Fine kardeşlerin engellenemez düşüşü

by 19:47:00

Internet ile haşır neşir iseniz The Fine Brothers'ın işlerine denk gelmişsinizdir ve belki de The Fine Bros'un başına gelenleri de duymuşsunuzdur. "Telif hakkı nedir", "ne zaman başkalarının hakkını ihlal ediyoruz", "yuh bunun da telif hakkı alınır mı?" gibi ucu açık sorunların havalarda uçuştuğu bir hale geldi konu.

Şimdi biraz başa saralım.

The Fine Brothers, şu an otuzlu yaşlarında bulunan Benny ve Rafi kardeşlerin oluşturduğu bir tür ortaklık. Bu kardeşler bir süre amatör bir şekilde kısa filmler çektikten sonra bir şekilde YouTube'a geçip, bu platform için içerik üretmeye başlıyor. Bundan 5 sene kadar önce de "React" adını verdiğimiz seriye başlıyorlar. Hatta ilk "react" videosunu şuraya ekleyelim:


Konsept şu: Fine kardeşler, küçük çocuklara internette o dönem meşhur olan videoları izlettiriyorlar. Bu videoları ilk kez izleyen çocukların tepkilerini kayda alıyorlar. Daha sonra bu konuyla ilgili sorular sorup fikirlerini alıyorlar. Bu videoları da "Kids react to x" (Çocuklar x'e reaksiyon/cevap/tepki veriyor) adıyla internete yüklüyorlar. Tabii ki bu masum çocukların genellikle anlamsız videolara verdikleri tepkileri izlemek çok eğlenceli. İzlenme oranları arttıkça bu arkadaşlar farklı farklı gruplardan reaksiyon topluyorlar. Bunlar arasında yaşlılar, gençler, ünlüler, veya YouTube yıldızları var. Ayrıca komik internet videolarına ek olarak, eski/yeni teknoloji, yemek, şarkı sözleri, eski/yeni bilgisayar oyunları gibi farklı farklı konu başlıkları ekliyorlar. Ben de bu arkadaşların YouTube kanallarını uzun bir süredir zevkle takip ediyordum.

Kids React'in en uyuz elemanı. Allahım böylesinde koru beni
Ancak birine ilginç bir şey gösterip, reaksiyonunu videoya çekmek çok da yaratıcı bir şey değil elbette. Beavis and Butthead'in MTV'de kliplere verdiği reaksiyonlar 1990'ların ortalarında oldukça tutmuştu. Ya da filmlerdeki spoiler sahnelerine insanların verdiği tepkiler (Mesela Game of Thrones'daki Red Wedding bölümüne verilen reaksiyonlar) YouTube'da çoktan viral olmuştu. Türkiye'de bile tam olarak aynısı olmasa da Çocuktan Al Haberi gibi çocukların sorulara tepki verdiği konseptler vardı. Fine kardeşlerin yaptığı ise bu konsepti diriltmek ve belki de güzelleştirmekti.

Kısa zamanda bu reaksiyon videolarının benzerleri çıkmaya başladı. Mesela, Ellen deGeneres talk show'unun bir bölümünde iki tane küçük çocuğa daktilo, telsiz telefon ve telesekreter gösterip tepkilerini ölçüyordu. Fine kardeşler ise buna tepki göstermişti ve bu konuda haklılık payları vardı. Ellen'in yayınladığı video prodüksiyon olarak Fine kardeşlerden farklı olsa da, Ellen bu videoyu Fine kardeşlerin yayınladığı daktilo bölümünden sadece bir ay sonra yayınlamıştı. Ellen, en azından esinlenme olarak Fine kardeşleri anabilirdi ama bunu yapmadı. Kim bilir belki de her şeyin başlangıcı bu olmuştur.


Bu hafta sonu The Fine Bros, bir video yükleyerek ReactWorld adlı bir girişme adım attıklarını açıkladı (tabii ki ben, "amaaaan React videosu koymamışlar" diyerek tıklamaya bile tenezzül etmeyip bütün muhabbeti kaçırdım). ReactWorld'ün konsepti kendilerinin yaptığı reaksiyon videolarının franchise'ını dağıtmak. Yani amaç farklı ülkelerde farklı dillerde de "Kids React" ya da "Elder React" gibi videolar çekip, bu videolarda Fine kardeşlerin logosunu ve yazı stilini kullanmak. ReactWorld'e katılım için para yok ancak bu videolar tutar da videoyu çeken YouTube'dan para kazanabilecek hale gelirse gelirin bir kısmı Fine kardeşlere gidecek. Yani ben ReactWorld'e katılırsam, Türkiye'deki yaşlılara yeni bir teknoloji verip, onların tepkilerini YouTube'da yayınlayabiliyorum.

İşte sorun burada başlıyor. Ben zaten istediğim kişiye reaksiyon verdirip bunların yayınlayamaz mıyım ki?

İşte Fine Brothers'ın patladığı yer burası. Bu arkadaşlar "React" kelimesinin eğlence dünyasında kullanımındaki yasal haklarını satın almışlar. Bu nedenle YouTube'da bir çok insanın reaksiyon videoları, Fine kardeşlerin çektiği videolara benzerliğinden dolayı değil, başlığında "React" bulunduğu için kaldırıldı. Fine kardeşler bunun bir telif hakkı ihlali olduğunu iddia ediyor.

Özet geçiyorum: videona "Çocuklar RedBull'a tepki veriyor" başlığını atamazsın çünkü "Çocuklar x'e tepki veriyor"un telif hakkı bizde.


Buradaki en büyük problem çokça kullanılan bir kelimenin belli bir kullanımı için kısıtlama getirilebilmesi. Mesela Fine Kardeşler bu videolarının "Reaksiyonmatik" gibi tamamen uydurma bir kelime ile adlandırıp, bunun hakkını alsa kimse onlara bir şey diyemez. Ama "çocuklar tepki veriyor", "aileler tepki veriyor" gibi sıkça kullanılabilecek sözcük kalıplarının teliflerini almak ve insanlara, özellikle küçük YouTube kullanıcılarına, bunları avukatlarla dayatmak büyük bir itibar kaybı.

Bunun yanında yaptıkları bir diğer öküzlük de kendi videolarını başka kullanıcılara kolay kolay kullandırtmamak. Şöyle açıklayayayım. Diyelim rahmetli David Bowie'nin yeni bir videosu çıktı. Fine kardeşler, bunu çocuklara izletti ve bu görüntüleri "Çocuklar David Bowie'ye reaksiyon veriyor" diye yayınladı. Ben de bu Fine kardeşler videosuna verdiğim tepkleri "Çocukların David Bowie'ye reaksiyon vermesine reaksiyon veriyorum" adıyla yayınlıyorum. Ih ııh. Yayınlayamam. Öncelikle videomun adı "çocuklar x'e reaksiyon veriyor" tabirini içeriyor. İkincisi, Fine kardeşlere ait bir videonun görüntülerini izinsiz kullanıyorum. Halbuki ben bundan para kazanmıyorum ve de onların videosunun sadece bir kısmını parodi amaçlı bir iş için kullanıyorum. İşin ilginci, Fine kardeşler de rahmetli Bowie'nin mirasçılarından ya da şirketinden izin almadan Bowie'nin videosunu kendi videolarında kullanma hakkını kendisinde buluyor. Bowie'nin mirasçıları ve şirketleri bu kadar küçük şeylerle uğraşmadıkları için de sorun olmuyor. Ama bu Fine kardeşler bu işle uğraşıyor uğraşıyor. Bunu da yaparken, ReactWorld tanıtım videosunda "o eski ruhumuzu kaybetmedik", "biz diğer insanlara destek oluyoruz", "eğlence dünyasını gelin birlikte değiştirelim" diye nutuk atıyorlar.

"Başka reaksiyon videolarını engelliyoruz diye bir şey yok" deseler de davranışları bunu göstermiyor.

Sonra bu eğlenceli arkadaşlar bu pazar günü sadece "Update." adıyla ve üzgün suratlı bir video yüklediler. Ben de "bir şeyler dönüyor" diye bu videoyu izledim ve olan biteni böyle öğrendim. Kendilerini açıklamaya çalışmışlar, yanlış anlaşıldıklarını iddia etmişler ama bu kullanıcıları tatmin etmedi. 14 milyonluk kullanıcı sayıları iki üç günde 500,000 azaldı ve hızla azalmaya devam ediyor. ReactWorld ile bütün reaksiyon dünyasının bir nevi tekeli olma projesi de çöpe gitti denebilir.

London Bridge is falling down

Halbuki, ReactWorld temel olarak kötü bir fikir değildi. Hatta ve hatta, YouTube'da bana önerilen videolarda çıkan TepkiKolik adındaki tamamen The Fine Bros çakması kanalı gördükçe, parayı yaratıcılıkla kazanan bu insanların bir şekilde haklarını korumalarını düşünüyordum. Ancak The Fine Bros vur dedik ama öldürdü.

Bu olaydan alınacak nice dersler vardır, özellikle de özgürlüğü öne çıkaran sosyal medyayı iş yaşamları haline getiren insan için. Ben demiyorum ki herkes herkesin formatını alsın götürsün. Lakin, geliştirdiğin ama yaratmadığın bir formatı internet gibi özgür bir ortamda tekeline almak ve avukatlarınla büyük küçük herkesi saniyeler için engelli hale getirmek, bunun da çok eğlenceli, çok yaratıcı, çok kafadar gözüken iki kardeş tarafından yapılması hayal kırıcı. 5 yıl boyunca 14 milyon insanı bir arada topladıktan sonra, sadece ama sadece bir video ile böyle bir iki yüzlülüğün ortaya çıkması ve itibarın yerle bir olması gerçekten ibret verici.

Mucize insanlar

by 01:23:00


Geçenlerde yine Marilyn Manson'dan bir şeyler dinlerken, daha önce de kendime sık sık sorduğum o malum soru geldi kondu aklıma: Türkiye'nin sakin bir şehrinde normal bir ailede yetişmiş, akademik hayatında ya da sosyal hayatında pek bir sorun yaşamamış bir çocuk neden kendini çirkin görünüşlü bir androjen kimliğe ve onun Hristiyanlık ya da bireysel silahlanma karşıtı bol gürültülü şarkılarına hayran olur? Buna (en azından halka açık bir platformda) verecek bir cevabım yok. Bazı şeyleri yaşamadığın halde, o şeyleri yaşamış insanlarla empati kurabiliyorsun. Tamamen olmasa da Güneydoğu'daki bir şehirde sokağa çıkamayan ya da iç savaştan kaçıp gecenin köründe botla illegal bir şekilde ülke değiştirmek zorunda kalan adamın neler hissettiğini ve bu hislerin o insanların hayatlarının geri kalanına nasıl değiştireceğini anlayabiliyorsun (Tabii eğer hayatlarına devam edebileceklerse).

Empati kurabilmek için ilk şart o insanların yaşam tarzlarının nelerden beslendiğini anlamak. Mesela, Manson'ın da androjen kimliği, beyaz lensi ve kırmızı saçları gökten inmemişti. Lakin o zaman nedenler beni pek ilgilendirmiyordu. Adam görünüşüyle "ey güzel insanlar, bakın burada bizim gibi dışlanmış çirkinler de var" diyordu bir şarkıya gerek bile duymadan. Tabii, ben o zamanlar pop kültürde daha önce bu kadar cesur bir başkaldırı tarzı olmadığını düşünerek olan biteni hayranlıkla izliyordum.

Ta ki VH1 ya da MTV'de şu suratı görene kadar:
Life on Mars?'ı şarkı olarak çok beğenmiştim. Ancak kafamda oturmayan bir şey vardı. Bu kadınsı aykırı imaj, çığlık çığlığa vokaller ve bol efektli elektro gitarlar ile uyuşuyordu. Ancak, Life on Mars? piyano ağırlıklı, yaylıların çaldığı oldukça sakin bir besteydi. Muhafazakar biri de bu şarkıyı zevkle dinleyebilir, ancak şarkıcının tipini gördüğüne küfrü basıp gidebilirdi.

Bir süre sonra sözleri dikkatli okuyunca "Mars'ta yaşam"ın uzaylılarla ilgili olmadığını, arkadaşları tarafından ekilen bir kızın, daha önce yüzlerce kez izlediği benzer filmleri izleyip hayallere dalmasıyla ilgili olduğunu öğrendim. Değişen topluma entegre olamamanın şarkısını bu imajda birinin söylemesi en sonunda aklıma yatmıştı.

Bowie'nin şarkı yazarlığı ise bu düşüncelerden daha sonra ilgimi çekmeye başladı. Özellikle de çok severek dinlediğim iki şarkının da Bowie tarafından bestelendiğini öğrendikten sonra.


Sonra da gerisi geldi zaten. Major Tom ile tanıştım, sonra da kendisinin esrarkeşten başka biri olmadığını farkettim. Let's Dance'in melodisine saygı duyup, klibiyle dalga geçtim. Dancing in the Street'te kendisini Mick Jagger'a yakıştırdım. Under Pressure'da ses renginin Mercury ile uyumuna şapka çıkardım.

Bir gün Lost Highway'i izledim. Filmdeki kel arkadaş yerine aklımda sadece bir şey daha kaldı. Filmin başında yalnızca farkların ışığıyla aydınlatılmış otoyol çizgileri ve arka fonda I'm Deranged. Hayatı boyunca çok yolculuk yapmış biri olarak o sahne ve müzik aklıma kazındı ve ne zaman gece yolculuğunda bulunsam aklımın bir köşesinde o sahne çalar gider. Tabii ki bu şarkı bana Bowie'nin daha Manson-vari döneminin kapısını açmıştı ve o dönemi keşfetmek de ayrı bir zevkti.

Sonra bir gün Syd Barrett öldü ve hayatımda idol olarak bellediğim birini kaybetmenin şaşkınlığını ilk kez (ve belki de son kez) yaşadım. Moonage Daydream'i o zaman keşfetmiştim. Benzer şekilde Rock 'n Roll Suicide'ı da. Ziggy Stardust'ı ise Guitar Hero oynarken "ya çalması ne kadar zevkli bir şarkı bu" diyerek keşfettiğimi söylersem ayıp olur mu?

Daha adını sayacak çok şarkı var elbet, çok da fazla dönemi var. Gerek mi var hepsinden bahsetmeye? Herkes onun ne kadar çok şeyi kapsayabileceğini biliyor Bir yandan bu kadar farklı kişiliğe girip, farklı tarza el atıp, öte yandan hala toplumda kendini bu düzene ait hissetmeyen insanların sesi olma durumu var ki bunu da açıklaması zor.

Bowie'nin göçüp gitmesinin ne kadar üzücü olduğunu, ne kadar büyük bir değeri kaybettiğimizi uzun uzun anlatabilirdim, belki başka bir zamanda olsaydık. Ancak, artık ölümden bahsetmekten ciğerlerim soldu. Silvan'da bir sivil, Çınar'da bir polis çocuğu, Sultanahmet'te bir turist, Cakarta'da bir vatandaş, Ege Denizi'nde bir mülteci. Dört bir yanda insanlar aptalca sebeplerden birbirlerini parçalıyor. Geriye kalan için iki seçenek var. Bazıları yangına körükle gidiyor, daha çok ayrışma, daha da çok ölüm istiyor. Bazıları da iyice umudunu kaybedip, sessizce köşesine çekiliyor.

Lakin, bazı mucize insanlar da var ki o umudunu kaybetmişlere masallar anlatıyor. Siyah yıldızlardan bahsediyor, uzaydan küçücük dünyamızı izleyen astronotları betimliyor, değişmenin ve farklılaşmanın güzelliklerini söylüyor.

Sonra o mucize insanların vakti doluyor, bilinmeze gidiyorlar. Bize de onların bıraktılarını geriye sara sara dinlemek kalıyor, tutunacak bir dal ararmışçasına.

Başka bir anneden kardeşim

by 01:22:00
Zaman ilerledikçe beni geride bırakıp sonsuzluğa gidenlerden bahsetme sayım da gitgide artıyor. Bazen tanıdığım insanlara veda ediyorum, bazen ise uzak diyarlardan hayatıma temas eden insanları anıyorum. Ancak, hiçbir zaman yaşıtım sayılabilecek ve bir anda göçüp gitmiş birisine bu satırlar ile veda etmeyi hayal etmemiştim.

Hayatımın en yalnız günlerinden birinde tanımıştım onu. Bembeyaz bir sayfanın daha ilk gününde, Mannheim'da girdiğim ilk derste dikkatimi çekmişti. Herkesin birbirini yeni yeni tanımaya başladığı o günlerde iri cüssesi, yüksek sesli espirileriyle yeri göğü inletirken bende bıraktığı intiba çok da olumlu değildi aslında. Bunda onun suçu yoktu elbette. Daha hayatımda ilk kez gördüğüm bir şehirde daha hostele bile bırakamadığım bavulum ile iki hafta geciktiğim ilk dersime girerken içinde bulunduğum o depresyon halinde bu kahkahaları duymak istemiyordum sadece. O ise kahkaha atıp, etrafa ışık saçmayı bırakmadı. Ne mutludur ki, ben ona uydum zaman içinde.

Halbuki bambaşka dünyalardan gelmiştik. O Jamaika'da doğmuş, Birleşik Devletler'de yaşamış, Kıta Avrupası'nı daha önce hayatında hiç görmemiş, siyahi bir amatör boksördü. Ben ise ufak tefek, Kıta Avrupası'nda zaman öldürmüş ama Atlantik'in karşı tarafına hiç geçmemiş biri. Ama zamanla farkettik ki yoktu bir farkımız. İkimiz de Almanya'yı çok seviyorduk, ikimiz de futbolu çok seviyorduk, ikimiz de heavy metal dinlemekten hoşlanıyorduk, ikimizin de ailesi birkaç saatlik tren yolculukları ile ulaşabileceğimiz yerlerde değildi, ikimiz de kısıtlı bir bütçe ile hayatta kalmak zorundaydık ve ikimiz de daha önce üzerinde çalışmadığımız konularda uzmanlaşmak zorundaydık.

Böyle böyle birbirimize destek çıkmaya başladık. Ben ona sadece bir kez kullanacağımız gönyeyi en ucuz nerede bulabileceğimizi söylerdim, o bana dönem harcında değişiklikleri anlatırdık. Sonra beraber oturup istatistiği, o herkesin takır takır kullandığı bilgisayar programlarını çalışırdık. Daha doğrusu, geçerdim tahtaya izah etmeye çalışırdım. En iyi yeteneği dersler olmadı zaten hiçbir zaman. İnsanlığı onu var ediyordu. En ufak, en basit şeyi anlattığımda bile bana şaşkınlıkla bakar, övgüler sıralamaya başlardı. Hem mahçup olurdum, hem de motive olurdum.

İlginç bir adamdı. Amatör bir boksör olduğunu söylemiştim değil mi? Her sabah saat 5'te kalkar, o Almanya'nın buz gibi karanlık sokaklarında koşardı. Sabahın köründeki derslerde herkes akşamdan kalmayken, bir tek o dipdiriydi. Öğle yemeğini bir kutu tuzlu fıstıkla geçirirdi. Para ve doyuruculuk oranının en iyi olduğu şeyin bu olduğunu söylerdi. Bir de Türk marketinden aldığı poğaçalar vardı tabii. Akşam menüsü ise makarna ve sos. Önce asistanlık işleri, daha sonra daha ciddi işler bulsa da bu düzenine devam etti. Bir gün para biriktirdiğini öğrendim. Jamaika'daki ailesine destek olduğunu biliyorum. Kendinden kısıp, onları doyururdu. Sanki bir masal yazıyorum. Bir kurgu. Lakin, değil. Hepsi gerçek. Bu nedenle ne zaman arkadaşlarla bir yemek organizasyonu yapsak onu çağırırdık. Sadece dostluğu için değil, karnını en kolay şekilde doyursun diye. Bir kez bile eli boş gelmedi davet edildiği yere. En az bir iki bira kapar getirirdi. Her buluşmamızda da ilk o bulunurdu. Sonra ben gelirdim. Sonra diğerleri. Bu düzen, biz Mannheim'dan gideli hiç değişmedi.

Çalışmaya başladığını söylemiştim değil mi? Kusura bakmayın, aklım bir orada bir burada. Çok anı var, çok. Herkesin yaptığı gibi doçent asistanlığı da yaptı, gitti dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden Allianz'da da çalıştı. Sonra gitti Mannheim yakınlarında bir yerde fabrikada işçi olarak çalıştı. Hatta küçük bir iş kazası bile geçirdi. Elini yaralamıştı. Sabahın köründe, bir yerlerden bulduğu ona çok ama çok küçük gelen bir bisikletle işe giderdi. Sonra, Ludwigshafen'da bir ailenin kızına İngilizce öğretmeye başladı. Kısa sürede o ailenin bir bireyi oldu. Tatillerine onu aldılar, Noel yemeklerine onu aldılar, oldukça destek oldular. Sonra gitti Puma'da çalıştı. O hep hayran olduğu Almanya Futbol Milli Takımı eski yıldızlarından Lothar Mattheus ve yeni yıldızlarından Marco Reus ile bir araya gelmeyi bile başardı. Bir gün temizlikçiliğe de başlayacağını söylediğinde senin için hazırladığım posteri bastırdığını hatırlıyor musun?

Dediğim gibi, onu çok severdim. Türkiye'den dönerken ufak tefek bir şeyler getirirdim hep. İnanılmaz mutlu olurdu. Facebook'tan "sana hediyeni vereyim, kütüphane önünde buluşalım" dediğmi zaman, "bak beni ağlatacaksın" derdi. Gün gelip, beni de dört duvar içinde sessizce ve de tarlalar arasında yürürken gözyaşlarına boğacağını bilebilir miydi acaba? Ne zaman bir iyilik yapsam "başka bir anneden kardeşim" derdi. Kardeşim.

Beni farkında olmadan bir çok şeyle tanıştırdı aslında. Mesela istatistik ile ilgili öğrendiklerimin neredeyse hepsini onun bir yerden bulup bana gönderdiği şeylere borçluyum. Ya da akademik dünyanın en geçerli yazı programı LaTeX'te hala onun gönderdiği kodları kullanmaktayım. Almanca ile ilgili bir şeyler bulunca hemen bana atardı. Keza iş ilanları. Bir ara ısrarla iş aradığımda bana etmediği yardım kalmamıştı.

Farkında olmadan Almanya'da bazı kesimlerde görülen ırkçılığa tokat atardı hep. Mesela onlarca Alman'ın bulunduğu mekanlara yerel halkın kullandığı selam ile girdiğinde herkes bir ona bakardı, bir de verdiği selam tarzına. Bizimkisi sempatiklik olarak yapardı bunu, bana ise inanılmaz gelirdi. Mesela sertliği ve yabancılara karşı soğuk duruşları ile bilinen Alman polisleriyle fotoğraf çektirmeyi çok isterdi. En ciddi protestoların olduğu ortamlarda gidip bütün samimiyetiyle adamlardan izin isteyip bize poz verirdi. Bu kontrast da herkesin hoşuna giderdi. Yine de iki kadehten fazla bir şey içemeyen bu adama bile gelip ten renginden dolayı uyuşturucu sorarlardı. Gecenin köründe beraber bir parti sonları yurtlarımıza giderken iki Alman gencin çekinmeden gelip sorduğu gibi. Bir de Almanca bilmemesine rağmen Liberal partiye gidip toplantılara katılma gibi trollükleri de vardı. Adamlar bundan sonra öyle toparlanamadılar ki meclis dışı kaldılar. Ah be dostum.

Beraber futbol oynamıştık zaman zaman. Aynı spor salonuna yazılıydık ancak farklı şubelerine giderdik. Sadece bir kez buluşup beraber spor salonuna gidebilmiştik. E adam amatör spor adamı. Performansına şapka çıkarmak gerekirdi. Sonra her zamanki gibi kilometrelerce yolu yürüyerek evlerimize dönmüştük. Uzun uzun planlarımızdan, yapacaklarımızdan bahsetmiştik. Hatırlıyorum, hava çok güzeldi. O gün çok mutluydum.

Onun çocuk ruhunun en garip (ve benim için komik) göstergesi katıldığımız bir partide olmuştu. Bir ara selamlaşmış ve ben daha sonra başka arkadaşlarımın yanına geçmiştim. Daha sonra onu gördüğümde bir kız tarafından kıskaca alınmış yakaladım. Bizimki lafa geldiğinde "ah bir Alman kızıyla tanışsam, evlenip nüfusa geçer, gerçekten de Alman olurum" derdi. Tabii ki gerçekte bunların yarısını yapabilecek cesareti yoktu. Aslında pek utangaçtı. Onu bu kıskaçta yakaladığımda bana "yahu dört tarafım çevrili, kurtulamıyorum" der gibi bir çocuk masumiyetiyle bakıyordu. İşte bunun gibi hafızamda yer eden görüntüleri nedeniyle, kendisini gözyaşlarıyla değil, buğulanmış gözlerime rağmen, güler bir yüz ile hatırlıyorum, hatırlayacağım.

Sonra yavaş yavaş iki yıl süren yüksek lisans programımızın sonu yaklaşıyordu. Arkadaşlarla buluşmalar da havaların güzelleşmesiyle sıklaşmıştı. Mangal yapmaya karar verdiğimiz zamanlarda, her zaman ocağın başında ben olurdum. Bana yardım eden de o. Sonra o Münih'teki işinden dolayı Mannheim'da daha az vakit geçirmeye başladı. Ben de yüksek lisans için Zürih'e gitme kararını verdim.

Sanırım onunla en son ortak bir arkadaşımızın partisinde buluştuk. Benim Mannheim'daki son günlerimdi. Onun da Mannheim'dan Hamburg'a geçiş dönemiydi diye hatırlıyorum. Sanki daha sonra yine görüşecekmişiz gibi, çok da duygusal olmayan bir şekilde birbirimizden ayrıldık. Sonra ben Mannheim'a son bir kez geldim, son bavullarımı almak için ama o çoktan şehri terketmişti. Daha sonra ise birbirimizle sadece Facebook'tan mesajlaşmaya başladık. Bana son yazdıklarından biri buydu:
Merry Christmas CAN. We don't hang out no more, but it was great and I learned a lot, so here is hoping to see you again in the future
Sonra bir kaç kez tekrardan Mannheim'da buluşma olasıklarımızı konuştuk. Ben bir türlü ayarlayamadım. O da zaten Mannheim'a kısa bir süre için geri dönmüş ve şehri tamamen terketmişti. Şimdi kahroluyorum neden daha fazla çabalamadım, neden daha da fazla nasıl olduğunu neler yaptığını soramadım diye.

Ve bir gün her şey aniden sona erdi.

Böyle işte. Kalbin atıyor, atıyor, atıyor. Sonra bir şey oluyor. Birkaç saniye. Bitiyor. Senin için hava hoş. Geride bıraktıklarına oluyor olanlar.

Pazar günü, tanımadığım insanların onun Facebook duvarına yazdıkları mesajlarla onun vefat ettiğini öğreniyorum. Titremeye başlıyorum, rengim gidiyor, ama hala işin gerçekliğini kabul edemiyorum. Şakadır diyorum, şaka yapmayı çok severdi o. Sonra da "geçmiş zamanlı konuşma" diyorum. Şaka yapmayı çok sever! Ancak bana iş arkadaşı tekrardan mesaj attığında öğreniyorum olanları.

Spor yapmayı çok severdi demiştim ya hani. Spordan çıkıp evine döndüğü bir an kalbi durmuş. Benden sadece birkaç yaş büyük bir boksörün kalbi durur mu hiç? Durur. O zaman işte farkına varıyorum olanların. Üstünden neredeyse iki gün geçmiş. Hala düşündükçe gerçek dışı geliyor. "Olamaz" diyorum "saçma değil mi?". Değil işte, hayat acımasız. Bir varsın bir yoksun.

Hayalci değilim. Ah elimde olsa da seni hayata döndürebilsem diyemem. Ancak çok isterdim Hamburg'ta olup, o yıkılmış ailenin ellerinden tutmayı ve onların işlerini kolaylaştırmayı. Bir gün bir mektup yazarım belki onlara. Yıllar boyunca Mannheim gibi adını duymadıkları bir şehirde onların iyi yaşaması için elinden geleni yapan oğullarının ne kadar dünya iyisi bir insan olduğunu anlatmayı ne kadar çok isterim.

Seni asla unutmayacağım kardeşim. Sen her iyilik yaptığımda bana dönen gülen yüzde, Almanya'nın rakip ağlara bıraktığı her bir golde, Rammstein'in çıkardığı her albümün bir melodisinde olacaksın. Sana ana dilimde yemin olsun, seni unutursam namerdim. Bu üç kelimeyi kazıdım beynime: Theron Delano Hall



Emekleri çöpe göndermek

by 01:17:00
Yatayım diyorum - yarın da bir konferansta sunum yapmam lazım zaten - ama Beşiktaş'ın Sporting Lizbon'a yenildiği şu maç aklıma geldikçe, değil uykum, huzurum kaçıyor.

Halbuki fanatik biri değilim. Asla. Beşiktaş hezimetlerine de pek alışkanım. Bu blog'da Valerenga diye aratsam, kaç sonuç çıkar onu bilmiyorum. Bol bol bahsetmişimdir o malum hezimeti. Lakin, bugünkü durum bambaşka bir şey.

Bir maça kötü başlarsın. Adamlar seni dağıtır. Takımdaki 11 kişi de başı kesilmiş tavuk gibi etrafa koşar. Yine de bir şekilde maçı 0-0 götürürsün. Sonra da gider 90. dakikada gol yer ve yenilirsin. Hatta gelin abartalım: bir kupadan elenirsin. Gerçek fanatik, büyük ihtimalle o anda aklını yitirir. Ben yitirmem çünkü yenilmeyi hak etmişsindir. Beşiktaş, Liverpool'dan 8-0 yenilip tarihe geçtiğinde bir gram üzülmedim. Sonraki maç Porto'yu yenip tur atlayacağı halde, rezil bir oyunla yenilip elenince de bir gram üzülmedim. Kazanmak için en ufak bir mücadele göstermemiş adamın yenilince ağlamasından da iğrenirim.

Ancak, bugün gerçekten üzülüyorum.

O genellikle sinir olduğum Quaresma'nın canını dişine takıp oynadığı oyuna, son haftalarda ruh gibi gezen Olcay'ın emeğine, normalde beğenmediğim İsmail'in çabasına, Gomez'in güzelim golüne, Atiba'nın nefesine, Beck'in sağlamlığına, Sosa'nın klasına... hepsine yazık oldu. Yalnızca bir adamın kazmalığı yüzünden yazık oldu. Bu ilk kazmalık olsaydı, bu kadar içim acımazdı. Ancak 7,5 ay önce, önceki turda Liverpool gibi bir takımı elemeyi başarmış güzelim bir takımı yaptığı mallıklar ile kupadan tek başına eleyen bir adam, aynı hatayı tekrar yaparak bütün o emeklere yazık ederse, evet, içim acır.

Biliyorum ki futbol her şey değil. Alt tarafı bir kupadan eleniyorsun.

Ama olaya sadece futbol diye bakamazsın. Olay, sadece bir topun kaleye girmesi değil. Olay, hayatın ta kendisi. Farklı kültürlerden gelmiş bambaşka insanların bir uyum içinde aynı hedefe ilerlerken, hatalarından ders almayan bir bireyin bir çuval inciri berbat etmesi olay. Her şeyin beş maç boyunca huzurlu gitmesi, ama en sonunda bütün o emeklerin yok edilmesi olay. Olay, sabahları hak edilerek kazanılmış bir maç ile ilgili haberleri okurken içilecek güzel bir kahveden, kardeşine sarılmaktan, eşinle zafer kutlamaktan, gurbette okuduğun gazetelerde başarılarının geri bildirimlerini okumaktan bir adam - evet, sadece bir adam - yüzünden mahrum kalmak.

Seni iyi tanımıyorum Tolga. Bu gece gözüne uyku girer mi girmez mi, onu da bilmiyorum. Parasını pulunu bıraktım, bu kulübün armasına yakışmayacak bir performans göstermediğin için çekip gitmeye karar vereceğini de sanmıyorum. Yazıklar olsun sana.

1 Kasım'ı anlamak

by 13:35:00
Dün akşam seçim sonuçlarını sosyal medya ve televiyzondan takip ederken, bende de AKP'nin %49 alabilmesinin şaşkınlığı vardı. Daha sonra iki derin nefes alarak, sonuçları bir kez daha düşündüğüm zaman böyle bir şey olma olasılığının o kadar da düşük olmadığının farkına vardım. MHP'nin erimesi bile AKP'deki bu artışı büyük ölçüde açıklayabiliyordu. Buna rağmen sosyal medyada sonuçların doğru olmadığını, ana akım medyaya nasıl inanabildiğimizi sorgulayan, doğru olmayan ekran görüntüleri paylaşan arkadaşları gördüm. Bunlar (maalesef) nafile çabalardı ve bazı gerçekleri kabullenmek zorundaydık.

2011'den bu yana neler değisti?

Biliyoruz ki geçen Haziran ayında, 4 milyon yeni seçmene rağmen AKP ülkenin her ilinde oy sayısını düşürmşstü. Bunun bir çok nedeni vardı tabii ki (Cemaat kavgası, Gezi protestoları, Kürt sorunu, yolsuzluklar). Bugün ise şunu görüyoruz, ülke bir kaç önemli oynama dışında 2011'deki haline geri döndü.

MHP, Haziran 2015'teki kazanımlarını elinde tutamamış gibi gözüküyor ve sanki 4 yıl içinde parti hiçbir şey yaşanmamış gibi 2011 sayılarına döndü. Seçmen sayısının artışıyla birlikte bu da MHP'nin aldiği oy oranının düşmesi demekti.

HDP, geçen seçimde yaptığı sıçramadan sonra bir adım geri atti. Yine de %10 barajını geçip, MHP'den fazla milletvekili almayi başardı.

CHP ise Kılıçdaroğlu'nun başa gelmesinden bu yana gösterdiği performansı sürdürdü ancak büyük bir sıçrama da yapamadı.

Küçük partilere bakıldığı zaman ise barajın yaşattığı sıkıntılar ve Haziran-Kasım arasındaki fırtınalı süreç nedeniyle bu partilerin toplam oyunun %2.6'ya düştüğünü görüyoruz.

Bir garip aşk: AKP-MHP

MHP, hiçbir zaman Haziran 2015'teki kazanımlarının farkına varamadı. Parti, o seçimde artan seçmen sayısına orantısız olarak, fazlasıyla oy almıştı. 4 milyon artan seçmeni kabaca 4 büyük partiye paylaştırdığımızda MHP, yaklaşık 500,000 yeni seçmen kazanıyordu ama gerçekte bu sayı 2 milyondu. Yani MHP, 1.5 milyon farklı partiliyi ikna etmeyi başarmıştı. Peki, sonra ne oldu?

MHP için olabilecek en iyi senaryo, CHP ile koalisyon kurmaktı ancak bunun için çoğunluk oluşmamıştı. HDP'nin içeriden ya da dışarıdan dahil olabileceği her türlü senaryoya da kapılarını kapattılar. MHP'nin HDP ile koalisyon ortaği olması yeni MHP'liler için ne kadar sorun olurdu bilmiyorum ama eski MHP'lilerin buna kesinlikle karşı çıkacağı kesindi. Öte yandan HDP'nin dışarıdan desteği tabana açıklanabilecek bir şeydi (sonuçta MHP ve HDP, daha önce yıllarca aynı mecliste aynı soru önergelerinin altına imza atmıştı, kısa süre boyunca RTÜK'te de ortak karar verebilmişlerdi) ve de ülkede ters giden bir takım şeylerin kısa vadede düzeltilmesi icin büyük bir firsattı. Bu gerçekleşemedi ve MHP biraz da artan oylarin sarhoşluğunda HDP'ye kapıları tamamen kapattı. Meclis başkanlığının da kaptırılmasıyla Haziran seçim sonuçları çöpe gitmiş oldu.

Peki, AKP-MHP ortaklığı olamaz mıydı? Çok da güzel olurdu. AKP seçmeni MHP ile koalisyona çok da karsi çıkmıyordu. MHP seçmeninin bir kısmının cumhurbaşkanlığı seçiminde İhsanoglu'na oy vermek yerine oy vermemek ve hatta Erdoğan'a oy vermek seçeneklerine yöneldiğini düşünürsek seçmen bazında büyük bir sorun yoktu diyebiliriz. 7 Haziran akşamı benim de beklentim bu şekil bir koalisyon olsa da o gece Bahceli yapabileceği en saçma şeyi yapti ve 7 Haziran'da "erken secim" dedi. Daha sonra "ya bizim 4 ilkemiz vardı, onlara uysalar yapardık" diye çevirmeye çalıssa da bu hatayı kimsenin gözünde düzeltemedi. Eğer MHP koalisyon için çaba göstermiş olsaydı ve birkaç oturumda bu 4 ilkeyi AKP'ye kabul ettirmeye çalıssaydı, ya koalisyon kurulurdu ya da MHP "bay hayir"cı imajından kurtulup seçime daha bile güçlü girerdi. Şimdi ise Tuğrul Türkeş'i, Meral Akşener'i ve Sinan Oğan'ı kaybederek erime sürecine girdi. Dün akşam da sadece AKP'den emanet aldığı oyları değil, gerçek MHP'li seçmenin de bir kısmını kaybederek milletvekili sayısı bakımından "terörist" dedikleri HDP'nin bile arkasına düştüler. Kısacası AKP'nin arttırdığı 4.8 milyonluk seçmenin 2 milyonu MHP'ye yakın seçmenlerden geliyor.

Eğer bir gün "beşinci bir parti" gelirse MHP bitecektir, bundan bir şüphe yok. Ama sağ bir alternatif olmadığı sürece MHP bu seviyelerde var olmaya devam eder. Daha iyi politika yapacak isimler bir şekilde MHP'nin başına gecçbilirse Haziran 2015 seviyesine tekrar çıkmalari da mucize olmayacaktır.

Bir Saadet Partisi vardi, ne oldu ona?

Gecen secimde, AKP'ye bir alternatif olma amaciyla en etkili iki kücük sag parti Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi bir ittifak olusturmustu. Bu ortaklik medyada cok ses getirmese bile AKP'deki bir cok problemden rahatsiz olan secmenin bir kismina hitap etmisti. Bunlarin da en büyük kisminin Cemaat mensuplari oldugunu saniyorum cünkü BBP, Yazicioglu'nun ölümünden sonra ikiye bölünmüs, Yalcin Topcu önderligindeki kanat AKP'ye gecerken, digerleri cemaate yakin durup cumhurbaskanligi secimlerinde de Ihsanoglu'nu desteklemisti.

2011'de toplam 866,705 olan SP + BBP oyu, BBP'de yasanan ayriliklara ragmen Haziran ayinda 1 milyonu zorlamisti. Ancak bu ittifak bilmedigim nedenlerden dolayi bu secimlerde tekrarlanamadi. Bunu gören AKP, SP ile ittifak kurmaya niyetlendiyse de bu basarili olamadi. MHP de (her zamanki gibi) SP ve BBP ile kurulacak iliskilere kapiyi kapatinca SP ve BBP oylari bir manada halka acilmis oldu. Bugün baktigimizde SP ve BBP, 589,000 oy alabildi. Bu da demek ki 360,000 oy AKP'ye kaymis. %10 baraji gibi bir sacmaligin yaninda, secim öncesi yasatilan kaos nedeniyle tabanlari zaten AKP'ye yakin olan bu partilerin AKP'ye oy kaybetmesi sürpriz degil ama AKP'deki bu artisi tek basina aciklayamiyor tabii ki.

Son olarak 2011'de bu bahsettigimiz iki parti kadar oy almis bir baska organizasyonu unutmamak lazim: HAS Parti. AKP'nin yolsuzluklarini ve Saadet'in degisime kapaliligini elestirerek kendi yolunu yavas yavas acmaya baslayan ve 2011'de 330,000 kadar oy almis bu parti Numan Kurtulmus'un 180 derece dönmesi ile kendini feshetmisti. HAS Parti secmeninin bir kisminin Haziran ayinda sandiklara gitmese de bu secimlerde AKP'ye gectigini tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu da demektir ki 2011'de SP, BBP ve HAS Parti'ye yönelen secmenden 700,000 kadari da bu secimlerde AKP'ye gecmis. Yine de AKP'nin aciklanmasi gereken 2 milyonluk bir artisi daha var. Simdi de Dogu'ya gidelim de bir bakalim neler olmus.

Bak, Beyaz Toros geliyor!

Dogu'daki bagimsiz aday gösterme durumu nedeniyle rakamsal analiz yapmak cok zor. Yine de deneyelim bakalim.

2015 Haziran'inda HDP muhtesem bir basariya imza atmisti. Bunun ilk sesleri Selahattin Demirtas'in cumhurbaskanligi secimlerinde ülkenin her yerinde HDP'nin normal oyundan fazla almasiyla gelmisti. Daha sonra da genel secimlerde HDP, 3 milyona yakin olan oyunu ikiye katladi. Bu oylarin büyük kismi daha önce baraj korkusu nedeniyle ya da HDP'nin toylugu nedeniyle AKP'ye oy vermis Kürtler'den geldi- Ancak Demirtas, Kürt halkinin gözündeki baraj korkusunu yikinca isler degisti. AKP'nin Suriye politikalarinda Kürtleri rahatsiz eden olgularin da fazla olmasi nedeniyle da AKP, oylarini büyük ölcüde burada kaybetti. AKP'den HDP'ye kayan oylar disinda, yurtdisindan gelen oylarin HDP oylarindaki etkisi de yadsinamayacak kadar önemli cünkü HDP, yurtdisindaki Türkler'in ikinci tercihi konumunda.

Dün aksam ise HDP oylarinin yaklasik 1 milyonunu kaybetti. Burada cesitli nedenlerden bahsedebiliriz. Bunlardan biri tabii ki AKP'nin "bakin 90'lara döneriz ha!" söyleminin yarattigi endise. PKK'nin da artan saldirilarinin sonucu iyice bunalan Kürt vatandasin bikip huzur gesin diye AKP'de dönmüs olmasi kuvvetle muhtemel. AKP'nin basa gelmesiyle yeniden dogabilecek bir Kürt süreci beklentisinin oldugunu saniyorum bu arkadaslar icin. Dua edelim de bu "Beyaz Toros" tehditi ile kazanilan oylar gercekten de basarili bir baris sürecine hizmet eder ve biraz nefes aliriz. Öte yandan ise Suruc ve Ankara gibi bombalamalarin Kürt hareketini destekleyenlerin yüreginde biraktigi o iz nasil temizlenebilir, onu hic bilmiyorum.

Geriye kalanlar

"AKP, 5 ayda nasil 4.5 milyon alir ya?" diyen arkadaslar icin sonuc acik sayilir. 1.5 milyona yakin MHP'den geri dönen oy, 1 milyona yakin HDP'den giden oy, 700,000 civarinda "milli ittifak" oyu, MHP tabanindan AKP'ye kaymalar derken yaklasik 3.5 milyonu buluyoruz zaten. Peki geri kalan 1 milyonu nasil aciklayacagiz? Erken secimde, bir önceki secime göre sandiga gitmeyen sayisi ve gecersiz oy sayisi düsmüs. Bu da demek ki 1 milyona yakin yeni bir oy girisi var sisteme. Bunun yarisinin AKP'ye gitmesi demek 500,000'lik oy artisi demek zaten.

Geriye kalani artisi da eriyip giden kücük sag partiler (basta Demokrat Parti) ve bu secime giremeyerek AKP'ye destek olan Hüda-Par gibi partilerden yasanan kayislarla anlayabiliriz.

Bundan sonra olacaklar

AKP, aldigi oy orani sayesinde düsme riski yasamayacak bir tek parti hükümeti kurmayi basardi. Ancak, anayasa degisikligi yapacaklarsa birileriyle ortaklik yapmak zorundalar. Bu ortakligin CHP ile beraber kurulma olasiligi düsük. Koalisyon kuramayan bu iki partinin anayasa degisikliklerinde anlasma ihtimalini düsük görüyorum. Detaylarda anlassalar da büyük degisikliklerde anlasamazlar. AKP-HDP ortakligi daha olasi gözükse de Demirtas ve Davutoglu'nun bu kadar sert gecen iki secim dönemi sonrasi nasil anlasacaklari soru isareti. Demirtas'in baskanlik sistemine onay verme ihtimali de yok. AKP-MHP ortakligi ise olabilecek en muhtemel durum. Ancak, MHP'nin anayasada isteyecegi degisikliklerin Kürtler'in istekleriyle tamamen zit oldugu düsünülürse büyük sikintilar yasanabilir. Öte yandan MHP'nin AKP ile ortakligi demek MHP'den AKP'ye giden hali hazirda var olan secmen akisinin da hizlanmasi demek. Bu nedenlerden ötürü 2011-2015 arasinda Türkiye ne yasadiysa onlari yasamaya devam edecek gibi duruyor.

Beşiktaş'ın forvetleri

by 00:07:00


Almeida'nın dengesiz performansından sonra Beşiktaş tarafları Demba Ba sayesinde yıllar sonra gerçek bir santrafor gördü. Bu sezon ise Gomez çıtayı bambaşka bir yere taşıdı. Ancak hangisi daha iyi bir forvet? Belki farklı zamanlarda farklı insanlarla Beşiktaş'ta oynayan bu futbolcuları siyah-beyazlı formayla gösterdikleri performanslarla karşılaştıramayız. Ancak, bu futbolcular aynı zaman dilimde Bundesliga'da forma giydiler. Bakalım birbirlerine karşı oynadıkları zamanlarda bu topçular neler yapmışlar.

Stuttgart'ı şampiyonluğa taşıyan genç çocuk

MARIO GOMEZ - DEMBA BA

Hoffenheim vs. Stuttgart


Mario Gomez ve Demba Ba, ilk kez 13 Eylül 2008'de karşı karşıya geldi. Bundesliga'ya o sene yükselmiş olan Hoffenheim'ın sağ beki, şu an Beşiktas'ta oynayan Andreas Beck'ti. Beck, o sezona kadar Stuttgart'ta Gomez ile beraber oynamıştı. Hoffenheim'ın kalesinde ise daha sonra kısa bir süre Besiktaş'ın kalesini de koruyan Ramazan Özcan vardı. Gomez'li Stuttgart'ın sağ kanadındaysa uzun süre Besiktaş forması giymiş bir isim olan Roberto Hilbert vardı. Macta golsüz eşitlikle bitti. Bu maçın rövanşında ise iki takim 3-3 berabere kaldı. Demba Ba, hat-trick yapıp, gol sayısını 11'e çıkarırken, Mario Gomez ise bu maçta iki gol atıp 13 gole ulaştı. Sezon sonunda Ba attığı 14 golle ligin en cok gol atan sekizinci ismiyken, Gomez 24 gol kaydedip gol krallığında ikinci siradaydı. Sezon sonunda da Gomez'in Bayern Münih'e transfer olması kimse için sürpriz olmayacaktı.



Hoffenheim vs. Bayern Münih



2009-10 sezonunun ilk haftasında Ba'lı Hoffenheim ve Gomez'li (ve şu anda Besiktaş forması giyen Jose Sosa'lı) Bayern Münih karşı karşıya geldi, ancak Ba sakatlığı nedeniyle bu maçta forma giymedi. İkinci yarıda oynana maçta ise iki takım 1-1 berabere kalırken, takımlarının ilk 11'lerinde yer alan Gomez ve Ba golle buluşamadı. Bir sonraki sezon Hoffenheim ve Münih birbirleriyle oynadıklarındaysa bu sefer Gomez yedek kulübesinde kalıp, oyuna dahil olmadı. Ba ise golle buluşamadı ve 6 gol kaydettiği sezonun devre arasında İngiltere'ye transfer oldu. İkili daha sonra hiçbir zaman karşı karşıya gelmedi.

Sonuç - Ba: 3 Gomez: 2, 3 maç karşı karşıya


Bir zamanlar gençti - Demba Ba

DEMBA BA - HUGO ALMEIDA
Hoffenheim vs. Werder Bremen


Demba Ba ve Hugo Almeida, 2.5 sezon boyunca aynı ligde mücadele etseler de talih onların karşı karşıya gelmesine çok fazla izin vermedi. 27 Eylül 2008'de Ba'lı Hoffenheim, Werder Bremen deplasmanında mücadele ederken Almeida yedek kulübüesinde bekledi. Aynı maçta Ba, bir de gol atmıştı. 7 Mart 2009'daki rövanş maçında ise iki futbolcu ilk kez karşı karşıya geldi ancak golle buluşamadılar. Sonraki sezon, Ba farklı dönemlerde yaşadığı sakatlıklar nedeniyle iki Werder Bremen maçını da kaçırdı. Bunlardan birinde Almeida da sakattı, diğerinde ise golle buluşamadı. İkili son olarak, 2010-11 sezonunun ilk yarısında karşı karşıya geldi. Ba'nın 20. dakikada attığı golden üç dakika sonra Almeida sakatlanıp oyunu terkedince, ikilinin son mücadelesi de oldukça kısa sürmüş oldu. Devre arasında iki futbolcu da Almanya'dan ayrıldı.

Sonuç - Ba: 1 Almeida: 0, 2 maç karşı karşıya



Tipe bak, çay demle
MARIO GOMEZ - HUGO ALMEIDA

Stuttgart vs. Werder Bremen

Gomez ile Almeida arasındaki rekabet eskilere dayanıyor diyebiliriz. İkili, ilk kez Eylül 2006'da karşı karşıya geldi. Stuttgart, 2-0 geriye düştüğü maçı Gomez'in bir gol iki asistiyle kazanmayı bildi (Aynı maç, Hilbert de hem kendi kalesine hem de Bremen kalesine gol atmıştı). Almeida ise o maçta sessiz kaldı. Bu maçın rövanşında da kazanmayı bilen Stuttgart'in attığı 4 golden birini yine Gomez kaydetmişti. Almeida ise oyuna 77. dakikada dahil oldu. O sezonun sonunda Stuttgart, Bundesliga şampiyonluğunu kazandı.

2007-08 sezonunda Gomez ve Almeida, birbirlerine hünerlerini göstermeye yemin etmiş gibiydiler. Sezonun ilk yarısında Bremen, Stuttgart'ı 4-1 yenereken iki golü Almeida attı. Stuttgart ise şeref sayısını Gomez ile kaydetti. Bu maçta Bremen takımında, şu an Beşiktaş'ın sol beki olan Dusko Tosic de forma giymişti. Stuttgart, bu maçın rövanşını 6-3 ile alırken, Gomez yaptığı hat-trick ve bir asist ile maçın adamıydı. Bu sefer de Bremen'in gollerinin birinin altında Almeida imzası vardı.

2008-09 sezonu ise bir önceki sezonun gölgesinde kaldı. Bremen ve Stuttgart'ın ilk maçında Almeida ve Gomez sadece 8 dakika karşı karşıya kalabildi ve ikisi de golle buluşamadı. Bu maçın rövanşını Almeida sakatlığı nedeniyle kaçırdı. Gomez ise gol kaydedemedi.

Bayern Münih vs. Werder Bremen

Gomez'li Münih, ligin ikinci haftasında ilk kez kendi seyircisi önünde sahaya çıkarken rakibi Almeida'lı Bremen'di. 1-1 berabere biten maçta Münih'in golünü Gomez attı. Bu gol Gomez'in Bayern Münih için ligde attığı ilk goldü. Almeida ise maçın son 5 dakikasında oyuna girdi. Bu maçın rövanşı Bayern Münih'in 3-2'lik üstünlüğüyle biterken, Gomez gol kaydedemişti. Bremen'in ikinci golünü ise Almeida bugün Trabzonspor'da oynayan Marko Marin'in asistiyle attı. Sezon sonunda oynanan Almanya Kupası finalinde Münih ve Bremen karşı karşıya gelirken, Almeida ve Gomez takımlarının yedek kulübesindeydiler. Almeida oyuna girse de golle buluşamadı ve kupa 4-0'lık galibiyet sonucu Münih'in oldu.

2010-11 sezonunun ilk yarısında oynanan Münih - Bremen maçında Almeida ve Gomez, oyuna sonradan dahil olan oyunculardı. Almanya Kupası ikinci tur maçında da iki oyuncu sadece 5 dakika karşı karşıya oynayabilmişlerdi ve golle buluşamadılar. Devre arasında Almeida'nın Beşiktaş'a transferi ile Gomez ve Almeida'nın yolları ayrılmış oldu.

Almanya vs. Portekiz

Almeida ve Gomez, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda milli takım kadrolarında yer aldılar ve çeyrek finalde bu iki takım karşı karşıya geldi. Maçın galibi 3-2'lik skorla Almanya olurken, iki futbolcu da bu maçta forma giyemedi. Dört yıl sonra, ikili tekrardan aynı organizasyonda karşı karşıya geldi. İki ülke arasında oynanan maç Almanya'nın 1-0 galibiyetiyle biterken, golün sahibi Gomez'di. Almeida ise yedek kulübesinde şans bekledi ancak oyuna giremedi.

Sonuç: Gomez:7 Almeida: 4, 9 maç karşı karşıya

PEKİ HANGİSİ DAHA İYİ?

Aslında Demba Ba'nın performansının Almeida'dan da Gomez'den de daha iyi olduğunu görüyoruz. Ama bu futbolcuların birbirlerine karşı gösterdikleri performansa değil de o sezon boyunca neler yaptıklarına bakacak olursak, gol sayısı olarak da kupa kazanma sayısı olarak da Mario Gomez'in diğer ikiliden daha ileride olduğuna şüphe yok. Bu oyuncuların hem Almanya geçmişine, hem Beşiktaş kariyerlerine, hem de diğer ülkelerde yaptıklarına bakacak olursak da sıralama açık ve net olarak şöyle olmalı:

Mario Gomez >= Demba Ba > Hugo Almeida

Bu meydan kanlı meydan

by 20:02:00
Yazılabilecek çok şey var aslında da insan ciltlerce yazı yazsa ne değişecek? Ama yine de bir kaç şey diyeyim dilim döndükçe, elim çalıştıkça.


Suruç bombalaması olduğunda elimden geldiği kadarıyla hayatını kaybeden insanların Facebook profillerine bakmaya çalıştım. Bu cesur insanlar kimdi? Nerelerde yaşıyorlardı? Ne yapıyorlardı? Önce birini buldum, sonra onun arkadaşlarından başkalarını, derken geri kalanları. Bir kesim yaratığın daha ilk saniyeden öcüleştirmeye çalıştığı o insanlar senden benden farklı değildi. Arkadaşlarıyla kafelere gidip fotoğraf çektiren, gülen oynayan, sosyal medya profillerini siyasi mesajlara da öyle çok boğmamış insanlardı. Kobani'de kalmış tek tük çocuğa oyuncak, direnen bireylere ise manevi destek götürmeye nasıl karar vermişlerdi acaba? Bu asil cesarete nasıl sahip olmuşlardı?

Ankara'da ölenler de farklı değil. Sağolsun, bazı Twitter kullanıcıları hayatını kaybeden bu bahtsız insanların günlük yaşamlarından paylaşımlar yapmış. Bazısı gülerek selfie çekmiş, bazısı Boğaz kenarında fotoğraf paylaşmış, birisi ağaçtan kurtadığı kediyi nasıl sahiplendiğini anlatmış, biri de "annemi özledim" demiş, başka bir şey dememiş. Bir de "barış" istemişler tabii ki, bunu istedikleri için de öldürülmüşler.

Bir de sosyal medyada hemen bu gençleri "terörist", "vatan haini" diye yaftalayan onursuzlar var tabii ki. Profillerine bir bakıyorsun, Türkçü gezinip en basit Türkçe dilbilgisi kuralından haberi olmayan mı istersin, sabah "şehit öldü yastayız" diyip akşam saçma sapan bir pop şarkıcısına ya da dizi oyuncusuna yavşak yavşak mesaj atan mı istersin? Bunların biraz gelişmişleri de televizyonlarda cirit atıyor. "Bombalama doğru değil" diye başlayıp "ama" diye devam ediyorlar cümlelerine. Akıllarında ise tek soru: "Bu rejim yıkılırsa villamın kirasını nasıl ödeyeceğim?".

Öyle bir yaşama soktular ki bizi, "barış", "demokrasi", "özgürlük" gibi kavramlar için toplanan topluluklar ya polis copunun, ya esnaf tekmesinin, ya da terörist bombasının hedefi oluyor. Sonra bakıyorsun o upuzun ölü/yaralı listelerine, tanıdık bir isim var mı diye. Daha sonra o listedeki herkes senin tanıdığın oluyor. Daha da bütünleşiyorsun onların o masum istekleriyle.


Bugün bir fotoğraf vardı. Şerefsizler tarafından öldürülmüş Ali İsmail'in fotoğrafının önünde yürüyüşe katılmış bir çocuk fotoğrafı. O çocuk Ankara'da katledilmiş. Bu sefer o çocuğun aynı fotoğrafıyla yürüyüşe katılmış bir başka çocuk kameralara takılmış. Ellerinden gelse o çocuğu da öldürürler. Bazen umutsuzluğa katılıyorum ama bazen de diyorum ki istedikleri kadar öldürsünler, yeniden doğacağız. Çünkü haklıyız. Varsın hepimizi öldürsünler. Karanlıkların içinde, dış dünyadan soyutlanmış bir Ortadoğu ülkesi haline gelirsek, bugün bu aydınlık yüzlere "terörist" diyenler yarın ne kadar hatalı olduklarını görecekler. Bunu biliyorum.

Bu işlere kafa yormaya başladığım zamanlarda yapılan bir öğrenci gösterisinden sonra yazmıştım bu satırları. Üstünden kaç seçim, kaç 1 Mayıs, kaç demokratik gösteri geçti kim bilir. Gezi, yolsuzlukluk, saray vesaire. Ama bakıyorum ki ne bu ülkede bir şey değişti, ne de benim fikirlerim değişti.


"Biz hiç susar mıyız? Yanıldılar. Baştan aşağı yalandılar. Bir yalana inandılar. Onlar masallara kandılar. Hayal etmektir mesele. Mutlu sonla bitmese de kavgamızdan vazgeçmeyiz; öldürseler de eksilmeyiz.
Yoksunluğa inandırdılar. Bir sultanı andırırdılar. Sanki asla yıkılmazdılar ama kelepçe vuramazdılar. Panzerler ve silahları, piyon bunlar, saklı şahları. Kulu olmuş padişahların. En korkuncu bu zamanların. 
Bomba gördüm. Bin parçaya parçalandım. Sadece bir harcanandım. Sen görmedin, ben yanandım.
Zulmü gördüm. Bir kuytuda dövdürüldüm. Bir çukurda öldürüldüm. Bin yürekte tekrar doğdum."

Blogger tarafından desteklenmektedir.