Final dönemi insanları

by 00:34:00
Bazıları hala evrim yok desin, bir öğrencinin final döneminde geçirdiği değişim evrimin bir örneği değildir de nedir?

Kullanılmayan organ körelirmiş ya milyon yıllarda. Ben final dönemi boyunca kullanmadığım, fitness'a gidip gidip korumak istediğim kaslarımı çoktan kaybettim. Yerini saçma sapan şeyler okumaktan sıkıldığımda ya da direkt çalışmamak için bahane olsun diye yediğim yemekler tutmuş.

Annem bugün gitti Edirne'ye, kadıncağızın toparladığı evin orasında burasında kağıtlar var. Masamın üstüne şöyle bir baktığımda kağıtlar dışında bir boş soda şişesi, bir Eti Brownie çöpü, iki erik çekirdeği, bir tırnak makası ve iki kulak tıkacı var.

Gözlerimde uykunun olması çok çalıştığımdan değil de çalışmam bittikten sonra şimdi dinlenme zamanı diyerek, bir saat daha ayakta durmamdan. Gözler kızardı bilgisayara baka baka. Hani çalıştığım değse bir şeye canım o kadar yanmayacak.

Şu an notlarıma baktığımda aynı şeylerin değişik şekillerde bir çok kez yazdığım saçma sapan terimler var. Bilmek lazımmış bunları. Yarına kadar aklımda tutabilecek miyim bilmiyorum. Hele bir de yarın test olmazsa neler olacağını tahmin bile edemiyorum. İşletme iyidir, mühendisliklere göre rahattır falan filan ama dolsun diye de koydukları ıvır zıvırları iyi koymuşlar.

Son olarak koskoca final döneminde 4 sınavı arka arkaya koyan canım yönetime, önemli bir konuda mail atmama rağmen bir türlü dönmeyen ve dönmeyecek sevgili danışmanıma, Mustafa Denizli'ye, final dönemimi büyük katkılarından dolayı meyveli sodalara teşekkür ediyorum ve sizi işletmecilerin çok seveceği, salak salak sembolik resimlerde bırakıyorum. Bu resmi de Google'a "success" yazarak buldum.

Google'ın da kendisini daha kapamadılar, elhamdülillah


Beşiktaş anıları

by 23:10:00
Ders çalışmam gereken ama o motivasyonu kaybettiğim şu anlarda kendi geçmişime dönüp, geçmişteki anılarımı bağdaştırdığım Beşiktaş'ı düşündüm. Çarşı'yı anlatan belgesel Asi Ruh'ta geçer: Zeki Demirkubuz'un kardeşi bir gece yatağında oturur, Zeki sorar "ne oldu" diye, adam cevap verir "Acaba Feyyaz şu an ne yapıyordur?". Durum o kadar vahim olmasa da ben de düşünürüm Beşiktaş'ı. Şimdi de bir kendi Beşiktaş tarihimin Avrupa takımları ile oynanan unutulmaz 5 maçına değineyim.

5. Liverpool maçları


Sanılanın aksine 8-0 biten maç beni öyle üzen, yerlerde süründüren bir maç olmadı. Hak etmemiştik, şartlar da bunu gerektirmişti. En azından bir son dakika faciası yok. Zaten ben o gün bu maçın oynanacağını unutmuş ve bu yüzden yurdun kafeteryasına gitmemiştim. Zaten maçtan önce yıllar sonra Fenerbahçe'ye Kadıköy'de yenilmiştik. Son dakika golümüz verilmemiş, başkan "PAF'la MAF'la çıkarız" tavırlarda. Yani maç öncesi motivasyonum zaten yoktu.

Maçın olduğunu geç de olsa hatırlayınca maçı odamda internetten takip etme kararını aldım. Bir yandan da bir ödev yapıyordum. Maçı açtığımda zaten durum 2-0'dı. "E, normal" diyip işime devam ettim. Ancak canlı anlatım sayfasına ne zaman baksam, yeni bir gol haberi var. Önce biraz üzülsem de belli bir noktadan sonra gülmeye başladım. Bana gelen alay mesajlarına, ben de gülerek cevap verdim. Bir rekor kırılırken, internette yorumları okuyup gülüyordum ve son düdükten sonra işime devam ettim.

2-1 kazandığımız Liverpool maçı ise benim için daha da önemli. O 6 kişilik 2. Erkek Yurdu'nun odasından çıkmak zaten benim için ayrı bir zevk. Maç Liverpool maçı olduğundan umutsuz ama odadan uzak olmaktan mutluydum. Bir de ne göreyim, Beşiktaş kendi sahasında bir hafta önce son dakikada kaçırdığı galibiyeti bu sefer iyi oynayarak alıyordu. Serdar Özkan'ın golü ile tüm kantin zıplarken kendimi tanımadıklarıma sarılma klişesinin tam içinde buluyordum.

Odaya döndüğümde ise "Tesadüfle mi yendik, nasıl oynadık?" sorusuna gururla "Ezerek yendik" cevabını verdim, ikide birde girilip çıkılan, ışığın asla kapanamadığı ve sesin bitmediği o odada belki de en güzel uykumu uyudum.

4. Chelsea - Beşiktaş 0-2

Yer: Lise yatakhanesi. O maçta içimde yaşadığım o sıkıntıyı, bir daha hiç bir maçta yaşamadım. 90 dakika öyle bir defans izledim ki, benzerini geçenlerde Barcelona-Inter maçında görebildim sadece. Sergen'in o iki golünde de kendimi kaybetmiştim. Oyundan çıkarken ise Sergen'in Ortaköy'den Beşiktaş'a yürüyen bir adam rahatlığında oyunu terk etmesi öyle kazındı ki beynime, hayatım bir gün film şeridi gibi geçerse gözümün önünden bu sahneyi de göreceğim herhalde. İlhan Mansız'ın gerizekalıca gördüğü kırmızı karta ise ölürken bile küfredebilirim.

3. Beşiktaş - Slavia Prag 4-2

Yine yurtta izlenen bir Beşiktaş maçı ve yine bir kahır. Bir sonra anlatacağım maç gibi yine ilk maçı deplasmanda 1-0 kaybetmişiz. Yurdun televizyon odasında abilerle beraber açıyoruz televizyonu. Beşiktaş sahada şov yapıyor, Beşiktaşlılar yurtta şov yapıyor. 4-0 olmuş maç boru mu? Ancak 3 gol yersek eleniriz.

E, bu takım Beşiktaş. Tabii ki de 10 dakikada 2 gol yiyoruz. Yine sarıyor bir Valerenga korkusu (bkz: Bir sonraki maç anısı). Prag'ın forvetlerine geçit yok derken son dakikada bir faul kullanıyor Prag ve gol. Yine yenen tırnaklar ve gözlerde hüzün derken ofsayt diyor hakem. Haksız bir karar ama kimin umrunda o sırada? Maç bitince sevinç yumağı oluyoruz. Ama genciz tabii kanımız kaynıyor. Çok sevdiğim bir Galatasaraylı arkadaşım "Hakemle aldınız" diyince kafam atıyor, indiriyorum sırtına yumruğu. Çocuk şaşırıyor, araya giriyorlar. Üzülüyorum yaptığım için ama sonunda UEFA'da çeyrek finaldeyiz. Daha ne olsun?

2. Beşiktaş - Valerenga 3-3

8-0 biten Liverpool maçı bu maçın yanında hiçbir şeydi. Toshack zamanı. Televole'nin en cancanlı günleri. Kadromuz sağlam: Şifo Mehmet, Oktay, Ertuğrul, Alpay, Rahim ve diğerleri. Buna rağmen ligde bir türlü başarı gelmiyor. UEFA'da ise 3. turdayız. Rakip Valerenga. Adı sanı duyulmamış bir takım. İlk maçta Norveç'te 1-0 yenilmişiz ama olur böyle şeyler. Sonuçta orası buz gibi bir Norveç kenti. Biz elbet burada işi bitiririz.

Canavar gibi de başlıyoruz maça. Daha ilk yarı sonunda skor 3-0. Çeyrek final kapıları ardına dek aralanmış. Ben hemen bir kağıda Beşiktaş amblemi çiziyorum büyükçe. Diyorum ki babama ve kardeşime "Şu cama asayım mı da gözüksün?". Onlar da sevinçli. Sanırım 65. dakikaya kadar bu skor korunuyor ama ikinci yarı pek bir defansif durumdayız. Sonra ise büyü bozuluyor ve 2 gol yiyoruz. Bu skor onları üst tura taşıyor. Ama yine de 20 dakikaya yakın zaman var. Bir gol yeter ama takım büyülenmiş gibi. 3. golü de yedikten sonra masal bitiyor.


Sonraki gün sabahçıyım. Zorla izin alıp izlediğim maç ise hayal kırıklığı. El yapımı bayrağı toplayıp, ağlayarak gidiyorum yatağa. Beşiktaş'ı ilk kez yakından tanıyorum. Yıllar sonra o gollerden birini atan John Carew'i ağırlıyoruz takımda. Tesadüfler.

1. Beşiktaş - Barcelona 3-0

Listenin bir numarasında tabii ki de bu maç var. Bir hafta önce Fenerbahçe'yi 3-0 hükmen yenmişiz - ki maç hükmen bitmese bile 3-0 yeniyorduk (Mustafa Denizli ve yabancı problemi). Okulda coşuyorum. 1 sene sonra bana ismi de Yahoo Messenger'dan farklı bir isimle yolladığı Fenerbahçe marşı ile beni kekleyip evi inletmeme sebep olacak arkadaşıma hava attığım günler.

Buna rağmen Barcelona maçını ümitsiz izlemeye başlıyorum ama İbrahim Üzülmez'in o baldan tatlı ortalarını, Ahmet Dursun'un gollerini, Pascal Nouma şovunu izleyip kendimden geçiyorum. Öyle ki Nihat'ın frikiği direkten dönmüş bense neredeyse gol olmadı diye ağlayacağım. Neden? Çünkü Barça'yı 4'leyememişiz. Evde bağırıyorum. Alt komşuyla aramız limoni. Annem uyarıyor ama dinleyen kim. Okula gidince ise yine arkadaşlara yapılan o malum el hareketleri.

Sonra İspanya'da 5-0 yenildik tabii ama o maçla ilgili hiçbir anı yok beynimde :)


Oyuncak

by 00:08:00

Yine bir politik kavga, kimi az kimi çok ama herkes suçlu. Biri dışında.

O Filistinli çocuklar, bugünü de gelecekleri umutsuz olarak bitirdiler. Bu çocukların eğitime göre ilgileri bölge ülkelere göre çok daha fazla Wikipedia'ya göre ama sonuç ne? Sürekli bir savaş halinde olmaya devam edecekler.

Umarım İsrail beni şaşırtır da o insani yardımın hepsini ulaştırır o çocuklara. "İlaçlarını keseyim, yemeği biraz az vereyim de sürünsünler, insafa gelsinler" demez. O çocuğun eli tankta fırlatacak taş yerine, uzak ülkelerden hediye edilmiş bir oyuncak tutar.

Muhammed al-Durrah'ı tanır mısın sen? Hani İsrail ve Filistin birbirine ateş ederken, babasının arkasına sığınmıştı. Yaşıtız Muhammed'le, ben 22 olmuşken, o hala 12 yaşında. Sonra bakıyorum etrafıma, Ruanda'da dili kesilmiş çocuklar görüyorum, Hindistan'da 80 yaşında adamlarla evlendirilen çocukları görüyorum, Irak'ta tecavüze uğramış çocukları görüyorum. Dünya, bu kadar yükü nasıl taşıyabiliyor hayret ediyorum.

Oyuncak arkadaşım, oyuncak. Ah bir ada olsa da yeşilin, mavinin kirletilmediği, hırsların olmadığı, en önemlisi çocukların oyuncaklarla oynadığı bir ada. Hayat ne garip, hayaller falan.

Ünsüz Celebrity'leri tanıyalım - Yerli Paris Hilton

by 22:44:00
Ayıptır söylemesi fitness'tayım bir gün. Sağolsun fitness'ta çalışan arkadaşlar, salondaki 4 televizyonun 3'ünü "Fashion One" kanalı yapmışlar ki kimse farklı farklı şeylere bakmasın diye. E tabii insanın gözü takılıyor. İsmini daha önce duymadığım insanların medeni hallerinden tutup, ne giydiklerine kadar her şeyi öğrendim.

Neyse efendim, bu ünlü ünsüzlerden size bahsedeceğim insan Ece Filiz, ya da daha çok bilinen adıyla "Yerli Paris Hilton". Bir bu eksikti memlekette diyebilirsiniz. Ben bu kızcağızı internette tanıdım. (Dur ya, öyle değil) Diziport'tan dizi izlerken reklam vermişler zayıflama hapı olarak. Kızcağız da reklam yüzü. Ama ismi bile geçmiyor, "Yerli Paris Hilton da bu kremi kullanıyor" diye gazlamışlar kızı.

Şimdi ise Fashion One'da programı var. "Fashion Police" adında. Yalnız, programın girişinde bile adının üstünde "Yerli Paris Hilton" yazmışlar. Onun için de zor tabii:

- Ne iş yapıyorsun?
- Yerli Paris Hilton'um

Bir de deney yaptım. Google'da "Ece Filiz" diye arayınca 19,700 sonuç varken, "Yerli Paris Hilton" yazınca 21,900 sonuç çıkarıyor.

Allah parasını benzetsin, filmini benzetmesin, ne diyeyim.

Lost'a elveda!

by 17:04:00
Yine senaristlere küfredebilirdim ama etmiyorum. Lost'u güzel anılarla hatırlamayı tercih ediyorum. O yüznde bu şarkı benden adadan kurtulanlara ya da adada ölenlere ve en sonunda zaten cennette buluşacağımız o güzel insanlara gelsin; Black Smoke'tan gelsin: "Memleketim"

Adasına suyuna, taşına toprağına
Bin can feda bir tek others'a
Her köşesi cennetim, lostie'ler biçim biçim
Bir başkadır benim memleketim

Jacob'a Desmond'ına, erişilmez sırrına
Sen dost ararsan koş ışık kaynağına
Yeniden doğdum dersin, duman olur gidersin
Bir başkadır benim memleketim

Diğer ada bir yanda, Ajira var koynunda
Dharmacılar destan yazar dağlarda
Ayısına, Widmore'a, zamanda yolculuğa
Bütün alem kurban benim Lost'uma

Bir insan Erasmus'u neden sever?

by 22:49:00
Evet, bir insan neden sever Erasmus'u, ailesi, kurulu düzeni ve bütün arkadaşları geride bıraktığı ülkedeyse?

Erasmus belgelerini tamamlamak için, dosyadaki belgeler karmaşası içinden gereklileri çıkarırken, içimi bir hüzün kapladığında bu yukarıdaki soruyu düşündüm? Herkes bu soruya farklı cevap verebilir, bazısı der ki insanlar çok iyiydi, bazısı ders çalışmadık ki hep eğlendik falan der.

Benim ise aklıma şunlar geliyor:


Öyle bir dünya ile karşılaşıyorsun ki, dilini konuşamadığın bir ülkede oturma izni verirlerken karmaşanın içine girmeden, insanlardan yardım alarak, bürokrasi karşısında bir "birey" olarak saygı görüyorsun,
Gece 5'te bir orman içinde yürürken karşına tek çıkan bir tavşanın ayak izleri,
Bisiklet ile şehir merkezine gidip gelebiliyorsun ve arabalar senin de trafikte bir araç olduğunun farkında,
Derslerde sararmış kağıttan 30 yıldır aynı şeyi anlatan öğretmenlerin yerini dinamizme bırakıyor,
Toplu taşımada yeni akrabalar kazanmana gerek olmuyor,
ve daha bir çok şey

Sonuç olarak "böyle de bir dünya olabiliyormuş" diyorsun.
Döndüğünde bir adli sicil belgesi için bile yıkık dökük bir pasaj içinde sıra bekliyorsun, halk otobüsünde sıkışıklık ve sıcak yüzünden deliren insanların kavgalarını dinliyorsun, bisiklet kullanırsan büyük ihtimal ezilirsin, gece 5'te yürümeyi Taksim'de bile deneyebilir misin?

Bu yüzden orada bol bira içtiğin bir gece sonunda yediğin bir döner ya da lahmacun yemek, karlı ve buz gibi gecelerde dinlediğin Ahmet Kaya ya da yabancı şehirde Türk marketlerinde gördüğün misafirperverlik sana yeterli geliyor ülken hakkında.

İşte o an diyorsun, bazen uzun mesafeli ilişkiler iyidir. Ancak beşik kertmesisin ülkenle ve ayrılmanız çok zor. O yüzden İstanbul'un koynunda yatarken, bir yasak aşk düşlüyorsun. Belgeleri kaldırıp, cost accounting kitabını açınca yine dönüyorsun normal dünyana.

Televizyon başından 1 Mayıs notları

by 11:52:00


  • 1 Mayıs her zaman içimde bir sıcaklıkla izlediğim bir kutlama olmuştur. Bunun en büyük nedeni tabii ki de her şeyin kutlanılmasına izin verilen meydanda bir tek 1 Mayıs'a izin verilmemesi, bunun üzerinde işçilerin ısrarla oraya gitmeye çalışması hoş bir direniştir.
  • Tabii ki gözümle gördüğüm 2008 1 Mayıs'ındaki o orantısız güç kullanımı ve her 1 Mayıs'ta anılan o 1977 1 Mayıs'ı, insanların kusursuz işlemiş bir planla öldürülmesi, işçilerin Taksim'e yürüme sevdasındaki desteğimin başka nedenlerinden.
  • O yüzden mutlu bir şekilde televizyonun karşısına geçtim ve kalabalık görüntüler, renkler, şarkılar falan hoşuma gitti de bir çok konu kafama takıldı. Maddeleyeyim:

  1. İşçi ve emekçi de olsa insan, insan. Yani aynı hırs, aynı kendini gösterme isteği vs. Hani "dünya işçilerin elinde yükselecek" temalı işçi afişinin mi etkisinde kaldım ne, boyun eğmeyen, öfkeli ama saygılı, disiplinli bir işçi güruhu beklerken, Taksim meydanına sendika başkanları çelenk bırakırken, "hebele hübele" şeklinde koşup anıta çıkıp, farklı farklı pankartlar açıp, birbirininkini engelleyerek görüntü kirliliği ypan adamlar gördüm.
  2. Bir adam vardı kim bilmiyorum, 1 Mayıs çelenkini bırakacak meydana, daha koyulmadan hemen kelle gibi sırıtarak poz veremye başladı. Başka adamlar çelenk düşmesin diye düzeltmeye çalışıyor, adam kameralara poza devam.
  3. Sonra çok sevdiğim DİSK başkanı Süleyman Çelebi - ki karanfil atılması sırasında milleti alkışlamaya davet etse de, kalabalık basının da etkisiyle, herkes kendi işine daldı. Adamın anlamlı anması da havada kaldı. - bu konulardan dert yanıp, "Bu hiçbir siyasi partinin gösterisi değildir." derken - ki hala CHP kendi pankartını göstermeye çalışıyordu. - arkada alakasız adamlar, Çelebi'nin anlatmak istediği dersi "Yaşasın 1 Mayıs" gibi tezahüratlarla bölüp bölüp durdular. Arkadan bir adamın ise desenli şapkasını göstermeye çalışması hayret vericiydi.
  4. Gördüğüm kadarıyla tek grup "anarşist" gruptu. Her politik görüşü anlarım da bunu anlayamıyorum ya. 70 milyonluk bu kadar koca ülkeyi nasıl anarşizmle yöneteceksin? Hadi, Liechtenstein kadar olsan, takıl istediğin kadar. Neyse, bu arkadaşlar kara kara bayraklarıyla, o kadar renk cümbüşü arasında göze battıkları gibi, bir ara sendikalılarla da dalaştı. He canım, aferin size diyip geçiyorum.
  5. Bir de çok fazla örgüt var. Tamam sendikaları anlarım da, "Mücadele Hareketi", "Ezilen bişiler hareketi", "DİK", "EMP" falan daha da hatırlamadığım binlerce şey var. Ülkenin solcuları da bir garip olduğu için, "dünyanın tüm işçileri birleşin" sloganı yerine, "abi küçük küçük gruplarımız olsun da farklılıklara toleransmış, birliktelikmiş falan uğraşmayalım" sloganı var herhalde. Ondan sonra tabii örgütlenenler iktidar olur.
  6. Bunları yazarken annemin heyecanla arayıp, "Bak Beşiktaş da meydanda" demesi, unuttuğum bir başka sevme nedeni. Oraya geçen sene olduğu gibi gidip, Ahmed Arif'in güzel şiiri "Terketmedi Sevdan Beni" pankartını taşımaları benim için gurur kaynağı.

    Sonuç olarak, bu gördüğüm ve bana uyandırdıkları ile birlikte Türkiye için umudum yok ama, dünyanın bir yerine işçinin sömürülmediği, emeğinin parasının aldığı, sendikalaşma hakkının elinden alınmadığı, iktidarın da bu çoğunluğu kaale alacağı bir düzen umuyorum.
Blogger tarafından desteklenmektedir.