Hüseyin ve Damla'nın heyecan verici hikâyesi

by 23:10:00
Maillerimde bir şey ararken Ekim 2006'da yazdığım bir hikayeye denk geldim. Ee blog'a atalım da bir daha kaybolmasın gözümün önünden. Mendillerinizi yanınızdan ayırmayın lütfen:

-------------------

Hüseyin'in arkadaşları konuşuyorlardı;
"Şşt aga, Hüseyin'i gördünüz mü bu günlerde?"
"Gördüm be, ama konuşmuyü bizimle."
"Ya bi anlatsa anlayacaz."
"Aga adam bi garip oldu ya, neyse bırak kızanı kendine haline."
Ve çocuklar oyunlarına geri döndüler

Hüseyin tuvalete girdi, her ortaokullu çocuğun giymek zorunda olduğu ama giymediği o siyah ceketi annesine ütületmişti. Ayna karşısında kendine çeki düzen verdi. Manavdan rica ettiği limonu çıkardı. Çakısıyla ikiye böldü ve limonu saçlarına sürdü. Şimdi fiyakalı olmuştu işte. Dik saçlarıyla aynaya baktı. Kalın kaşları, yeni çıkan siyah bıyıkları, esmer yüzü ile üstündeki siyah ceket çok yakışıyordu. Gülümsedi kendine. "Amma yakışıklısın be Hüseyin aga" dedi kendine, tuvaletten çıktı.

Okul bahçesinden geçerken arkadaşları bağırmaya başladı;
"Lan artist bu ne hal."
"Ya bırakın şu piçi, herif şehirli zannetti kendini, afra tafra yapiyü bize"
"Abe nereye gidersin büle? Gacılara mı güzel görünecen"
"Hehe sütoğlanı!!"

Ve daha bir çok hakaret, Hüseyin biraz kırıldı ama bugün hiçbir şey moralini bozamazdı. Hem onlar daha ne anlardı aşktan. Uzun zamandır onların yaptığı erkek kokan kız muhabbetlerine katılmıyordu. "Bugün bitecek artık" dedi. Cebinden kırık aynasını çıkıp bir daha baktı kendisine.
Günlerdir uzaktan izlediği eve doğru ilerledi. Babasının çalıştığı ayçiçeği tarlasının yanınadaki boş araziye yıllar önce bir ev yapmıştı şehirliler. Bütün köy ahalisi heyecanla bekliyorlardı bu evi ve sahiplerini. Bu bahar bitmişti ve mayıs ayının bir güzel gününde aile gelmişti. Dışarıda sallanan sandalyesinde gazete okuyan baba, hamakta tüm gün yatan bir anne, evin hizmetçisi. Okul sonrası babası ile ayçiçeklerin kafalarını toplayan Hüseyin de heyecanla izliyordu şehir aileleri. Özenmiyor da değildi. İşte o sıcak mayıs günü görmüştü Damla'yı. Kısa eteğiyle balkona çıkmış, gerinmiş ve uzaklara bakmıştı. Daha önce çıplak kadın bacağı görmemiş Hüseyin için bu bir şok etkisi yaratmıştı. Esmer köy kızlarının yanında saçları sarıya boyalı Damla onu etkilemişti. Hüseyin okuldan kaçıp kaçıp oraya gelip, azıcık bile olsa o kızı görmek istiyordu. Her köy çocuğunun gururla anlattığı terli ve ıslak gece hayallerini bile bırakmıştı.

O gün de en şık halini aldı ve uzağa oturup bekledi. İşte Damla yine balkona çıkmıştı. Sarı saçları ara sıra esen hafif meltemlerle dalgalanıyor ve Hüseyin ona her saniye daha aşık oluyordu. Gizlice bahçeye girdi, baba ve anne, ikisi de uyuyakalmıştı. Bu sırada Damla da içeri girdi. Hüseyin ne yapması gerektiğini bulamadı. Koşup okul çantasını aldı ve defterinin ortasından kopardı. Ailesi bunu görse ona kızardı çünkü defterini iki senedir kullanıyordu ve defteri olması onun için bir lükstü.

Damla her gün aldığı mektuplara sadece gülüyordu. Eğri büğrü harflerle yazılmış, köylü ağızlı aşk şiirlerine gülümsüyor, heyecanlı Hüseyin'i uzaktan gördüğün de ise kendi güzelliğine bir kez daha bayılıyordu. Odasında telefonu elinden düşmüyordu; "Janısııııı" diye kaydettiği sevgilisine bu olayları gülerek anlatıyordu. Hüseyin ise umutla bekliyordu. Ve bir gün geçti, bir gün daha, bir gün daha.. Artık şehirlilerin eve geri dönme günü gelmişti, her günkü gibi güzel kıyafetlerini giydi Hüseyin ve o büyük villaya gitti. Damla bahçedeydi. Ailesi yoktu ve hemen uzaktan bir ıslık öttürmeye başladı. Damla güldü. Hüseyin güldü ve ona yaklaştı.

"Merhaba, ben Hüso. Hüseyin de derler bana. Adın ne senin?"
"Benimkisi Damla, o mektupları sen mi yazıyorsun Hüseyin"
"Ben yazüyom tabi, beğendin mi?"
"Hüseyin, bak bunlar çok güzel ama ben seni sevmiyorum çünkü farklıyız görüyorsun. Zaten ben bir sevdiğim var. Olmasaydı da bir şey farketmezdi."
"Ama seviyom seni."
"Offf sıktın ya, git tamam istemiyorum dedim ya"

Damla eve gitti, Hüseyin durdu orada. Yırtmak istedi üstündeki güzel gömleği, ceketi ama yapamadı çünkü babası daha önceler de yaptığı gibi öküz boklarını ona temizlettirebilirdi. O sırada yukarı baktı. Üstüne bir şeyler yağıyordu. Sayfa sayfa kağıtlar. Üstünde Hüseyin'in saf aşk sözleri. Sonra da bir cam çarpma sesi. Hüseyin ilk kez ağladı o gün.

Damla, İstanbul'a gittiğinde sevgilisinin kollarına attı kendini. Köyde ne kadar çok sıkıldığını anlattı. Biraz da Hüseyin'den bahsetti, sevgilisi ona güldü ve onu çok çok sevdiğini söyledi. O gece bir bara gittiler ve Damla o gece eve dönmedi. Sabah uyandığında sevgilisinin kolları arasında çıplak yatıyordu. Sevgilisine sarıldı tüm sevgisiyle. Sevgilisi ise ellerini attı Damla'nın; "Tamam yılışma" dedi. Damla şaşkındı, salladı sevgilisini; "Niye böyle davranıyorsun?". Sevgilisi yatakta döndü ve bir tokat attı;"E bi sus artık orospu, uyuyorum şurada". Damla her şeyin farkındaydı, bir şey diyemediği, sarıldı yastığına, Hüseyin aklına bile gelmedi.

Hüseyin ortaokulu bitince bir köy kızıyla evlendi. Tarlalarda çalıştı, şehre gitmeye kalktı, aç susuz kaldı, dilendi, hatta belki bir gün Bağdat Caddesi'nde Damla'yı görmüş bile olabilir. Çocukları da oldu Hüseyin'in dört tane kara kuru oğlan ve bir tane de kız, Damla adında ve içinde sakladığı Damla sevgisini başka bir Damla'ya vererek rahatladı. Hayatı boyunca bir daha ağlamadı

Hadi baba gene yap

by 00:26:00
Bu hayatta en duygusal olduğum konu çocuklardır diye tahmin ediyorum. Hani "Aşk Tesadüfleri Sever"de ağlayacağıma, binlerce kez "Babam ve Oğlum"da ağlamaya tercih ederim. Çünkü aşk nedir, gerçek mi yanılsama mı, başlar mı biter mi gibi binlerce sorulara sahipken, çocukluk öyle değil. Bakıyorsun, mini mini dünyayı anlamaya çalışan bir çocuk var. Ve o pamuk gibi dünyaya gelmiş bu çocuğu sen ellerinle şekillendiriyorsun. Güzel bir tatlıya döndürebileceğin gibi, boğazına takılan kuru bir poğaça da yaratabilirsin.

Neyse yine 59RS anlarımdan birinde babası bir çocuğu otobüse bindirdi. Anne otobüsün içindeydi. Belli ki ebeveynler birbirinden ayrılmışlar, çocuğu baba almış McDonalds'a götürmüş. Çocuk otobüste elinde çocuk menüsü paketi oldukça mutluydu. Annesi çocuğa gününün nasıl geçtiğini sordu. Çocuk da mutluluk içinde anlattı.

Sonra çocuk, annesine sordu; "Babam şimdi nereye gidiyor?". Annesi de babasının çalışmaya başlaması gerektiğini söyledi. Saat 18:00'dı. Çocuk üzüldü tabii. Çocuğun annesiyle konuşmasının her noktasında babasına bir gönderme vardı. Bir an çocuk, annesine "Tavana değebilir misin?" dedi. Annesi olumsuz yanıt verinceyse çocuk "Babam değer di mi anne?" dedi. Bir anda garip bir duygu sardı beni. Çocuk, babasını herkesden ve her şeyden güçlü görüyordu. Sanki hiçbir kötülük yaşamayacakmış gibi. Halbuki o çocuk, benim gözlerimden baksa, karısı (ya da eski karısından) bıkmış, onun yüzüne bile bakmadan işine giden bir adam olarak görecekti. Çocuk da bir gün bunları farkedecek ve o hayal kırıklığı dolu anı hiç görmemesini dilerdim. Ancak çocuk dediğin şey büyüyor, o elindeki McDonalds torbasının yerini ders kitapları alıyor, o tavana değeceini sandığı babasından da uzun oluyor, sonra onun çocukları onu yenilmez sanıyor. Hayat.

Çocuk dediğin, hele erkek çocuksa, yaramaz olur zaten. Sevimli çocuk da ısrarla bir yere tutunmamaya devam ediyordu. Çocuğun bir frende sarsılıp, annesi tarafından tatlı tatlı uyarılmasından sonra annesine baktım ve göz göze geldik. Çocuğun ne kadar tatlı olduğunu belirten bir gülümsememe yorgun gözlerle cevap verdi. Kim bilir bu yorgun kadın, işinden dönüp oğluna kavuşmanın heyecanını yaşarken, oğlunun ise hep babasından bahsetmesinden dolayı ne hissediyordu? Kimseler bilemez.

Boşuna 59RS değil burası. Burada bir olay görürsün, tüm yol boyunca kafanda bambaşka bir hayatın içinde yer alırsın. Kendi durağında iner yoluna devam edersin. Konuyla ilgili bir Yaşar Kurt parçasıyla bu yazıyı sonlandıralım. Malum yarın sınav var.


hadi baba gene yap,gene yap baba,gene yap

hani bana yalan söylerdin ya baba
özgür kırlangıçlardan sözederdin ya
çok paramız olacağından baba
işlerin iyi gideceğinden söz ederdin ya

hadi baba gene yap,gene yap baba,gene yap

hani en büyük sen olurdun ya baba
hani beni hep korurdun ya aha
kabus görüp uyandigimda baba
yanimda sen olurdun ya baba

hadi baba gene yap,gene yap baba,gene yap
hadi baba,hadi baba,baba hadi

hani bana yalan söylerdin ya baba
özgür kırlangıçlardan sözederdin ya
iyi bir insan olmadim baba
çok iyi olacagimdan söz ederdin ya

hadi baba gene yap,gene yap baba,gene yap

Yakup'a mektup

by 00:20:00
Sevgili Yakup,
Bu satırları okur musun bir gün bilmiyorum ama bugün dediğin bir şey kafama takıldı ki blog'un çok depresif yorumundu bu takılan şey. Abi içten içe olmasından korktuğum şey buydu zaten. Normal hayatta gerçekten eğleniyorum aslında. Hayat kötü, insanlar kötü modundan 10'lu yaşların ilk yarısında çıkmıştım. Ha, hala insanlığın iyi yolda olduğunu düşünmesem de alışıyor insan gazete okuya okuya, ya da etrafına baktıkça.

Neyse ben derslerde kağıt kalem alınca elime eğlenceli şeyler yazarım. Durup durup, "ulan çocukluğumda da neler neler vardı." diye yazmam. İşletme nasıl bir şey konuştuk zaten. Orada adam zaten beni boğan bir şey anlatırken, kaçmak için mizaha vuruyorum kendimi. Ama gece kaçılacak bir şey yok ve bu sefer de bir şekilde gülerek, eğlenerek geçirdiğin gün sonrası bazı kaygılarını ya da paylaşmadığın düşünceleri yazıyorum, rahatlıyorum.

Yani beni gerçek hayatta tanıyanlar burada normal hayattaki beni görmüyorlar. Günah çıkarma kabini gibi bir şey işte blog. Bireysel. O yüzden "bu adam da pek depresif yeaaa" deme, gündüz vakti baldan tatlıyımdır bilesin.

Son olarak zamanında Facebook'ta yaptığın, "in a relationship with My Pillow" muhabbeti ile her zaman aklımda güzel bir yerde olacaksın adamım. Çok komikti lan!

Sevgilerle

Kısa Türkiye Tarihi III - Cemal Süreya

by 22:57:00
Türkiye'nin adı,
Soyadı yasasından beri
Atatürk adından
Soyutlanamadı:

1930'lu yıllarda
Etitürkiye;

1940'lı yıllarda
Atetürkiye;

1950'li yllarda,
Ûditürkiye;

1960'lı yıllarda
Ötetürkiye;

1970'li yıllarda,
Atatürkiye;

1980'li yıllarda,
Adıtürkiye;

Mavi yolculuklar var bir de,
O yunani o güzel yolculuklarda,
Hemen her zaman:
Adatürkiye.

Son bir kaç günün panoraması

by 22:32:00
Yaklaşık dört gündür grip başlangıcı teşhisiyle (hayatımda ilk kez Boğaziçi revirinde kontrol edildim, teşhis bilimsel yani) şu anda bu satırları yazdığım kanepede uzandım. Ameliyat sonrası vücut daha yeni toparlarken talihsizlik tabii. Eskiden hasta olmamla övünürdüm, şimdi ise bütün şubat ayı aralıksız ilaç kullandım.

Okul bitiyor ve sonrası hala büyük bir boşluk benim için. Olumlu bir gelişme olsa eminim ki kanepelere düşmezdim. (yok yok, yataklık bir durumda değilim) Perşembe öğlenden sonradan Pazar öğlenine kadar evde kardeşimleydim. Bir yandan hastalığa küfrederken, bir yandan da yalnızlık garip bir huzur vermekteydi. Gerçi biri bana bakmaya kalksa, iyice yatmaya alışır ve şımarırdım. Yine de tercihim annemin yanımda olmasıydı ama onu çağıracak kadar çocuk değiliz.

Hava çok soğuk. Bugün kütüphaneye gitmek için evden çıktığımın 10. saniyesinde pişman oldum ama iş işten geçmişti. Ama yapmam gereken işler var, bir şekilde enerjik olmam lazım. Nasıl olacak bilemiyorum. Üniversitenin dersleri, master başvurusu, olası bir iş başvurusu derken aklımda ciddi ciddi askere gitmek de var. Beyin yorgun, vücut dirençsiz kalıyor.

Halet-i ruhiyeme ve sağlık durumuma bir bakış attıktan sonra Necmettin Erbakan hakkında kısa bir şey söyleyeyim. Çocukken uzun süre saat 9'da ışıkları kapatıp açma eylemine katılmamız çok önemli bir imge aklımda. Büyük bir katılım vardı çevremizde. O dönemlerde televizyonda Erbakan ve tayfasının "mum söndü oynuyorlar" ve "gulu gulu dansı" demeçleri aklımda. Böylece saygılı ve etkili bir eyleme yaptığı bu yorumlar ve Kaddafi'nin Türkiye Cumhuriyeti'ne saldıran konuşmasını gülümseyerek dinlemesi ile hatırlayacağım.

Retrospective

by 00:56:00
Öz Murat 79 adlı bir apartmanda oturuyordum çocukluğumun uzun bir döneminde. Balkondan baktığında önünden Edirne'nin en işlek minibüs hattının geçtiği bir yol ve ilerisinde Cumartesi Pazarı vardı. Ben küçükken Cumartesi günleri her yer insan ile dolardı. Hayatımdaki ilk yabancıları orada görmüştüm. Türkçe'yi zar zor bilen Rumenler-Bulgarlar ıvır zıvır satarlardı.

Sonra kamyonet ile geçip bağıra bağıra kutu kutu gofret, bisküvi satanlar vardı. Ne zaman çıkacağı asla belli olmazdı. Uzaktan sesi duyulduğu anda annem parayı tutuşturur elime gönderirdi. Bakkalda da benzerleri vardı elbet ama hazır gofretçi gelmişken gofret almamak olmazdı. Her ne hikmetse onların ki daha tatlı gelirdi.

Bisiklete binmeyi de orada öğrendim ben. Evin bahçesi anlamına gelen beton boşlukta. Ben babam benim bisikletimi tutuyor zannederken, çoktan kendi dengemi bulmuştum. Çok futbol oynardık orada. Kaleci reflekslerine sahip olduğumu liseden önce burada keşfetmiştim. Basketbola karşı yeteneksiz olduğumu da orada. Tek kız vardı apartmanda. Önce oyunlarımıza o da dahil olurdu, büyüdükçe kız-erkek farkını anladık, koptu bizde. Bir gün son bir kez futbol oynamaya geldi, benimle aynı takımda oynadı gitti. Bakıyorum da bir çok farklı duyguyu o beton zeminde tatmıştım.

Apartman şimdiki gibi ayrı ayrı dairelerden oluşmaz, toptan bir canlı gibiydi. Annemlerle kavga edip onlarla çarşıya çıkmadığım bir gün, Egemen Abi'lerde kalmıştım. İlk game boy'u orada görmüştüm. Belki de akrabalarım dışında ilk yemeği onlarda yemiştim. İlk ranzayı da orada gördüğüme yemin edebilirim. Sadece daireler olarak değil, aşağıdaki dükkanlarla da beraber bir bütündük. Emlakçı bilgisayar oynatır, temizlik malzemeleri satan adam bize su verirdi.

Başka bir mahalleye yürümek bile başka bir dünyaya yolculuk gibiydi. Bir kaç apartman ötede oynanan maçlar çoğunlukla kavgayla biterdi. Mahalle takımımız da kuvvetliydi ha. Düzenli antrenman yapmaya karar verip iki gün sonra herkes kendi yoluna gitmişti. Mahalle takımlarının maç kzandıklar 3. lige oradan 2. lige, en son da 1. lige yükseleceğine inanıyorduk. O zamanlar ne ligimizin adı Süper Lig'di ne de sponsorlar vardı.

Peki niye yazdım bunları? İki nedeni var. Birincisi, bazen gerçekten çok özlüyorum o günleri. Yarınım ne kadar belirsiz ise, sabit olan çocukluğumla kendimi garantiye almak istiyorum herhalde. İstanbul'daki arkadaşlarım Power Rangers'tan sonra yayınlanan hayaletli filmi bilirler mesela, ben hatırlamam. Bunun nedenini hep düşünmüşümdür. Şimdi buldum. Çünkü onlar Power Rangers'tan sonra TV izlemeye devam ederken, benim Power Rangers olabileceğim bir bahçem vardı dışarıda. Ya betondu ya da tozluydu ama kendim olabileceğim bir yer vardı.

İkinci yazma nedenim ise unutmamak. O günleri bazen unuttuğumu farkediyorum. Aklımdan isimler siliniyor, yerler siliniyor ve ben bugünkü beni oluşturan o anıları unutmak istemiyorum. Şu an anaokuluna ilk gittiğim an bile gözümün önünde, ya da ilk kez motorsiklete binişim, ya da ilk kez bir trafik kazası görüşüm, dizimdeki yaranın oluştuğu o anı ve hastaneye gidişimi.

Bu tatilde o sokaklardan tekrar yürüdüm ve küçükken beş-altı tane ayrı dünyaymış gibi gelen caddeler 15 dakikalık yürüme mesafeymiş. Ancak kardeşim mutlu olsun diye sabahın köründe plastik futbol oyunu aldığım kırtasiye, annem sigara almam için beni gönderince 18 yaşından küçüğüm bana vermezler diye ağlayarak gitiğim bakkal, ilk kez kocaman kuzu etleri görüp, kıyma makinasına hayranlıkla baktığım kasap orada. Sadece eski dairenin altına Fenerbahçeliler derneği açılmış ona moralim bozuldu. pf pf pf.

Güle Güle Kaptan

by 00:21:00
En kötü ayrılık Sevgililer Günü'ndeki ayrılık olsa gerek. İki kişi anlaşarak ayrılır bazen, bu daha kabul edilebilir bir durumdur. Terkedildiğinde daha fena her şey.

İnsan kendi takımını çok da bilinçli seçmez. Genellikle baban hangi takımlıysa o olursun, en kötü dayın, amcan ya da en iyi arkadaşın etkiler seni. Sonra takımının bir özelliğini seversin. Galatasaraylılar genellikle Avrupa başarılarıyla dolu tarihine bağlanır. Fenerbahçelilerin bazıları Galatasaray'ı her fırsatta yenme özelliklerine bağlanır, bazıları her branşta başarılı olmalarına. Ben Beşiktaş'ın kültürüne aşıktım. (Beşiktaşlılık duruşu en güzel tanımdı aslında, ta ki Yıldırım Demirören bu sözü bir dalga geçme malzemesine dönüştürene dek.)

Memlekette her şey çok hızlı değişiyor. Beşiktaş da değişti. Çok güzel bir dönemde Beşiktaş'lı olmuşum. Ertuğrul Sağlam'ın efendiliğini hep kendime örnek alıp, futbol-basketbol maçlarında 6 no.lu formayı almak için uğraşırdım. Beşiktaş tarihinde efsane olmaya ilerleyen Sergen'i, Alpay'ı kolayca silebildi. Onlar daha çok para isterken, Beşiktaş verebileceğini verebiliyordu ancak.

İşte o günlerin son temsilcilerinden biri gibiydi İbrahim Üzülmez. Futbolu hakkında çok şey söylenir. Ancak çabasına laf söyleyenin dili kesilmeli. Üzülmez, her zaman espirili, kendiyle dalga geçmeyi bilen ama kendini her fırsatta geliştirmeye çalışan biriydi. Ramiz Karaeski'nin gençliğine benzetirdim onu, alem yamuk yapsa da o delikanlı kalacaktı.

Dediğim gibi hem yönetim hem taraftar profili değişmişti. Ricardo Quaresma getirildi mesela bu takıma. Kendisi tabii ki çok büyük bir transfer, bir dünya yıldızı. Ancak sokakta, internette, ilkokullu-liseli çocuklar, herkes Q7 nickini almış, fotoğraf paylaşıyor. Haxball'un yarısından fazlası Q7, Guti Haz., Simao. Maça gidiyorsun, herkesin forması 7 numara. Evet yıldız gelir takıma, herkes adını yazdırır. Peki Q7, Beşiktaş Avrupa'ya gidemeyince de takım da olacak mı gelecek sene? Yoksa Şampiyonlar Ligi'ne giden bir İtalyan takımına mı gidecek? Gitmeyeceğinden ne kadar emin olabiliriz?

Bu yüzden benim formamda Ernst yazıyor. O adam bu takıma 2 yıldır emek veriyor. İbrahim Üzülmez takım kaptanı. Ancak kaç kişinin forması İbrahim Üzülmez?

İbrahim Üzülmez de hata yapar. Takım arkadaşına yumruk atması büyük bir terbiyesizliktir. Ben sözleşmesini feshetmezdim ancak bu eylemi bile anlarım. Ancak websitesinde kuru bir "sözleşmesi feshedilmiş" yazısıyla gönderemezsin bu adamı. Bu adam 2000'lerin tamamında Beşiktaş formasını terletti. 2003 Konfederasyon Kupası'nda kadroda bizi temsil etti. Yönetimin harcadığı onlarca hocanın seçimi oldu. Geçen sene yerine alınan 18 yaşındaki çocuğa forma yüzü göstertmedi. Her sene tüm kupalar dahil 30 maçın altına inmedi. Beşiktaş tarihinde en çok forma giyen futbolculardan biri. Kaptan ulan bu. O ünlü 100. yıl formasında bu kadrodan kimsenin adı yokken onun var.

Üzülmez'e en büyük kırgınlığım, 45 dakikalık son Ankaragücü maçındaki kötü performansı ile Beşiktaş'a veda etmesi oldu. Onun dışında her şey için minnettarım. Sanki Türkiye'de herkes muhteşem orta yapıyormuş gibi hep eleştirildi. Tipi tam bir Anadolu delikanlısı olmasaydı kimse takılmazdı kendisine. Bence uzun saçın yakıştığı tek Anadoluludur kendisi. Bu adam diğer takımlardaki insanlar gibi hocasının altındaki sandalyeyi tekmelemedi, takıma gelen yabancılara cephe almadı. Kaptanlık yaptı ve saygısızlık yapana (ki karıştığı iki olayda da bu kişi aynı kişidir.) tokatını yapıştırdı.

Üzülmez giderken, sevdiğim Beşiktaş'ın da gittiğini hissediyorum, üzülüyorum. Herhalde -Allah korusun - Süleyman Seba'yı da kaybettiğimiz gün Beşiktaş formasını rafa kaldıracağım.
Blogger tarafından desteklenmektedir.