30 Day Song Challenge

by 23:43:00
"30 gün 30 şarkı" temalı sosyal medya paylaşımları hoşuma gidiyor ama buna her gün zaman ayırmak zorunda kalmamak ve başka insanların timeline'larını işgal etmemek için blog'da hepsini bir seferde paylaşayım dedim.

Day 1: En sevdiğin şarkı
Jugband Blues



Barrett'li Floyd'un veda şarkısı. Melankoli de var, sirk de var. Teşekkür de var, kırgınlık da var. Nokta da var, soru işareti de var. Ah bir de Pink Floyd'un gıcık yasal temsilcileri Barrett'in saçı başı dağılmış bir şekilde bu şarkıya playback yaparkenki videosunu YouTube'dan kaldırmasaydı.

Day 2: En nefret ettiğin şarkı
Telif Hakkı



Nefret ettiğim şarkı bulmak kolay ama Ajdar'dan Şahdamar'ı buraya koysan ne anlamı var ki? Önemli olan genel olarak sevdiğin bir sanatçıdan çıkan bir üründen nefret etmek. Düşündüm, taşındım ve MFÖ'nün dibe vurduğu yıllarda kaydedilen ve kamu spotu dışında hiçbir şeye benzemeyen bu şarkıda karar kıldım. Sanki söz - müzik Mazhar Alanson değil de Hasan Cihat Örter. Aynı grubun "Adı Naim"i de bir o kadar nefret ettiğim başka bir şarkı olsa da grup o şarkıyı albümlerine alma hatasına düşmediği için şarkı listeye giremedi. Halbuki MFÖ'ye de neredeyse hayranımdır.

Day 3: Seni mutlu eden şarkı
Happy Together



Tospağalar'dan geliyor: "Happy Together". Salgılattığı endorfinin sadece sözlerle alakası yok. Adamlar öyle güzel bir melodi bulmuşlar ki "for all my life" diye eşlik ederken bir kutu çikolata yemiş gibi hissediyorum.

Day 4: Seni mutsuz eden şarkı
The Day Before You Came



Çok güzel bir ülkede yaşıyorsun ama bir şeyler eksik. Sekizde evden çıkıyorsun. Trenin her zaman dakik. Haberleri okuyorsun, beğenmiyorsun. İşler birikmiş ofisinde. Her gün aynı saatte, aynı insanlarla yemektesin. Beşte işten çıkıyorsun. Eve giderken yolda paket yaptırıyorsun. Onu yerken televizyona bakıyorsun. Sevdiğin dizinin her bölümünü izlemişsin. Saat onda yatağa geçiyorsun. Bir şeyler okuyup uyuyorsun. Dışarıda deli gibi bir yağmur yağıyor. Hayat böyle geçip gidiyor. Ta ki aşk kapını çalana kadar.

Day 5: Birini hatırlatan şarkı
The Unforgiven II



Yıl 2001. Okulda her hafta bir kez klasik gitar dersine gidiyordum. Ayrıca haftada iki kez de ders sonrası dershane etütü vardı. Normalde başka zamanlarda olan etüt, bir kere gitar dersi sonrasına denk geldi. Dershaneye de gitarla gitmek zorunda kalacaktım. Bundan memnun değildim çünkü "hadi çal bir şeyler" diyeceklerini biliyordum. Sınıfa girdim, tabii klasik sorular başladı: "aa ne zamandır çalıyorsun? öğrenmesi kolay mı? bize de bir şeyler çalabilir misin?". Bu sırada - şimdi adını hatırlamadığım - daha hiperaktif diyebileceğimiz bir arkadaş yanıma çalıştı. Kafa sallayıp, elleriyle "mosh" yaparak "Metallica, Unforgiven 2" dedi ve gitti. Neden bir soru sormadı? Neden klasik gitarı metale bağladı? Ve önemlisi neden Unforgiven 2? Ne zaman bu şarkıyı görsem, bu adsız kahraman gelir aklıma.

Day 6: Bir yeri hatırlatan şarkı
Superjeilezick



Saat 11:11, güneş bulutların ardında gizli. Hava buz gibi. Sokaklar dolu. Herkesin boynunda kırmızı beyaz bir atkı. Kimisi Süper Mario olmuş, kimisi bir palyaço. Arabalardan çikolatalar fırlatılıyor etrafa. Dakikalar geçtikçe görüntüler bulanıklaşıyor. Tek bir şarkı var etrafta o süper, muhteşem zamanı anlatan.

Day 7: Bir şeyi hatırlatan şarkı
Killing Me Softly


Eylül 2002, Edirne'den İstanbul'a temelli taşınmışım. Yeni bir şehir, yeni bir okul, yeni arkadaşlar. İlk haftasonu teyzemlere gidiyorum. Arabada Joy FM dinlemeyi seviyorlar. DJ de sık sık bu şarkıyı çalıyor. "Güzel şarkıymış" diyorum. Lakin sonra işler karışıyor. AVM'ye gidiyorum, bu şarkıyı duyuyorum. Beyoğlu'nda yürüyorum bir yerden bu şarkı çıkıyor. En sonunda bir film izlemeye gidiyorum: adı "About A Boy". Filmin finalinde bilin bakalım hangi şarkı çalıyor?

Day 8: Tüm sözlerini bildiğin şarkı
November Rain


Düşündüm taşındım. Sözlerinin hepsini bildiğim çok şarkı olduğunu sanırdım. Hepsinin bir yerinde takıldım. Takılmadan takır takır söylediğim ilk şarkı ise bu 9 dakikalık şaheser oldu. Gitar sololarını mırıldanarak söylemem de cabası.

Day 9: Dans ettiğin şarkı
Baby's On Fire


DJ Hi-Tek'in beat'ini ve Ninja abinin vokalini duyduğum anda ayağımın hareketlendiğini hissediyorum. Yolandi yengenin rap kısmı girdiğinde ise dans etmemek için kendimi zor tutuyorum çünkü şarkıyı genellikle mp3 çalarımdan dinliyorum. Ama konserlerine gittiğimde frenleri boşalmış kamyon gibi dans ettim mi? Ettim.

Day 10: Seni uyutan şarkı
Good Night


Sadece isminden seçtiysem şerefsizim. George Martin öyle yaylılar koymuş ki şarkıya, daha ilk nota yumuşacak bir yatak, ikincisi pofuduk bir yastık gibi. Ortam hazırlandıktan sonra Ringo Starr da ninniye başlıyor. Şarkı yavaş yavaş biterken, ışıkların kapandığını hissediyorum. Perdeler çekilmiş. Gözlerim kapanıyor. Gözlerim. Gözzz.zzz....zzzzzz..zzzzz..........

Day 11: Sevdiğin bir gruptan bir şarkı
Infinite Dreams


Büyük ihtimalle en kolay cevapladığım soru bu oldu. İşte bana Iron Maiden'ı sevdiren şarkı. Muhteşem bir başlangıç. Değişip duran bir melodik yapı. Rüyalar ve kabuslar. Iron Maiden'dan birinin isteyebileceği her bir şeyi bulunduran bir şarkı.

Day 12: Nefret ettiğin bir gruptan bir şarkı
Boom Boom Pow


Eğer "Black Eyed Peas" bir grup değil de "Fergie feat. will.i.am" adında bir proje olsa umrumda olmazdı. Ancak ben bu arkadaşların "Where's the Love?" ile toplumsal olaylara duyarlı ve iyi bir hip-hop ve R&B grubu olarak piyasaya çıktığını net hatırlıyorum. "Shut Up" ve "Let's Get Retarded" ile eğlenceli yüzlerini gösterdikten sonra ise saçmalamaya başladılar. Herhalde hem grup kimyası hem müzik hem de söz olarak dibi gördükleri nokta burasıdır. Viral reklamlar. Auto-tune. Grubu sevmiyorum, bu şarkıdan ise nefret ediyorum.

Day 13: "Guilty pleasure"
Blank Space


Çok seviyorum diyemem ama kendimi bazen bu şarkıyı söylerken bulabiliyorum. Çok güzel bir beat bulmuş namussuzlar. Tekerleme gibi de sözler. Ayrıca herhangi bir pop şarkıdan farklı olarak anlattığı bir şey var. Hem de anlattığı şey anormal bir aşık. Ağlak ya da aptal pop şarkılarından fersah fersah uzak.

Day 14: Senin sevdiğine inanılmayacak şarkı
Turn Down for What


Beni bilen bilir. Her türlü müziğe açığım. Bu nedenle benim sevdiğime inanılmayacak bir şarkı bulmak zor oldu. Sonunda DJ Snake ve Lil Jon'un ortak eseri Turn Down for What'a karar verdim. Adının başında DJ olan herhangi birini dinleyeceğimi, dinlesem bile seveceğimi sanmıyorum. Lil Jon ise tipi olsun müziği olsun yakınından geçmeyeceğim biri. Trap nasıl bir müzik türüdür bilmem. Ama bu şarkı beni delirtiyor. "Guilty pleasure" falan değil, gerçekten muhteşem bir şarkı bu. Nakarata doğru yükselen müzik, kısa bir es ve ana melodi ki bu basit melodiye değişik varyasyonlarla, dinleyiciyi sıkmadan kullanmışlar. Helal olsun.

Day 15: Seni anlatan şarkı
The Boxer


Şimdi yıllar yuvarlanıp gidiyor yanımdan ve düzenli olarak sallıyorlar. Daha önce olduğumdan daha yaşlıyım ve olabileceğimden daha gencim ve bu olağandışı değil. Hayır, bu garip değil. Değişimler değişimleri takip ederken biz öyle ya da böyle aynıyız. Değişimlerden sonra biz öyle ya da böyle aynıyız.

Day 16: Eskiden sevdiğin, şimdi nefret ettiğin şarkı
(Everything I Do) I Do It for You


Nefret etmek biraz ağır kaçıyor ama bu şarkıdan çok da hoşlanmadığım bir gerçek. Ah ah, eskiden böyle miydi? Mini mini veletler olarak İngilizce hocasının isteğiyle yıl sonu gösterisinde söylemedik mi bu şarkıyı sınıfça? Söyledik. Sözleri de anlayabildiğimizden "Vay be, işte aşk böyle bir şey" de dedik. Peki şimdi? Sadece meh. "Biliyorsun ki doğru, ne yaparsam senin için yaparım". Ok.

Day 17: Radyoda çok duyduğun bir şarkı
Tattoo on My Brain


İsviçre radyoları sağolsun beynimin içine dövme gibi işledi bu şarkıyı. He he. Anlamadınız mı? Hani şarkının adı, dövme, beyin? Neyse, müzik namına pek bir şey üretemeyen İsviçreliler'e bir süre yetecek kadar iyi bir hit. Çocuk, kızla tanıştığında kızın adını iki kez sormuş. Şimdi ise kızın adını aklına kazımış. Aferin genç adam.

Day 18: Radyoda daha çok çalsaydı dediğin bir şarkı
Square Hammer


Metal ile popun muhteşem karışımı. Bir papa, beş gulyabaniden oluşan bir grup için inanılmaz akılda kalıcı bir şarkı. Her yeni işlerinde daha çok Ghost hayranı oluyorum. Grubun yeni şarkısının da radyolarda bol bol çalmasını çok isterdim. Karanlık ve bunaltıcı Metal dünyası için de bayık birbirinin benzeri pop şarkılar dünyası için de tertemiz bir hava. İsveç'ten güzel müzik çıkmama ihtimali var mı ki zaten?

Day 19: Favori albümünden bir şarkı
The Four Horsemen


Ve peygamber ilk mührü açtığında, ilk atı gördüm. Atlı, bir yay tutuyordu. Ve peygamber ikinci mührü açtığında, ikinci atı gördüm. Atlı, kılıcını tutuyordu. Ve peygamber üçüncü mührü açtığında, üçüncü atı gördüm. Atlının bir terazisi vardı. Ve peygamber dördüncü mührü açtığında, dördüncü atı gördüm. Atlı, bir veba idi. Öndeki at beyazdı, ikinci at kırmızıydı, üçüncü siyahtı, sonuncu yeşildi. Mahşerin dört atlısı. Dört nala geliyorlar. Çal gitarını bre Gümüş Argyris.

Day 20: Sinirliyken dinlediğin şarkı
Get Your Gunn


"Goddamn your righteous hand!" Manson'ın Sweet Dreams ile ana akıma düşmediği, İsa karşıtı Süperstar olmadığı dönemlerden çatır çatır bir şarkı. Aslında sinirliyken özellikle bir şarkı açıp dinlediğim yoktur ama eminim ki öfke patlamaları bu şarkının bağırış çağırış nakaratı ile pek bir iyi gider.

Day 21: Mutluyken dinlediğin şarkı
Detroit Rock City


Şarkının öyküsü öyle çok mutluluk verici değil aslında. KISS konserine gitmek için yola çıkan ama alkole uyuşturucuya abanıp hız yaptığı için karıştığı kazada ölen bir KISS hayranını anlatıyor. Lakin şarkı o kadar gaz ki mutluluğa mutluluk katıyor. Bir nevi yasal doping. "You gotta lose your mind in Detroit Rock City!"

Day 22: Üzgünken dinlediğin şarkı
Dominoes


Farkettim ki üzgünken özellikle dinlediğim bir şarkı yok. Sonra kendime üzgünken ne dinleyeceğimi sordum. Büyük ihtimalle Syd'e sığınırdım. Dominoes da en uygun tercih olurdu. Evet, hüzün var ama çocuksu bir hüzün. Sen ve ben ve dominolar. Şu kısa hayatta üzgün kalmanın ne kadar absürt olduğunu yüze vuruyor bu şarkı.

Day 23: Düğünde çalmasını istediğin şarkı
Bana ellerini ver



Zaten yapılmışı var.

Day 24: Cenazende çalmasını istediğin şarkı
Epitaph



İlk dinlediğim anda bile "cenazemde bir şarkı çalacaksa bu olmalı" diye düşünmüştüm. Epitaph'ın mezar taşına yazılan yazı anlamına geldiğini bilmiyordum daha. Ayrıca bir çok insanın da böyle düşündüğünü bilmiyordum. Bazen "ulan cenaze zaten hüzünlü bir şey, eğlenceli bir şey çalsa daha iyi değil mi?" diyorum ama melankolik bir görkemi de sevmiyor değilim. Gerçi bizim geleneklerde böyle bir şey yok. Zaten öldükten sonra neyin çalıp çalınmadığını da bilemeyeceğime göre çok da önemli bir konu değil.

Day 25: Seni güldüren şarkı
The Duck Song



Yine bir Cuma akşamı bir şişe kırmızı şarabımı bitirirken ördeklerden konu açılınca bulmuştum bu şarkıyı. Deli gibi güldüm. Sabah ayık kafayla izledim yine güldüm. Sonra gitarda çalarken güldüm. Hala dinleyince gülümsememem imkansız.

Day 26: Bir enstrüman ile çalabildiğin şarkı
The Temple of the King


Çalabildiğimiz şarkılar var Allah'a şükür. Kimi iyi, kimi ite kaka. Ancak solosuyla, introsuyla, akoruyla, arpejiyle iyi bir uyum içinde çalabildiğim en iyi şarkı şüphesiz Dio ve Blackmore babaların ölümsüz eseri Kralın Tapınağı

Day 27: Bir enstrüman ile çalabilmek istediğin şarkı
Still Got the Blues



Evet az çok gitar çalabiliyorum ama hem parmaklarımın aşırı uzun olmaması, hem başlangıçta doğru eğitimleri alamamam, hem de zaman sıkıntısından dolayı antrenman yapamamdan dolayı, biraz zor bir gitar solosu (mesela tapping gerektiren bir solo) karşıma çıktığıda çalamıyorum. Düşündüm düşündüm, hangi soloyu kusursuz çalabilmek isterdim diye. The Final Countdown'dan Still Loving You'ya kadar bir çok klasik aklımdan geldi geçti. Yine de Gary Moore babanın bu şarkının sonunda çaldığı soloyu çalabilseydim, gitarı zirvede bırakabildim.

Day 28: Seni suçlu hissettiren bir şarkı
When the Children Cry


Bu dünyayı bu hale ben getirmedim. Keşke elimden bir şeyler gelebilse, bunu çok kez bu blogda yazdım. Yapabileceğim tek şey etrafımı mutlu edip, küçük dünyamı bir nebze daha güzel kılmak. Ama Musul'da, Medellin'de, Cizre'de, Pyongyang'da, Zürih'te çocuklar doğuyor. Şartlar eşit olmaktan çok uzak. Elinde gücü olanlar bunu düzeltmeye yanaşmıyorlar. Herkes daha da içine kapatıyor, herkes komşusuna düşman. Kısacası bu şarkıyı dinlerken tüm bunların sorumlusu sanki benmişimcesine suçluluk hissediyorum.

Day 29: Çocukluktan bir şarkı
Ölünce Sevemezsem Seni



El kadar bir çocukken "damar" şarkılar dinleyip hüzünlenmek bir Türk geleneği midir bilinmez. Lakin öz irademle aldığım ilk kaset olan "Gittiğin Yağmurla Gel"den bu şarkı beni hala her dinlediğimde çocukluğuma götürüyor. "Sevişmek hüner değil" kısmını yaş kemale erdiği için artık utanmadan söyleyebiliyorum, gerisinde ise bir değişiklik yok.

Day 30: Geçen sene bu aralar dinlediğin bir şarkı
Dancing with the Moonlit Knight



Temmuz 2015'te Toulouse'da kurulan bir sokak pazarında akli melekelerini kaybetmiş bir Fransız'dan almıştım yırtık pırtık "Selling England by the Pound" plağını. Peter Gabriel'in içe işleyen vokaliyle başlayan albümün neredeyse her şarkısı bir efsane ama Ekim ayına gelip, plağı yalayıp yuttuğımda aklıma kalan yine o ilk dizeler: "Can you tell me where my country lies?"



Piyanist

by 02:24:00
Bir cumartesi, saat dokuz
Her zamanki ekip içeri girer
Yanımda oturan yaşlı bir adam
Toniği ve cini ile meşk eder

Der ki "Oğlum, bana bir anı çalar mısın
Hatırlamıyorum devamını
Ama üzgündü ve şekerdi
Ve bilirdim hepsini
Yaşarken gençlik yıllarımı"

Bize bir şarkı söyle, piyanistsin sen
Bize bu gece bir şarkı söylüyorsun
Bak, hepimiz bir melodiye hazırız
Ve sen bizi iyi hissetiriyorsun

Şu bardaki John benim arkadaşım
Bana bedava verir içkileri
Ve bir espiri patlatır ya da sigaranı yakar
Ama vardır başka bir yer, olmak istediği

Der ki "Bill, biliyorum, burası beni öldürüyor"
Bir gülüş kaçarken yüzünden
"Bak, eminim ki bir film yıldızı olabilirdim
Eğer kaçabilseydim ben bu yerden"

Şu Paul bir emlakçı ve bir yazar
Evlenmeye zaman bulamayan
Ve konuşuyor Davy ile, donanmadaki
Ve hayatının sonuna dek orada kalacak olan

Ve garson kız politika çalışıyor
İş adamları yavaşça sarhoş olurken
Evet, yalnızlık adında bir içki paylaşıyorlar
Ama daha iyidir yalnız içmekten

Bize bir şarkı söyle, piyanistsin sen
Bize bu gece bir şarkı söylüyorsun
Bak, hepimiz bir melodiye hazırız
Ve sen bizi iyi hissetiriyorsun

Cumartesi için iyi bir kalabalık
Ve müdür gülümsüyor bana
Çünkü bilir ki geldiler benim için
Hayatı bir süre için unutmaya

Ve piyanonun sesi bir karnaval gibi
Ve mikrofonun kokusu sanki bir bira
Ve otururlar barda ve verirler ekmek paramı
Ve derler "Ne arıyorsun burada?"

Bize bir şarkı söyle, piyanistsin sen
Bize bu gece bir şarkı söylüyorsun
Bak, hepimiz bir melodiye hazırız
Ve sen bizi iyi hissetiriyorsun

Billy Joel







İki günde Prag

by 22:52:00

Benim çekmediğim temsili bir resim

Doğrusunu söylemek gerekirse - ve biraz da utanarak söylüyorum bunu - Prag'a doğru yola çıkmadan önce bu şehir hakkında bildiklerimi şöyle bir gözden geçirdiğimde elimde pek de bir şey yoktu: Doğu Avrupa'nın güzel bir şehri, ucuz bira, güzel binalar, kapkaça uğrama ihtimali, Tomas Sivok, Sparta ve Slavia Prag... Peki ya gerisi? Yok. Utanç verici. Nerelere gidilmesi gerektiğini bilmiyorum, bir tane Çekçe kelimeden haberdar değilim, gelenek görenek hakkında bilgi sahibi değilim. Bir gün öncesinden kalemi kağıdı (daha doğrusu cep telefonunu) elime aldım, döktüm bilgileri önüme. Şehre gidince de öğrendiklerim, gördüklerimle de zaman içinde gelişen bir gezi planı ortaya kendiliğinden çıktı. Bana da bunları ölümsüzleştirmek ve bu güzel yere gidebileceklerle paylaşmak kaldı.

Havaalanından şehre

İşte yine başlıyoruz. Havaalanına indikten sonra ilk yapmak gereken şey tabii ki Çek Korunası almak çünkü arkadaşlar euro kullanmamaktalar. Bu işlemden sonra şehre gitmeye hazırız. Şehre gitmenin yine her zamanki gibi birden fazla yolu var. Birinci seçenek ekspres otobüs. Havaalanının hemen dışından kalkan ve 60 koruna tutan bu otobüsler şehirde beş durak geziyormuş sanırım. İkincisi 119 numaralı otobüs. Bu da aynı otobüs durağından kalkıyor. Durağın hemen yanındaki otomatlardan alınacak bir bilet yeterli olacak. Biletler 30 dakika, 60 dakika, günübirlik gibi seçeneklerde. Yarım saatlik bilet 24 koruna ve şehre gidene kadar iş görmekte. Bileti aldıktan sonra otobüs içindeki makinalarda okutmak gerekiyor. Yani 30 dakika bileti aldığınızda değil, bileti okuttuğunuzda başlıyor. Ancak bu otobüs sizi şehir içinde bırakmıyor. Son durağı Nádraží Veleslavín olan bu otobüsten inip, metroya binmek gerekiyor. Aldığınız bilet ise hala geçerli.

Neler görelim?

Tyn Katedrali
Kanımca yapılması gereken ilk şey eski şehri görmek. Staroměstská durağından inip eski şehrin meydanına kolaylıkla yürünebiliyor. Bu tarihi meydan 1992'den beri UNESCO Dünya Mirası listesinde. Bu meydanda ilk dikkat çeken Tyn Katedrali olsa da kanımca en ilginç olan bina Astonomik Saat. Büyük bir turist grubunun her zaman başında beklediği bu saat, 1410'dan beri çalışmakta. Her saat başı yapının çevresindeki figürler ses çıkararak hareket etmekte. Bu figürlerin bazıları ırkçı bir gelenekten kalma. Mesela bunlardan biri Türkleri sembolize ediyor ve de ölümü sembolize eden iskelet ile beraber hareket ediyor. Bunun yanısıra para kesesini sallayan bir de Yahudi var.

Buradan Vltava nehrine doğru gidilebilir. Nehirde turistik ve eğlence amaçlı botlar dışında, deniz bisikleti gibi daha küçük botlar da kullanılmakta. Nehrin üstünden geçen bir çok köprüden en önemlisi ve eskisi Charles Köprüsü. Girişi ve çıkışında kuleler bulunan bu köprünün sağında ve solunda da farklı heykeller bulunmakta. Genellikle sanatçılar bu köprü üzerinde para kazanmaya çalışmaktalar. Bu köprüden Prag Kalesi'ne yürüyebilirsiniz. Girişte çantalarınız kontrol ediliyor. Kalenin içindeki en dikkat çeken yapı Aziz Vitus Katedrali. Katedralin dış yapısı bol altın içerdiği için duvarlar parıl parıl parıldamakta. Etraftaki binalar ise eskiden saray olarak kullanılıyormuş. Ancak bildiğimiz görkemli, cafcaflı saraylardan çok farklı bir saray bu. İşaretleri okumazsanız saray olduğunu anlayamayacağınız kadar sade binalar bunlar.
İskeletin yanındaki "Türk"

Turist gözlerinden kaçan bir başka şey Vysehrad bölgesi. Burası da biraz önce bahsettiğim kale ile aynı mantıkta. Ancakburası klasik kaleye göre daha yeşil ama - nedendir bilinmez - daha az turist çekmekte. Buraya giderken Dans Eden Binalar adlı modern mimarinin ilginç örneklerinden birini görebilirsiniz.

Bunun dışında şehir içinde bir çok sinagog var. Prag, uzun bir süre için Yahudiler için çok önemli bir yer olmuş. Şehirdeki bütün Yahudi binalarını gezmenizi sağlayan bir bilet de varmış. Bunun yanında abuk sabuk onlarca müze var. Çakma bir balmumu müzesinden, yine çakma bir Steve Jobs ve Apple müzesine kadar farklı tarzda müzeler gördüm. Tabii ki bu müzelerin en önemlisi Franz Kafka Müzesi. Vakit sıkıntısından dolayı burayı göremesem de kendisinin şehirde bulunan iki heykelinden birini ziyaret ederek görevimi yerine getirmiş oldum.

Yemek - içme

Çok iyi
Eski şehir meydanında da göreceğiniz gibi Praglılar ete çok düşkün. Bu etlerin çoğu da domuz eti. Bizim kuzu çevirme tadında, ocak ateşinde domuz parçaları çevirip, bunları ekmek ile satıyorlar. Şehrin yerel yemeklerinden biri de domuz dizi. Yani etin hiçbir parçasını ziyan etmiyorlar. Bunun yanında Macarlar'dan kendilerine ulaşmış bir gulaş kültürü de var. Bunun dışında İtalyan ve Fransız restoranlarını da şehir içinde bulmak pek zor değil. Tatlı olarak şehrin değişik meydanlarında Trdelnik adlı tatlıyı görebilisiniz. Şekerli ekmek olarak tanımayabileceğimiz bu tatlının tanesi her yerde 60 korunaya satılıyor.
Bira gerçekten de sudan ucuz. Prag denince akla Budweiser Budvar gelse de bir restoranda bile kendilerine denk gelmedim. Staropromen ve Pilsner Urquell en çok denk geldiğim bira markaları oldu. İki biranın da koyu versiyonları var ve genellikle bu versiyonları tercih ettim. Pişman değilim. Bunun dışında Becherovka likörü Prag'ın en önemli içkilerinden biri. Yemek sonrasında içilen bu shot, öksürük şurubu tadında ve tarçınlı. Benim hoşuma gitti ama herkesin hoşuna gitmez. Son olarak Absinthe Prag'ın dikkat çeken içeceklerinden sonuncusu (ki aslında Prag'da değil İsviçre'de keşfedilmiş bir içkiymiş Absinthe). Duty Free'de farklı farklı bulunabilen absinthe'lerin bir modelinin içinde kocaman bir çekirge var. Almayı çok istedim ama onu alırsam evden kovulacağımı bildiğim için maalesef kendisine dokunamadım bile.

Prag'da dikkatimi çeken - ve çok da hoşnut olmadığım - bir şey hesaplara bahşişin dahil olmaması ama bahşiş ödemenin gerekliliğinin garsonlar tarafından ısrarla belirtilmesiydi. ABD'de de bu işin böyle olduğu söyleniyor ama ben şu ana kadar gezdiğim hiçbir ülkede böyle bir şey görmedim. Ayrıca hesabın masadaki kişiler tarafından ayrı ayrı ödenme isteği de sanki pek hoş karşılanmıyor gibi geldi bana.

Notlar

  • Prag'daki şoförler de bizimkiler gibi deli araba kullanıyor. Otobüslerde sağdan sola savrulmak çok doğal. Sıkı tutunun beyler bayanlar.
  • Garsonlar çatır çatır İngilizce ve Almanca konuşuyor. O kadar ki sipariş almaya geldiklerinde bile sizin Çek olabileceğinize ihtimal vermeyerek muhabbete İngilizce başlıyorlar. Bunun da nedeni Prag'da gerçekten çok turist olması. İnanılmaz.
  • Segway turları çok yaygın ama biraz pahalı. Öte yandan TripAdvsiyor yorumlarında bu kadar beğenilen başka bir tur hayatım boyunca görmemiştim. Neredeyse herkes Prag'ı Segway ile gezmekten memnun. Ah biraz daha vaktim olsaydı.
  • Doğu Avrupa diyoruz ama Prag aslında Viyana'nın daha batısında. Tabii ki bu Doğu Avrupa lafının coğrafyayla da pek bir ilgisi yok. Hediyelik eşya dükkanlarında bu kadar çok Matruşka bulunduran bir Batı Avrupa ülkesi hayal etmek zor.
  • Prag, bana herhangi bir Avrupa başkentinden daha ucuz gelmedi (bira dışında).
  • Ayrıca Franz Kafka'yı kınıyorum çünkü Prag herhangi bir şekilde depresiflik yaratacak bir şehir gibi de gelmedi (kışın nasıl olur, onu bilemem tabii).
  • Sonuç olarak, memnun kaldım beyler bayanlar. Üç günlüğüne gidin, rahat rahat gezin. Olmadı, sabahları erken kalkarsanız iki günde de şehri kolaylıkla bitirirsiniz.

Kendi kalesine gol atıp tur atlayan takım

by 23:48:00
Hadi bugün bir futbol maçından bahsedelim. Geçen gün izlediğim "en komik goller" videosunun bir numarası gerçekten de saçma sapan bir goldü. Bir takımın kalecisi ve defansı birbirlerine boş bir pozisyonda üst üste paslar verirlerken bir anda defans oyuncusu "eyhh yeter be!" diyerek kendi kalesine topu yuvarladı.


Peki bunun bir anlamı var mıydı? Görüntü çok absürttü, golü açıklayan spikerin ise anlattıkları daha absürttü. Ufak bir araştırma ile dünyanın en ilginç futbol maçlarından birini öğrenmiş oldum.

Yıl 1994. Karayip ülkelerinin kendi aralarında düzenledikleri Karayip Kupası'nın altıncısı Trinidad ve Tobago'da oynanacak. Takımlar önce başka ülkelerdeki eleme gruplarında mücadele edecekler, grup birincileri ise final turnuvasına katılacak. Ancak elemelerden önce Kuzey Amerika Futbol Federasyonu (CONCACAF) önemli bir kural değişikliğine gitmeye karar verir. Oyunu daha heyecanlı hale getirmek için getirilen kurallar şunlardır:
  1. Her maçın bir galibi olmak zorundadır.
  2. Eğer maç berabere biter ise maç uzatmalara gider.
  3. Uzatmalarda "altın gol" kuralı işlemektedir.
  4. Ancak "altın gol"ün değeri 1 değil 2 goldür.
  5. Eğer eşitlik bozulmazsa maç penaltılara gider.
  6. Penaltıların skoru ne olursa olsun, galip takım maçı 1-0 kazanmıştır.
Kuralları öğrendiğimize göre ilk gruba gidelim: Barbados, Grenada ve Porto Riko. İlk maç Porto Riko, Barbados'u 1-0 yener ve karmaşık kurallara gerek kalmaz. İkinci maç Grenada ve Porto Riko 0-0 berabere kalır. Uzatmalarda Grenada altın golü atar ve maçı 2-0 kazanmış olur (bakınız: Kural 4). Son maç ev sahibi Barbados ve Grenada arasındadır. Maçtan önceki puan durumu şudur:


Bu şu demek: Alacağı her puan Granada'yı birinci yapar. Hatta Granada, Barbados'a bir farkla yenilse bile averaj ile birinciliğini korur. Barbados ne zamanki maçı iki farkla kazanır, o zaman turnuvaya katılabilir.

Bunun bilincinde olan Barbados, maça etkili başlar ve gerçekten de 2-0 öne geçer. Lakin, 83. dakikada Granada bir gol bulur. Barbados ise son dakikalarda baskısını arttırır arttırmasına ama bir türlü golü atamaz. Bu sırada teknik direktörün aklına muhteşem bir fikir gelir. İki farka başka bir şekilde ulaşacaktır. Son dakikalarda son bir gol atmak yerine, maçı uzatmaya götürürlerse uzatmalarda atacakları tek bir altın gol ile maçı 4-2 bitecektir. Bu nedenle Barbados'un defans oyuncusu kaleci ile paslaşır gibi yapıp golü kendi kalesine atar. Böylece maç 2-2 olmuştur ve böyle biterse uzatmalara gitmek zorundadır.

Granada takımı, rakibin kendi kalesine attığı bu beklenmeyen golle beraberliği yakalayınca önce bir duraksar. Daha sonra teknik direktörleri futbolcularına emri verir: "İki kaleden herhangi birine gol atın!". Eğer Granada, Barbados'a gol atarsa maçı 3-2 kazanıp puan ile tur atlayacaktır. Eğer Granada, kendi kalesine gol atarsa maçı 3-2 kaybedip averaj ile tur atlayacaktır. Hal böyle olunca, futbol sahalarında görülmeyen bir şey olur. Barbados oyuncuları ikiye ayrılıp iki kaleyi de gole kapamaya çalışır. Kafası karışan Granadalı futbolcular ise ne kendi kalelerine gol atabilir ne de rakip kaleye. Barbados futbolcuları topu auta da çıkarmadığı için Granada kalecisine kendi kalesine yuvarlayabileceği bir aut atışı şansı da doğmaz. Maç 2-2 sona erer ve uzatmalara gider.

Uzatmalarda hangi takım golü atarsa, o takım maçı 4-2 kazanıp tur atlayacaktır. Doğru strateji ile maçı uzatmalara götüren Barbados, uzatmalarda golü bulunca maçı kazanarak averaj ile tur atlar. Son puan durumu şöyledir:


İşin ilginci elemelerdeki ve turnuvadaki tek karmaşa bu maçta yaşanmamıştır. 
  • 4. grubun lideri Dominika ve sonuncusu Montserrat arasındaki maç tribün olayları nedeniyle oynanmamıştır. Bu nedenle grubun liderini gruptaki son maç olan Saint Kitts ve Nevis - Antigua ve Barbuda maçı belirleyecektir. Ancak bu maç da bilinmeyen bir nedenle oynanmaz ve Dominika son maçına çıkamamasına rağmen tur atlar. 
  • 6. grupta Küba maçlara çıkmayınca Haiti ve Dominik Cumhuriyeti arasında oynanan tek maç birinciyi belirlemek için yeterli olur.
  • Final turnuvasına katılan Haiti takımındaki futbolcuların bazıları 1991'de darbe yaşamış Haiti'ye dönmek istemez ve Trinidad ve Tobago'daki ABD büyükelçiliğine giderek mültecilik başvurusunda bulunur. Ancak büyükelçilik, futbolcuların bu başvuruyu ABD'den ya da Haiti'den yapması gerektiğini belirtir ve başvuruları işleme koymaz. Futbolcular da çaresizce ülkelerine geri döner.
Böyle olaylı bir turnuvanın sonunda CONCACAF, koyduğu bu karmaşık kurallardan anında vazgeçer. Barbados ve Granada arasındaki maç da futbol tarihine geçer. Bu maçta günümüze ulaşan görüntüleri de meraklıları için şöyle bir bırakayım.

İsviçre'nin çatısı: Matterhorn

by 00:28:00
Bugün günü birlik bir Zermatt / Matterhorn ziyareti yaptıktan sonra düşüncelerimi ve gördüklerimi kayıt altına alayım dedim.



Zermatt, İsviçre'nin güneybatısında İtalya sınırında küçük bir kasaba. Nüfusu 6,000 kişiden az. Buna rağmen İsviçre'nin en çok turist alan yerlerinden birisi çünkü çok karakteristik bir bağ olan Matterhorn'un eteklerine kurulmuş. Bu yüzden gidip görülmesi şart olan bir mekan.

Zermatt'a gitmek için önce Visp'e gitmek gerekiyor. Tren ile Zürih'ten iki, Bern'den bir saat uzaklıkta. Visp'ten sonra ise yine bir saatlik biraz yavaş giden bir trene binmek lazım. Ancak bu trenler neredeyse tabandan tavana camla kaplı çünkü gerçekten de manzara muhteşem. Trenin soluna oturmakta yarar var. Tren, derin bir vadiden tıngır mıngır son durak olan Zermatt'a doğru ilerliyor.

Kasabaya geldiğinizde ilk göreceğiniz şeyler turistler ve onları alan otel servisleri. Bu servisler küçük elektrikli arabalar çünkü Zermatt'a normal araba kullanımı yasak. Hava kirliliği nedeniyle Matterhorn'un görülmemesinden korkuyorlar. Bu arada şehrin içinden zaman zaman Matterhorn gözükse de dağın görkemini anlamak için yukarılara çıkmak gerekli. İlk alternatif tren istasyonunun hemen dibinde bulunan Gornergrat füniküleri. Bu taşıt sizi 3,100 metrede bulunan bir platforma çıkarıyor. Ancak kısıtlı zaman ve yüksek fiyat nedeniyle ikinci alternatif olan Sunnegga'yı öneriyorum. Bu fünikülerin kalktığı yer, tren istasyonuna 6 dakikalık yürüme mesafesinde. Yukarı iniş çıkış bileti (Halbtax kartınız yoksa) 24 Frank. Tek durak olan bu taşıt ile çıktığınızda sizi bir platform ve restoran bekliyor.


Matterhorn'u görmek tamamen hava durumuna bağlı. Sunnegga'ya geldiğimde bulutlar Matterhorn'un görüntüsünü kapıyordu. Ancak Pilatus'tan biliyordum ki dağ zirvelerindeki bulutlar çok hareketli. Zaman geçsin diye havanın daha sıcak olduğu günlerde insanların serinlemek için girdiği 5 dakika uzaklıktaki Leisee'ye yürüdük. Burada çocuklar oynayabileceği, büyüklerin de dinlenebileceği bir alan var. Burada dinlenirken de Matterhorn'un zirvesindeki bulutlar yavaş yavaş açıldı ve Toblerone'un logosuna silüetini veren dağ ortaya çıktı. Gerçekten de bakmaya doyulamayacak güzellikte bir dağ. Sunnegga ve Leisee de bu dağı fotoğraflamak için çok uygun yerler. Daha sonra oradaki restoranda dağ manzarasında öğle yemeği yiyebilirsiniz. Rösti ve bira yaklaşık 20 - 30 Frank arasında değişmekte.

Zermatt'a geri döndükten sonra fazla büyük olmayan Matterhorn Müzesi'ne gidilebilir (10 Frank). Burada girişte 1865'te yapılan ilk tırmanış ve onunla ilgili tartışmalar var. Özet geçeyim. İngiliz gezgin Edward Whymper, birçok dağcılık denemesinden sonra Matterhorn'u gözüne kestiriyor. Çok kez deniyor ama olmuyor. Bir yandan da İtalyan başka bir dağcı da aynı zamanlarda deneme yapıyor ama başarıya ulaşamıyor. Whymper, en sonunda 4 arkadaşı ve Zermatt'tan iki rehberle bu kentten yola çıkıyor ve zorlu bir yolculuktan sonra dağa tırmanın ilk kişi oluyor. O sırada aşağıya baktıklarında uzaktan rakip İtalyan dağcının geldiğini görüyorlar. O ekibe taş ve kar atarak, ekibin dikkatlerini çekiyorlar. İtalyan dağcı bunu görünce morali bozuluyor ve dağa tırmanmadan geri dönüyor. Bizim ekip da kısa süre sonra aşağıya iniyor. Ancak, ekipteki tecrübesiz ve yorgun dağcılardan birinin ayakkabısı yırtılıyor ve dağcı aşağıya düşüyor. Düşerken de diğer 6 kişiyi aşağıya çekiyor. Bu sırada dağcıları birbirine bağlayan ip kopuyor ve Whymper ile iki rehber aşağıya düşmekten kurtuluyor. Düşen dört dağcının üçü ölü bulunuyor, diğerinin ise cesedi bulunamıyor. Dağdan inenler önce tebrik edilse de hemen soruşturma başlatılıyor. Bazı insanlar yerel rehberlerin ölmemek için ipi bilerek kestiklerini iddia etseler de soruşturmaya göre olay sadece bir kaza ve kimsenin suçu yok. İngiliz Whymper, "geceleri uyuyamıyorum" gibi şeyler dese de bu olayı kitaplaştırıp para kazanıyor ve gezginliğe devam ediyor. Yerel rehberler ise olayın etkisinden kolay kolay çıkamıyorlar. Baba, ABD'ye göç ediyor. Oğul, bir kazaya kurban gidiyor. Ailenin geri kalanı da yıllarca masumiyetlerini kanıtlamaya çalışıyor. Müzenin geri kalanında Zermatt halkı ve dağcılarının yaşam tarzları anlatılıyor. Ayrıca, küçük bir salon da Matterhorn ile ilgili farklı filmler gösteriliyor.

Bunun dışında şehirde çok fazla bir şey yok. Bir kilise, kilisenin bahçesinde Matterhorn'da ölen dağcıların mezarları, eski bir belediye binası, restoranlar, hediyelik eşya dükkanları ve kafeler derken şehir bitiyor.

Gözlemlerime dayanarak Güney İsviçre'yi içine alan bir turda yarım gününüzü feda edebileceğiniz ve pişman olmayacağınız bir şehir Zermatt. Ya da dağcılığıa merakınız varsa şehir merkezinde bir otel tutup, sabahın köründe kendinizi dağlara doğru yürürken bulabilirsiniz. Ya da çok paranız varsa Heliport'tan helikopterler ile Alpler turu yapabilirsiniz. Tercih sizin.

Gerçek anlamda demokrasi

by 23:52:00

Daha Nice saldırısının üstünde 48 saat geçmeden bir darbe girişimine tanık olmak inanılmaz bir şey. Bu sefer aceleyle bir şeyler yazmak istemeyip bekledim. Gerçi artık Türkiye hakkında pek bir şey yazasım da gelmiyor ama tarihe not düşmek için bir şeyler yazmak da gerekli.

Yurtdışındayken ülkende darbe olması ilginç bir his. Bir yandan şanslısın. Üstünden jetler geçmiyor, sokaktaki protestoları duymuyorsun, camilerden bangır bangır okunan selalardan haberin yok. Öteki yandan ise bir şey yapamamanın zorluğu ve özellikle bir sonraki gün herkes mutlu mesut hayatına devam ederken senin hissettiğin yalnızlık var (Neyse ki buradaki arkadaşlarım anında destek mesajları göndererek moralimi yüksek tuttular). Daha da büyük problem ise ailenin ülkede olması. Bu endişe nedeniyle darbe söylentilerini ilk duyduğumda hemen bahaneler üretmeye başladım ve bu gerçeği reddettim. "Bomba ihbarıdır" dedim, "tatbikattır" dedim. Erdoğan ile iyi geçinen Genelkurmay Başkanı'nın darbe yapacağına inanmıyordum (haklıydım). Kemalist subayların Ergenekon ve Balyoz sonrası buna kalkışacağını düşünüyordum (haklıydım). Fethullahçıların bunu yapacak gücü ve yüreği yok sanıyordum (yanılmıştım). Zaman içinde videolar ortaya çıkarken ise "yok ya, montajdır, goygoydur" demeye başladım, işlerin ne kadar gerçek olduğunun farkına varsam da.

İlerleyen zamanlarda ise hiçbir zaman aklımdan darbe gerçekleşirse mi daha iyi, gerçekleşmezse mi diye düşünceler geçmedi. Halkını acımadan vuran şerefsizler ile "zafer İslam'ın!" çağrılarıyla bir direnişi cihada çeviren, demokrasi yerine Erdoğan'ı korumak için canını verecek seçmen arasında seçim yapmadım (Sakin kafayla her şeyi tekrar gözden geçirdikten sonra ikinci grubun her şeye rağmen yanında olacağım kanısına daha sonra vardım). O an tek düşüncem ailem ve arkadaşlarımdı. Kardeşimin evde olduğundan emin olmuştum. Ebeveynlerim ve akrabalarımın da durumlarının iyi olduğunu öğrendim, ancak bir gün sonra yolculukları vardı ve onlar o yolculuğun nasıl yapılacağını kesinleştirene kadar çok da rahat kalamadım. Arkadaşlar ve tanıdıkların da sosyal medyada iyi olduklarını okudukça ilk şokun atlatılması bitti. Kısa süre sonra Yıldırım ve Erdoğan'ın açıklamalarının da gelmesiyle darbenin gerçekleşmeyeceği belli olmuştu. O an birçok insan gibi aklımdan "kurgu"/"tiyatro" kelimeleri geçti. Ancak, o sıralarda sivillerin ölüm haberleri ve Meclis'in bombalanma haberleri gelince, bu darbenin gerçek olduğu ancak darbecilerin son çırpınışlarını yaptıklarına inanmıştım. O an tek bir düşüncem kalmıştı: "Lütfen daha fazla kan dökülmeden olay bitsin". Belli ki, darbeciler artık tutuklanacaklardı ve kamikaze bir saldırı ile daha da etrafı kan gölüne çevirebilirlerdi. Türkiye saati 5'te uyuyakalana dek sanki bilgisayar önünde nöbet bekledim. 4 saatlik uykunun ardından "bireysel demokrasi nöbeti"me geri döndüğümde darbenin püskürtüldüğünü öğrenmiş oldum.

Kaç gündür çok okuyorum, çok düşünüyorum ve hiçbir güç beni bu olayın tiyatro olduğuna inandıramaz. Bütün deliler Ağustos'ta kovulacakları için son çare olarak darbe hazırlayan ama kovulmaları erkene alınınca apar topar saldıraya geçen bir şerefsiz ordusunu gösteriyor. Emrin doğrudan Gülen'den geldiğine şüpheyle baksam da bu kişilerin cemaatle bir bağı olmadığını düşünmemek saçmalık olurdu. Lakin, bu halkın da demorkasi neferi olduğunu bana kimse inandıramaz. Sokaklara çıkmalarını, tankların önünde durmalarını, binaları koruma çabalarını saygıyla karşılıyorum. Ancak, halkın iradesi bu darbeyi engellemedi. Ankara'da Genelkurmay'da canları pahasına darbecilerin iletişimini kesmeye çalışan askerler, darbecilerle ortaklığa girmeyip onları durduran emniyet, bütün partilerin darbeye karşı dik duruşu, açıkça darbe karşıtı yayın yapan basın bu darbeyi durdurdu. Boğaziçi'nde tanklara yürüyen insanlar, askerler teslim olana dek bir şey yapamadılar. Beştepe'yi korumaya kalkan, tankın önüne yatan insanlar öldükleriyle kaldı. Tank yine gideceği yere gitti, bomba yine istenilen yerde patladı. Keşke insanların canı bu kadar kolay riske edilmeseydi. Bak işte, Abdullah Olçok, 16 yaşında öldü. İyi mi oldu? "İyi olmadı ama öbür dünyada bak göreceksin, krallar gibi yaşayacak" diyerek bu ölüm övülecekse, zaten diyecek başka bir lafım yok.

Bu dediklerim demek değildir ki halk darbeye karşı çıkmasın. Eğer İstanbul'da olsaydım pazar günkü mitinge koşa koşa giderdim. Burada ölen insanların saygıyla anıldığı, demokrasinin öneminin kavrandığı toplantılara sonuna kadar varım. "Eller havaya" konserler ve ölüm nidalarının havalarda uçuştuğu toplantılara ise şüpheyle bakıyorum. Yine de OHAL gibi, idamın geri gelmesi gibi, FETÖ'cü olmayanların bile şutlandığı bir temizlik gibi büyük problemleri bir anlık unutup, iyi şeylere değineyim. Darbenin toplumda karşılığının olmadığını bilmek güzel. Siyasilerin birbirine laf sokmadan beraber bir şeyler yapabilmesi güzel. TRT'de hiç olmadığı kadar muhalefet liderlerinin gözüküyor olması güzel. Cemaat'in daha da kaybolacak olması güzel. Çoğu insanların artık kavgadan, ölümden bıktığını duymak güzel.

Ne yazık ki bunlar beni hala umutlu kılmıyor. Dediğim gibi, sokaktakilerin "demokrasi" anlayışına güvenemiyorum. "Kadınlar meydanlara çıkmasa iyi olur" gibi açıklamalar yapan başka cemaatlerin bu nöbetlerde olduğunu görüyoruz. Bu mudur demokrasi? Ayrıca bu insanların kaçı bir CHP iktidarına darbe yapılsa tanka karşı yürürdü? Bence çok ama çok azı bunu yapardı. İnsanların hala "laiklik"in çözüm olduğunu anlamadığını sanıyorum. Din ve devlet birbirinden ayrı olsa bu cemaatler buraya gelebilir miydi? Yetenek ve deneyime göre değil de "bu adam dinine saygılı" diye işe alımlar - diğer adıyla kul hakkının yenmesi - gerçek bir laiklikte olur muydu? Olmazdı, ama bu yönde atılan olumlu bir adım yok. Ayrıca Doğu'da yıllarca yapılan OHAL'lerdeki insan hakları ihlalleri ve AKP'nin zaten artışta olan baskıcı yönetimi gibi gerçekler de darbe sonrası yaşantının da pek parlak olmayacağını gösteriyor.

Gerçek anlamda bir "demokrasi"nin meydanlarda haykırıldığı ve askerin kışlasında kaldığı bir ülke diliyorum.


Kapanmayan yaralar

by 00:58:00
Böyle bir durumda sıcağı sıcağına yazmak ne kadar doğru bilmiyorum ama yazmadan duramayacağım sanırım.

Şerefsiz teröristlerin saldırıları saçma bir şekilde gitgide yaşam alanıma dahil oluyor ve bu da çok korku verici. 5 gün sonra Suruç'ta öldürülen canların yıl dönümü. Hayatı boyunca o kadar doğuya gitmemiş, Kobane gibi savaş bölgelerine geçmeyi aklından bile geçirmeyen biri olarak bazı insanlar kadar bu saldırıdan etkilemezdim. Buna rağmen uzun süre kendime gelemedim. En sonunda bu insanlar benim çok da uzak durmadığım bir ideolojiye gönül vermiş tertemiz gençlerdi. Gelelim Bataclan'a. Eagles of Death Metal'i hiç duymamış, Paris'e uzun zamandır adım atmamış biri olarak bir Paris'li kadar etkilenemezdim. Ancak, buradaki tertemiz gençler ise benim gibi rock konserlerinden zevk alan, kişisel dertlerinden kurtulup nefes almak isteyen canlardı. Yok edilmesi gereken bir yaşam görüşüne sahip kişilerce acımasızca öldürüldüler. Canım yandı.

Sonra işler daha da karıştı. Kısa bir tatil için gittiğim İstanbul'da ısrarla görmek istediğim ve tam karşısında bir kahvede oturduğum Hipodrom'da sadece bir kaç hafta sonra angutun biri kendini patlattı ve masum insanların canına kıydı. Aynı aptal düşünce kısa süre sonra aynı şeyi İstiklal Caddesi'nde yaptı. Daha geçenlerde her İstanbul'a geldiğimde önünde taksi - otobüs beklediğim yerde kaç tane masumu öldürdüler. Şimdi de daha birkaç hafta önce orada olduğum ve gitgide daha da çok sevdiğim Nice'te aynı boku yediler. Nice'e iki ziyaretimde de bol bol yürüdüğüm o bölgede köhne inanışları yüzünden hayattan zevk alan insanları öldürdüler.

Ne kadar şerefsiz bir dünyada yaşıyoruz. Hoş, bu dünyanın savaşsız kavgasız olduğu bir dönem oldu mu ki? Bırak ilk insanı, ilk canlılar bile hayatta kalmak için birbirlerini öldürüyorlardı. En azından o dönemdeki katillerin mantıklı bir nedeni vardı, ayrıca mantık diye bir şey de yoktu zaten. Şimdi ise "şehitlik" gibi günümüzde hiçbir manası olmayan bir kavrama güvenip, kendilerini ve başkalarını harcayabiliyor insanlar. Kim suçlu? Bilmiyorum. Hala 500'lü yıllarda yaşadığını zanneden akıl hastası teröristler suçlu. Ortadoğu'da halka söz vermeyip, yıllarca diktatörlüklerinin zevkini çıkaranlar suçlu. Modernizmi öcü olarak görüp, kendini geliştirmek için uğraşmayan yereller suçlu. Bu diktatörlerde para olduğu için sesini çıkarmayan "büyük" devletler suçlu. Sorunu çözeceğini düşünerek sorunu daha da körükleyen aşırı sağcılar suçlu. Ümmetimiz diyip insani yardım adı altında ateş bölgesine silah taşıyanlar suçlu. Hatta ve hatta, sadece mızmızlanıp bunun çözülmesi için hiçbir şey yapamayan ben bile biraz suçluyum.

Cennet gibi o güzelim şehirlerin ve geride kalan insanların uzun süre düzelmeyecek yaraları var. Bir gün o yaraların kapandığını görmeyi o kadar çok isterim ki.


Blogger tarafından desteklenmektedir.