşündü. Sonuçta ortada bir çocuk yoktu. Eminim ki o da Rumca bir şarkı duyduğunda hoşuna gidiyordu. Keza Lefter, 6-7 Eylül döneminde Yunanistan'a gidip, azılı bir Türk düşmanı olsa kimse bir laf edemezdi. Doğduğu kimliği değil, istediği kimliği seçti.

Neyse o zaman, Bülent Ecevit ile bitirelim. Kıbrıs Hareketı'nın adına Barış koymuş bir adamdı. Düşünüyorum da Erdoğan, o dönemde başta olsa Rumlar hakkında demediğini bırakmazdı, ki "ne Ermeniliğimiz, ne afedersin Rumluğumuz kaldı" demişliği vardır. Ecevit ise bakalım ne demiş Kıbrıs'a askerleri gönderirken;

"Bir soyun kanı olmasın varsın
Damarlarımızda akan
İçimizde şu deli rüzgar
bir havadan"
Blogger tarafından desteklenmektedir.