Hayes'in özgürlüğe kaçışı

by 18:06:00
Billy Hayes, 1970'in Eylül ayında Yeşilköy Havaalanı'nda yakalandığında gazetelere haber olmamıştı. Dönemin koşulları gereği esrar kaçaklığı (ve bir yandan kullanımı da) sıkça görülen bir durumdu. Bu nedenle Hayes'in dediği gibi, üstünden bomba çıkmasının beklendiği bir adamdan esrar çıkması herkesi rahatlatıyor ve gülümsetiyordu. Ancak bunun suç olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Geceyarısı Ekspresi, Türkiye'de bir tabu. Filmi iki yaz önce ilk kez izleme fırsatı bulmuştum. Film oldukça güzeldi. Konu heyecan vericiydi, hapishanede yaşanan baskıyı ve şiddeti içine kadar işleyebiliyordun. Müzikleri ise bir enfesti. Tek problem Türkler'in yansıtılmasıydı. Herkes kötü ve pis olarak tektipleştirilmişti. Ancak abartıya kaçmasaymış Türkiye'deki, özellikle de o dönemin, hapishane hikayelerini çok iyi yansıtabilirmiş.

Hayes'in National Geographic kanalı için çekilen Banged Up Abroad serisindeki belgeselini izledim. Çok güzeldi, filmin kendisinden bile güzel. Hayes'in daha önce üç kez Türkiye'ye gelip aynı taksiciden haşhaş alıp ABD'ye götürdüğünü, dördüncüsünde yakalandığını bilmiyordum mesela. Kaçmayı, kafasına koyup Amerikalı arkadaşını Türkiye'ye çağırdığını ancak arkadaşının İstanbul'da otel odasında parası için öldürüldüğünü de bilmiyordum. Bununla ilgili de bir haber bulamadım maalesef internette.

Kaçış olayı çok ilginç. "İmralı deniz ile çevrelenmiş, kimse kaçamaz" diye düşünülüp güvenlik biraz daha rahat bırakılınca Hayes, fırtına için demir atmış bir sandala yüzüp onu kaçırıyor ve Bandırma'da karaya vuruyor. Bu planı da Adnan Menderes'in mezarının üstünde kurması da ironik. Sonra ise muamma. Hayes, Bandırma'dan İstanbul'a gittiğini söylüyor. Parayı nereden bulduğu meçhul. Kendisinin kaçtığının ne zaman farkedildiği meçhul. İstanbul'a kadar nasıl tanınmadan geldiği meçhul. İstanbul'da saçını boyayıp, Edirne'ye kadar geliyor. (Bu arada Alinur Velidedeoğlu'na verdiği röportajda Hayes, Edirne adını hatırlayamayıp "Ya sınırda büyük bir şehir vardı, Adrianapolis diyorlar hatta" dese de bizim Türk reklamcı "Çanakkale mi?" diyor. Bir Edirneli olarak pek yaraladı beni :( ) Edirne'de Karakasım köyünde kalmış. Oraları da bilirim. Hemen karşısı Yunanistan'dır. Sanki iki adım atsan oradasındır. Bizimki de öyle yapmış, gece vakti Meriç'ten yüzmüş karşıya geçmiş. Orestiada yakınlarında da karaya çıkmış olsa gerek.

Kaçışı tabii ki gazetelerde yer buluyor. Ancak büyük bir sansasyon olduğunu da söyleyemeyiz. Film çekilene kadar da bir sıkıntı yok. Billy Hayes, hayatını yazıyor ve Milliyet gazetesi Hayes'in kitabı uyuşturucu kullanan gençleri uyuşturucudan soğutmak için yazdığını iddia ediyor. Halbuki Hayes halen röportajlarında uyuşturucuya karşı olmadığını söylüyor. Uyuşturucunun yasallaştırılmasını isteyen Hayes'e göre Nixon'ın uyuşturucuya karşı açtığı savaş mafyalaşmaya, rüşvete ve hatta cinayetlere neden oldu. Tarihimizde de Nixon ve Ecevit'in haşhaş ekimi yasakları hakkında birbirine girdiği bilinir. Nixon'ın bütün isteğine rağmen Ege bölgesindeki haşhaş ekimine yasak getirilmemiştir. Adı Afyon olan bir şehre sahip bu bölgenin ekonomisinde haşhaş ekiminin ne kadar önemli olduğunu tahmin edebiliriz herhalde. Ekşisözlük'teki "Haşhaş Sorunu" başlığı, güzel bir referans olabilir bunun için.

Film çekilip, Cannes Film Festivali'nde gösterildikten sonra Billy Hayes, Türk medyasında "Billy Hayes adında biri" yada "Billy Hayes adındaki esrarcı" haline gelir. Kendisi ise iyi para kazandığını reddetmez. Daha sonra oyunculuk işlerine girse de pek başarılı olmaz. Filmden ve kitaptan 30 yıl sonra Hayes tekrardan Midnight Express günlerini geri hatırlatmak için döner. Yazdığı mektupları kitaplaştıracağını söyler, o günleri hakkında tek kişilik oyunlar sahneleyeceğini söyler. Bu noktada biraz "para suyunu çekti" eleştirisi getirsem ayıp olmaz. National Geographic'teki mimiklerinin de bazı noktalarda çok abartılı, bazı noktalarda ise (arkadaşı Patrick'in ölümü gibi yerlerde) hiç duygu yansıtmadığını söyleyebilirim. Pek çözemedim kendisini.

Dublörün Dilemması ve selam çakma hastalığı

by 01:20:00

"Çaycı Osman'ın masaya kahve getirme sahnesi ile Christopher Nolan'ın Memento filmindeki bilmem ne sahnesine selam çakan süper dizi"

Ekşi Sözlük'te beğenilen bir dizinin başlığında bu tatta bir entry'nin okunması çok olağan. İnsanlar bu "selam çakma" işini seviyor. Selamı aldığını, "benim entelektüel kimliğim çok iyidir" alt mesajı ile belirtmek istiyor. Bunu o kadar istiyor ki bazen olmayacak şeylerden olmayacak "selamlar" çıkartmak için kafa yoruyor.

Sinema/televizyon bu göndermeleri yapmak için çok daha uygun, hele bir kitap ile karşılaştırıldığında. Dublörün Dilemması'nda Nuh Tufan ile İbrahim Kurban'ın yaptıkları bir muhabbette Pulp Fiction'ın bir sahnesinin bir çizgi romandan doğrudan alındığı söylenir. Pulp Fiction'da yapılan selam çakma meselesinin güzel örneklerinden biri diyebilirim. Pulp Fiction diyalog ağırlığı ile olsun, silahların bol bol konuşmasıyla olsun bir çizgi roman tadında olduğu için bu tadında gönderme insanın gözüne gözüne sokulmadan yapılmış, bilen bilmiş.

Kitapta bu tarz bir göndermelerin insanın gözüne sokulmadan yapılması zor. Mesela D.D.'de şu an açık olan sayfadan bir gönderme örneği vereyim: "çünkü Cool Hand Luke filmindeki Paul Newman'ın maskesini takmıştım." Bu güzel. Yazarın kafasında öyle canlanmış, sevdiği filmi ve aktörü kitabının adını eserinde geçirmiş. Peki bir sonraki bölüme bir göz atalım.

"Merhum aktör Turgut Özatay'ın [25 Haziran 2002 günü 75 yaşında ölmüştü] maskesini yaptım." Şimdi bu doğum-ölüm tarihi verme meselesi kitapta bir çok kez karşımıza çıkacak ve kitabı romanlıktan alıp ansiklopediye çevirecek. Devam edelim. "Bu sözü bir yerden hatırlıyordum ... Hangi filmdi? Sokaklar Yanıyor [1965], Ölüm Temizler, Dövüşmek Şart Oldu [1966], Cehennemde Boş Yer Yok [1968], Namlunun Ucundasın  [1971], Ölüme Yalnız Gidilir [1976],  yoksa Suçlular Cehennemi [1979] mi?" Merhaba, beyazperde.com. Özatay'ın hayranı olduğunu göze sokmak için filmografisinin bir bölümünü, çekildiği yılları ile birlikte vermek başarılı bir yöntem mi yoksa kelime kalabalığı mıdır, tartışılır.

Daha önce Elif Şafak için Ekşi Sözlük'e yazmıştım, buraya da yazayım. "Baba ve Piç"te (evet ben de selam çaktım!) ana karakterin kitapçıdan aldığı 10 tane romanının hepsinin adını yazarları ile vermiş, okurken uyuduğu makalenin bile adını yazmıştı. Tamam, en çok filmi siz izlediniz. Tamam, en çok kitabı siz okudunuz. Tamam, en çok şarkıyı siz dinlediniz. Yalnız, Cohen'ın "Dance Me" diye şarkısının asıl adının "Dance Me to the End of Love" olduğunu bilmemeniz, şarkıda geçen "Dance me to you're beauty"nin de "your" olduğunu ve 17. baskıda bunu hala düzeltmediğiniz beni üzüyor.

Dublörün Dilemma'sına kafayı bu kadar takmam yaşadığım büyük hayal kırıklığından ötürüdür aslında. Kitabın son dönemin en iyi Türk edebiyatı eserlerinden olduğunun telaffuz edilmesi benim beklentilerimi çok yükseltmişti. Aynı şekilde övülmüş Tol'u okuduğumda nasıl kendime gelemediysem, bunda da bir o kadar üzüldüm. Selam çakma meselesi ise bunun sadece bir kısmı.

Başyapıt olmasa da D.D. güzel kitap, buna kimsenin itirazı olacağını sanmıyorum. Yazarın yukarıda da gördüğünüz üzere adını geçirdiği Tarantino filmi tadında olağandan farklı bir kurguya sahip, silahların konuştuğu bir kitap. Kapakta da bunu görüyoruz zaten. Afili Filintalar'ın diğer üyelerinden Onur Ünlü'nün (ki kapakta Ah Muhsin Ünlü kişiliği ile bulunmakta) Polis'inde veya Emrah Serbes'in Behzat Ç.'sinde de görürüz silahları. İnsanların birebir aynı maskelerini yapıp, boğaza yerleştirilen çiple ses değiştirmesi de bilim kurgu tadını vermiş. Absürtlük karakter isimlerinde de kendisini göstermiş; Pembe Pepe, Ferruh Ferman, Erman Ferman, Taliha ve oğlu Talha, Habip Hobo gibi kafiyeli ya da aynı baş harfli isim soyadı kombinasyonları var. Kitabın gerçekten uzak olduğunu okura hissettirmek istiyor yazar.

Tamam gerçek değil ama yetimhanede okumuş ve normal bir liseye giden Nuh Tufan'ın çizgi roman kültüründen felsefenin derinliklerine kadar her şeyi bilmesi, (diğer karakterlerimiz de maşallah kendisinden az değil) kendini dine veren, heykel öğrencisi ve bir yıl kimya ve tıp dışında bu konularla ilgilenmemiş İbrahim Kurban'ın icatlar bulması abartıya kaçıyor. Ferruh Ferman'ın siğilinin dua ile geçmesi ile yazarın inançsal kimliğinin konu ile alakasız olarak hikayeye yansıtıyor. Kitabın dört farklı anlatıcısı var ve hepsinin üslubu birbirine benziyor. Bazı detaylar ise gözden kaçıyor. Mesela Nuh Tufan'ın dayak acısını hissetmediğini bilirken bir yerde Tufan, "Artık darbelerin acısını hissetmiyordum" diyor.

Hızlı okunan bir kitap D.D. Kapakta da poz veren Alper Canıgüz'ün arka kapağında dediği gibi "ilginç", "heyecanlı" ve "eğlenceli". "Derinlikli" olduğu konusunda ikna olamadım ama. Kendiliğinden derinlikli olmamış ama büyük sözlerle derinleştirilmeye çalışılmış gibi geldi. Bazı karakterlerin o hayatın anlamını çözmüş, özdeyiş gibi gelen cümlelerini gerçek hayatta duysam o ortamdan kaçmak için yer arardım. Ancak en sevdiğim sözü de paylaşmazsam olmaz: 

- "Bir gözlük almalısın Geronimo." [Geronimo: Hacer Ceren'in lakabı.]
- "Neden?"
- "Her defasında dudaklarımı ıskalıyorsun."

Filme çekilse izlerim ben bu öyküyü. Yakışır çünkü. Güzel de bir kitaptır. Ama Çağdaş Türk Edebiyatı'nın zirvesi demek için, "ehehe ehehe Leyla ile Mecnun'da Erdal Bakkal "İsyeaaan" dedi, Halil Sezai'ye gönderme yaptı, çok komik" diye yazan bir Ekşi Sözlük yazarı olmak lazım. Bazı şeyleri abartmamak lazım.

Kapağı harbiden güzel. Sarı yakışmış.

Bir çocuk gözünden deprem

by 00:26:00
Çok fazla uykudan uyandırılmışlığım yoktu benim. Aklımda tek kalan salonda uyuduğumda uyandırılıp yatağa götürülmem ya da "tuvaletin gelmiştir senin" diye ebeveynlerim tarafından tuvalete götürülmemdir.

11 yaşındaydım ve güzel bir uykunun tam ortasında olsam gerek. O gün neler yapmıştım, ondan önceki günler nasıl geçiyordu hatırlıyor değilim. Ancak o günü asla unutamam. Uyandırılmıştım ve annem tarafından laf evrilip çevrilmeden deprem olduğu söylenmişti. Edirne-Gölcük arası 350 kilometre. Bu evin beşik gibi sallanmasını önlemişti belki. Ancak uyandığımda gördüğüm oda avizesinin bir sarkaç gibi sallanıyor olduğuydu.

Önce evin önündeki boşlukta durduk, sonra o zaman sahibi olduğumuz lokalin bahçesine gittik. Beşiktaş maçlarını izlediğim o büyük televizyonda bu sefer neler oluğunu öğrenmeye çalışıyorduk. Hangi televizyon kanalıydı hatırlamıyorum bir film gösteriyordu. Büyük ihtimalle onlar da ne yapacaklarını bilemiyordu. Bilgiler altyazı ile ulaştırılıyordu yanlış hatırlamıyorsam. Radyo dinliyorduk bir de. Cep telefonları o dönem ilk kez kullanılmaya başlanmış, İstanbul'daki akrabalarla kısa süre konuşabilmiş, içimizi rahatlatmıştık. Sonra hatların çöktüğünü, konuşmanın imkansızlığını hatırlıyorum.

Bahçedeydim. Hayatımda ilk kez sabahlıyordum. Ne yapacağımı bilmeden, hiçbir şey hissedemeden göğe bakıyordum. Yıldız her zamankinden daha parlaktı. Binlerce yıldız vardı gökte. Bunun nedeni yaz günü havada bulut olmaması ve etrafta ışıkların yanmamasıydı elbette. Ancak uzun süre çok parlak yıldızlı gökyüzü gördüğüm zaman depremin habercisi gibi gelmişti bana. 

Aile dostları ile bahçede buluşmuştuk. Etrafta arabada yaşamak, bir çadır alıp onun içinde kalmak gibi fikirler uçuyordu. O gece eve gidemezdik, koltukta otururken sabahı yapıp eve geri döndük. Televizyonda hep yıkım görüntüleri vardı günler boyunca. O yaz Kral TV'den başka bir şey izlemeyen ben, ne radyodan şarkı dinleyebiliyordum ne de televizyondan klip izleyebiliyordum. Toplumsal bir depresyon içinde gündüz siyah beyaz filmler, akşam ise haberlerde göçükleri izliyordu herkes. Kanal D'de ilk kez kopmuş bir el görmüştüm canlı yayında. 17 Ağustos'u düşündüğümde kafamdaki en canlı imgelerden biri odur.

İkinci canlı imge ise depremin merkezinden eve gelen akraba mı desem aile dostu mu desem, evleri zarar gördüğü için göçebe bir hayata doğru yol alan bir aileydi. Büyükler ne konuşurdu hatırlamıyorum ama kızları bana deprem sırasında bir oda dolusu müzik CD'sinin sarsıntıyla beraber yıkıldığını anlatmışlardı.

Tam her şey normale dönüyor derken Düzce depremi meydana geldi. Ali Kırca'dan haberleri dinlemek için stüdyoya bağlanmışken kamera sallanıyordu, Ali Kırca sallanarak haberleri sunmaya çalışıyordu. Benim kafam ise tekrardan avizeye dönmüştü. Bu sefer salon avizesi sarkaç gibi sallanıyordu. Baktım, baktım ve bir anda ağlamaya başladım. Sanki hayatımızın sonuna dek deprem olacaktı. Sanki hep yıkılan evler, kopan eller ve düşen CD'ler olacaktı. Tüm umudumu yitirmiştim. Annem sakinleştirdi beni. O gün bir sirke gidecektik. O sirk moralimi düzeltmiş, uzun sürebilecek bir travmanın etkisinden kurtarmıştı.

Ben şanslıydım. Gölcük'te, Kocaeli'nde, Sakarya'da, Yalova'da ve diğer birçok yerde olanlar o kadar şanslı olamadılar. Tek şanssızlıkları orada olmaktı. O dönemde deprem, heyelan ya da çığ gibi doğal afetlerden biriydi sadece. Kuzey Anadolu Fay Hattı öğretilmemişti bize ya da deprem sırasında ne yapılacağı da öğretilmemişti. Daha fazla kâr elde etmek için deniz kumu kullanan ya da demirleri az kullananlar yüzünden, bunları kontrol etmeyip rüşvet ile dönen bürokrasi yüzünden on binlerce insan öldü,  yirmi binlerce insan yaralanda, yüz binlerce insan yerlerinden oldu ve milyonlarca insan kalbine görünmeyen ama akla geldikçe hep hissedilen bir yara aldı.

O avize sallandığından andan itibaren ben de o yaralardan almış ve çocukluğumdan bir adım daha uzaklaşmıştım.

17 Ağustos 1999 - Kanal D Haber | Alkışlarla Yaşıyorum

Ernst'e veda

by 00:01:00
Beşiktaş'lı olmam sonuçta kader işi. Kendim seçmedim. Babam başta olmak üzere etrafımda bu kadar Beşiktaşlı olmasaydı, belki de Beşiktaşlı olmayacaktım. Ama bir kulüpten bahsedince içine milyonlarca farklı konu geliyor ve sen de o konulardan birini seçiyorsun sevmek için. Mesela bugün "Quaresma gitmesin" diyen on binlerce yıldız körü Beşiktaşlı'dan biri olmadım hiç. Benim için Beşiktaş asla John Carew ya da Ailton olmadı mesela. Giunti'ciydim ben mesela, görevini yapan, çok göze batmayan.

Sonra Fabian Ernst gitti Beşiktaş'tan ve Ernst'e üzüntümün kendisinin Alman bir futbolcu olmasıyla bir ilgili varsa İnönü'nün ortasına gömsünler beni. Bunca yıllık hayatımda üç şampiyonluk hatılarım. Biri hayal meyal, biri daha canlı. Ancak 2009'un yeri bende ayrıdır. O dönemki hayat arkadaşımı zorla yanıma alıp, Beşiktaş'ın zar zor da olsa kazandığı maçlarda kendimden geçmişliğim vardır. Bu kendimden geçme halini yaratan en büyük adamdı Ernst.

Sonra Beşiktaş, başına bulunan şımarık çocuk yüzünden binlerce hata yaptı. O formayı taşımaması gereken adamlar İnönü'nün o çimlerine basıyorlardı. Ernst, hep çabaladı, ekran karşısından görüyordum onu. Sonraki sene kombine alma kararı verdiğimizde, bir Beşiktaş forması almam gerektiğini anlamıştım. Peki arkasına ne yazacaktım? İki seçenek vardı, ya Bobo, - ki çok hayranı olduğunu söylemeyezdim ama son sezonlarda Beşiktaş'ın en golcü ismiydi, bir yerde hakkını teslim etmek lazımdı. Diğer ise Ernst. İkinci seçeneği seçtim.

Stattayken her şey çok farklı. Görüntü yönetmeninin seçtiği şeyleri, iki spiker eşliğinde izlemiyorsun Neye odaklanmak istiyorsan, nasıl yorumlamak istiyorsan hepsi senin elinde. Ben, Ernst'i izledim. Herkese nereye koşması gerektiğini gösteren, sakatlanmayan, elinden geleni yapmaya çalışan o saçsız kralı.

Şimdi yollarımız ayrılmış diyorlar. Beşiktaş ile bir oyuncak gibi oynayan o adamın kalıntılarını temizlemek gerekiyormuş. Beşiktaş'ı anlıyorum, kimseye çok para veremez hak etseler bile. Ernst'i de anlıyorum, dünya tatlısı ikizleri için hayatının bu döneminde kazanabileceğini azaltmak istemiyor. Ancak, Aybaba'yı anlamıyorum. Ernst benim futbol sistemimde yok diyor. Ya yalan söylüyor, ya da futboldan anlamıyor. İleride bunları da görürüz.

Ernst, Kasımpaşa'da diyorlar. Hani o maçlarını Recep Tayyip Erdoğan Stadı'nda oynayan, iktidara yakınlığı ile benim antipatime sahip o takımda. Bu bile Ernst'in İstanbul'u bırakmama isteğinin bir göstergesi. Mümkün ise bu sefer bir Kasımpaşa forması alıp arkasına Ernst yazdıracağım.

Neden mi?
Çünkü sadece Beşiktaş değil, hayat bir mücadeledir. Başka şehirlerde ayakta kalmaya çalışmayı, elinden gelenin en iyisini vermeye çalışmayı çok iyi bilirim. Ufak tefek performanslar mühim değil, Ernst beni hiç yanıltmadı. Eğer inandığım bir Beşiktaş ruhu varsa, başka formalar altında o ruhu da göstereceğine inanıyorum.

Fabian, der Arbeiter.

Amatör ruh yaşıyor

by 23:56:00


Bu şarkıyı sevmek için binlerce nedenim var bence. Hepsinde de haklıyım, efendim. İtiraz istemiyorum.

Müzikte amatör ruh önemlidir. Bu ruhu kaybettim mi, maçı kaybediyorsun. Parayı kazanıyorsun tabii. Böyle de bir durum işte. Çok saçma sapan bir şekilde örnekleyeyim şimdi ben bunu. Ercan Saatçi var ki kendisini genel olarak sevmeyiz. Ancak ekşisözlük'e girin, başka online platformlara girin, Ercan Saatçi diyince Sayenizde şarkısı çıkacak karşınıza. Şimdi bu adam İzel Çelik Ercan'dan girdi, "ebabil bir kuştur, sözünden dönen puşttur"dan çıktı, albümler çıkardı falan. Geriye ise bir tek Sayenizde şarkısı kaldı. Niye bu kaldı? E şarkı amatör ruh ile yazılmış. Bir gitar var, bir perküsyon, bir de geri vokal var ve 2 dakika sürüyor. Aynı şeyleri on kez tekrarlamıyor. Kısa, öz ve vurucu.



Neyse, Of Monsters and Men grubumuz da böyle gösterişli düzenlemelere girmeden, iki gitar, bir bas, bir akordeon ve bir trompet (bu üflemeli aletleri hep karıştırıyorum, çok pardon yanlış ise) ile güzel güzel yazmış şarkısını.

Bir de gemi muhabbeti var ki şarkıda, içinden gemi geçen her şeyi çok sevdiğim gibi "Little Talks" şarkısını da çok sevdim. Bir de Calexico misali üflemelerle girince nakarata birdenbire bir Meksikalı doğuyor içimde, "el mariachi", "desperados" gibi Robert Rodriguez film isimlerini sayıyorum dışımdan ki azıcık daha Meksika ruhunu hissedeyim.

Sonra efendim, şarkıcı olan bakımlı olacak kaidesine inat, şişman diyebileceğimiz bir erkek vokale sahip grup. Güzel şeyler bunlar. Zaten müzik endüstrisinin başına ne geldiyse, ses değil de görsele eğilmekten dolayı geldi. Hanım kızımız ise eli yüzü düzgün bir kızım. İki tür kıza karşı dayanıksızım, buradan açıklamış olayım. Birincisi ağlayan kız, ikincisi ise enstrüman çalan kız. Enstrümana gönül vermiş insandan zarar gelmez. Neden mi? Müzikal enstrüman çalmak sabır ister, emek ister, o işi gerçekten sevmeyi gerektirir. Bir kızın gerçek anlamda gitar çaldığını duyduğumda bir seviye üste çıkar çünkü belli maharetlere sahiptir kendisi. Bazı erkekler beraber maç izleyeceği kızın hayalini kurar, bazıları yemek yapan ve çocuk bakan kızın hayalini kurar. Benimkisi tam olarak hayal sayılmaz ama beraber gitar tıngırdatabilmek çok tatlı olurdu. Bu yüzden Johnny Cash ve June Carter ikilisine her zaman saygı duymuşumdur. Hoş, Johnny Cash'in çapkın yaşamı nedeniyle, mükemmel çift diyemesem de yarım asır görmüş, her şeye rağmen birbirlerini deli gibi seven bir ikilidir onlar.



Bir de erkek ve kadın sesleri uyumlu olduğunda tadından yenmez bir ikili oluyor. Little Talks bunun örneklerinden. Bir de sözler falan da tatlı ve romantik. Bana Juno filmi ile kulaklara kazınan (deyime gel) Anyone Else But You şarkısını da hatırlattı. Kendisini de hemen buraya koyayım.



Sonuç olarak, Little Talks şarkısı, müziğin ölmediğini yüzüme bir tokat gibi çarptığı için önemli benim için ve hiçbir tokattan sonra bu kadar mutlu olmamıştım.

BB

by 00:17:00
Geçen gün spor salonunda haberlere bakarken bir haberi çıkmıştı Brigitte Bardot'nun. Yine her zamanki gibi hayvan haklarıyla ilgiliydi her halde. Yanına da son dönemlerde kendisi ile ilgili çıkan her haberde kullandıkları sağda bir örneğini görebileceğiniz şekildeki bir fotoğraf ile. Hani, "yaşlandı da bakın ne hale geldi" mesajını alttan altta vermek için. Mesela bizim çok elit websitemiz milliyet.com.tr doğrudan "Neydiler, ne oldular!" diye bir foto albüm yaratıp bu resimleri gösteriyorlar.

Neyse efendim. Benim Brigitte Bardot'a olan sevgim ve saygım çok yüksektir. Kendini doğal bir şekilde yaşlanmaya bırakması çok takdir edicidir mesela. Yüzünü gerdirip, mimiksiz bir robota dönüşmek yerine yaşlılığın ve bilgeliğin asaletini yansıtmayı seçmiştir. Elini ayağını da sanat işleriden çekip hayatını hayvan haklarına adaması da takdir edicidir. Ha, bu kadar etkili bir kadın olarak daha politik bir figür olabilir miydi? Olabilirdi, belki de Fransa için öyledir. Yine de doğa için bir şeyler yapması bile onu boş bir aktristen öteye koyar.

Yalnız, Brigitte Bardot'un gençliği benim hayatım boyunca gördüğüm en güzel kadındır, bunu da gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Resimleri bir yerde karşıma çıktığında dibim düşer. Zamanın ötesindedir. Çok ciddi olarak söylüyorum, herkesin beğendiği günümüz top modellerinin ne çoğunun ismini bilirim, ne de muhteşem güzel olduklarını savunurum. (Tabii bu, 'ay Adriana Lima güzel mi, şurası yamuk bi kere onun' diyen bir Türk kızı tribini kastetmiyorum.) Elleri yüzleri düzgündür ama bir şeyler eksiktir. O eksik şey de Brigitte Bardot'ta vardır.

Nedir o eksik şey? Bilmiyorum. Yaşlılığında da kaybetmediği asaleti olabilir, şıklığı olabilir. Her şey olabilir. Serge Gainsbourg'un eski yâri olması da bunda etkili olabilir. O dönemde şarkıcılığa da soyunmuştur. Sesi, güzelliğinin yanında bir hiç olsa da, sesinde de ilginç bir şey vardır Bardot'nun. Güzel bir ses değil ama inip çıkan vurguları dinlenir kılar söylediklerini. John Lennon da tapar mesela Bardot'ya. Bizim "her akşam votka, rakı ve şarap"çı Dario Moreno abimiz de kendisine bir şarkı bestelemiştir.

Bu mükemmel sistem kendiliğinden olmuş olabilir mi?

Her bir şey yeşil

by 00:14:00
Eğer bir Alman vatandaşı olsaydım Yeşiller'e oy verirdim. Doğa önemli çünkü. Ekonomi de önemli aslında. Ama doğa bir ayrı önemli. Ekonomiyi sonuçta bu işin okulunu okumuş, en önemli yerlerde çalışmış adamlar bile düzeltemiyor, bir noktadan sonra patlak veriyor. Her inişin bir çıkışı oluyor, her çıkışın da bir inişi. Doğayla ekonomiyi karşılaştırmak da elmalar ve armutlar meselesi. Olsun farketmez.

Eğer bir ev yaptırabilseydim yeşillikler içine, doğayı bozmayacak şekilde yaptırırdım. Çünkü günlük hayatım bilgisayar başında heba oluyor.  Sabah uyanınca gazeteleri bilgisayardan oku, elektronik posta kutunu kontrol et. Okula git, makaleleri bilgisayardan oku, bilgisayarda yaz. Akşam dizini/maçını bilgisayarda izle. Arkadaşların ile bilgisayarda konuş/yazış. Bir yandan da ironik aslında çünkü bilgisayar olmasa, o gazete/mektup/makale/karalama kağıdı derken ağaçların hepsi gidecekti. Bu sefer de sen bilgisayardasın, ağaçlar kesilmiyor ama ağaçlara gidemiyorsun.

Eğer bir mevsim seçebilseydim yaz mevsimini seçerdim. Eğer yaz sevmeyen arkadaşlarım kızacaksa ilkbaharı da seçebilirim. Ama bana karışmayın da yazı seçeyim. Ama Temmuz ayı olsun, Ağustos değil. Deniz soğuk olsun ki sıcaktan bunalınca atlayalım. Ağaç gölgesine oturalım, konuşalım, mangal yapalım. Arada öyle sıcak bassın ki buz gibi bir bira içmeden rahatlayamayalım. Tabii yine ironik, çünkü bu sefer de soğuk biralar için buzdolapları, daha serin bir ortam için vantilatörler çalışacak, elektrik kullanımı artacak.

Doğa önemli çünkü, doğada yaşamak güzel olurdu. Ayrıca, eğer bir şey değiştirebilirseydim kendimde bu kadar gerçekçi düşünmemeyi değiştirirdim.


Blogger tarafından desteklenmektedir.