Dershanelerde geçen ömrüm

by 18:32:00
Çocukken dershane

Hayatımda ilk dershane sınavıma 3. sınıfın sonunda girdim. Hadi bunu yaşa dökelim; 9! Yazı ile dokuz! Şimdi bakınca çılgınlık gibi geliyor ama o zaman hayatın bir gerçeğiydi. Çünkü ben okumaya başladığımda ilkokul vardı, ilköğretim değil. Normal şartlarda 5. sınıfta orta okul sınavlarına girmem gerekiyordu. Sınava girdiken ve dershaneyi burslu kazandıktan sonra ise  eğitimin 8 yıla çıktı, ortaokula giriş sınavları da bu nedenle kalktı. Ancak ben dershaneyi kazanmıştım ve görünüş o ki, dersaneye gitmem gerekiyordu.

1997 Eylül'ünde dershaneye başlamış olmam gerekiyor. 9 yıl 3 ay! Çok iyi hatırlıyorum ki Kanal D'de Çocuktan Al Haberi programı vardı. Öğlenci olduğum zamanlar başını kaçırdığıma çok üzülüyordum. Aynı dönemde Selim Can, televizyonlarda program yapıyordu. Aile bireylerim; "Bak bak ne akıllı çocuk, televizyonda büyük adam gibi yorum yapıyor" diye kendisini bana örnek gösteriyordu. Ne yalan söyleyeyim, gitmiyordu işte hoşuma. Dershaneye gidip bir şeyler öğrenmemin onları mutlu etmesini bekliyordum. Oluyorlardı da, eminim. Ama hala birilerini bana örnek göstermeleri üzüyordu biraz. Sonra kaderin oyunu, Selim ile liseyi beraber okuduk aynı dönemde."Ulan senin yüzünden ne laf yedik ailemden!" diyemedim kendisine. Çünkü büyük ihtimalle benim durumumdaki bir çok kişi kendisine bu lafları demiştir.

Dershanede okula destek olacak çok bilgi öğrendim, kabul. Şunu, şunu dershanede öğrendim diye sayamam belki. Sadece Türkiye çapında yapılan sınavlarda fena olmayan dereceler yaptığımı, babamın da ÖSS'ye kadar beni bu sınavlar ile insanlara tanıttığını biliyorum.

Ancak dershane döneminin bana ekstradan kattığı şeyleri de söylememek olmaz. 10 yaşında bir çocuk olarak kendi başıma minibüs ile bir yerlere gitmeyi öğrendim. Arkadaşlar ile tenefüste ciğer-ekmek yiyerek, kendi başıma bir restorana gitmeyi öğrendim. Top oynamaya dalıp derse geç kaldığımız için kızların karşısında ilk azarımı yedim, böylece azar yemeyi de öğrendim.

Ergenliğe girerken dershane

Bir sene sonra yine haftasonlarım dershane ile dolmuştu. Ancak bu sefer sistem biraz daha farklıydi çünkü dershane sadece İngilizce dersleri veriyordu. Biz de bütün ilkokul tayfası ve birkaç ekleme ile derslere başlamıştık.

Neden böyle bir şeye gönderilme gereği duyduğumu bilmiyorum. Büyük ihtimalle Edirne'de özel kolejler açılmaya başladığı için İngilizce konusunda bizi geliştirmek istemişti ailelerimiz. Dershaneden aklımda kalan tek şey "Prime Minister" kelimesini öğrenmek olmuştu çünkü büyüyünce ne olacaksınız sorusuna hep astronot demekten sıkıldığım için sözlüğe bakıp "I want to be a prime minister" demiştim.

Haşarılık dozu artıyordu gitgide. Şansımıza da dershane binasının yanında bir halı saha vardı. Derslere yine geç kalıyor, terli terli ve yorgun bir şekilde sıramıza oturuyorduk. İçimizde de hayatında ilk kez halı sahada babasını izlemek yerine yop koşturan çocukların, oyunları kesildiği için hissettikleri kızgınlık vardı. Yes, I was really angry!

Ergenlikte dershane

Ah, ah. Kanatlanıp uçmak isteyen bir kuşu zorla kafese tıkmak gibiydi LGS'ye hazırlanırken dershaneye gitmek. Evet, gitmek zorundaydım. Zaten hafta içinde erken kalkarken, haftasonları da erken kalkmanın ne kadar sinir bozucu bir şey olduğunu o zaman öğrenmiştim. Edirne, o kış çok soğuktu. Dershaneye gittiğim her gün çok üzgündüm ve hatta sinirliydim.

LGS, benim kendimi göstereceğim sınav olarak bakılıyordu. Tamam, okulda iyiydim. Ancak bu sınav çok farklıydı. Herkes çok iyi yapacağıma inanıyordu. Ben inanmıyordum ama kendime. Kötü bir not aldığım dershane sınavı oldukça moralimi bozuyordu.

Dershanede gerçekten çok yalnız hissediyordum ben. Arkasına kocaman bir gitar çizdiğim açık kahverengi çantam ile şarkılar mırıldanarak dershaneye giderim. En arkaya otururdum en iyi anlaştığım arkadaşım ile. Bir şekilde geçerdi zaman.

Etüt kavramıyla da o zaman tanıştım. Haftada iki gün okuldan sonra ek derse dershaneye gidiyordum.

Pek mutsuzdum. Kimsenin de pek umrunda değildim.

Delikanlıyken dershane

Sonra da lise zamanı dershane dönemi başladı. İki sene üstüste. Yazları Edirne'de başladığım, kışın ise İstanbul'da devam eden dershane günleri. Edirne'de dershanede tanıştığım bir hanımefendi ile uzun bir süre sevgili olmak dışında bir anım yoktur.

Burada bu paragrafı açmak lazım ki dershane erkekler ve kızları yakınlaştıran önemli bir yerdir. Dershane öncesi okul içindeki kızlar arasında, yani kısıtlı imkanlar içinde sevgili aranırken, dershane bu muhtemel sevgili grubunu genişlettiriyordu. Bu yönünden dershanelerin hakkını teslim etmek lazım.

Bu dönemdeki en büyük sorun da sabahları erken kalkmaktı. Hele İstanbul trafiğini düşününce saçma sapan karanlık saatlerde güne uyanmak olağanlaşmıştı.

ÖSS zamanı artık ailemden uzak bir birey olduğum için hiçbir şekilde üniversite baskısı görmedim onlardan. Hatta ÖSS sonucunu babama kahvaltıda açıklamıştım. Önce puanı söyleyip çok heyecanlı bir tepki almamıştım kendisinden. Bir şekilde bir yere gireceğimi biliyorlardı zaten. Ancak dereceyi söylediğimde babamın başını kaldırıp, "hadi canım" dercesine baktığını unutmam.

Ancak bu sefer de dershaneden baskı geliyordu çünkü dershaneler öğrencilere bağlıdır. Onların kitaplarında sırıtan yüzünle, nasıl başarılı olduğunu açıkladığın yazılarla bulunmalısın ki reklamlarını yapsınlar. Ben de bunlardan biri olmuştum. Sağolsunlar bir laptop ile benim payımı vermişlerdi. Hala iş yapar kendisi. Ancak kurallar serttir. "Kız arkadaşınız olmasın" diyemeseler de bunu ima ederler. Derslerde laubaliliği ancak hoca yapar. Herhangi bir şekilde hocanın düşüncesine ters bir şey söylenmemelidir. Günde ne kadar soru çözülmesini gerektiğini söylenir. Vs. vs. vs.

Dershaneler kapatılsın mı?

Görüldüğü üzere hayatımın 5 senesinin haftasonları dershanelerde kaybolmuş biriyim. Bunun yerine sevdiğim bir şey yapsaydım, mesela gitar kursuna gitseydim Eurovision'da olurdum belki, ya da futbol kursuna gitsem Gençlerbirliği'nde olabilirim. Hani hiçbir şey yapmasam bile belki belki çok kitap okur, çok şiir okur, çok farklı hayat tecrübeleri edinebilirdim.

Ancak farkındayım. Dershaneler olmasaydı kendi başıma çalışıp şu an bulunduğum yerde olamazdım. Dershaneleri hiç sevmedim, sevmeyeceğim de. Ancak, durum bu. Dershaneler kapatıldığında sadece özel ders almaya parası yeten maddi durumdaki yerinde ailelerin çocuklarının iyi üniversitelere gireceğinin farkındayım. Devletin büyük bir vergi kaybının olacağının da farkındayım. Daha bir çok şey olacak, onların da farkındayım.

Bu nedenlerle, bu ucube eğitim sistemiz maalesef dershanesiz olamaz. Dershaneleri kapatmak yerine, daha iyi bir üniversiteye giriş sistemi getirilmesi, lise eğitiminin iyileştirilmesi gibi çözümlerin daha yararlı olacağını da iddia ediyorum.

Caulfield ve Mr. Spencer

by 15:02:00
Gerçek anlamda edebiyat ile lisede tanıştığımı söyleyebilirim. Bunun sancılı bir süreç olduğunu da söyleyebilirim. Çocukken, aile bireylerim sağolsun, masallarla, Disney ansiklopedileriyle başlayıp Dahl'ın Dev Şeftali'si ya da de Saint-Exupery'nin Küçük Prens'ine kadar birçok çocuk klasiğini hatmetsem de, ergenliğin ve o zamanki adıyla LGS olan lise sınavlarının etkisiyle tüm bu kitapları bir kenara bırakmış, roman niyetine Marilyn Manson ya da Bon Jovi'nin sözlerini okumaya başlamıştım.


Lise Hazırlık'ta ise bütün dersleri İngilizce görmenin yanısıra, İngilizce derslerde sadece gramer öğrenmiyor, öyküler ve romanlar okumaya başlıyorduk. "Rite of passage" deyimini orada duymuştum ilk kez. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş öyküleri temalı hikayeler okuyorduk. Hatta bir anne ve çocuğunun hikayesini çok sevmiştim de Anneler Günü'nde Türkçe'ye çevirip anneme hediye olarak vermiştim.



Sonraki yıl ise artık gerçek anlamda bir lise öğrencisine döndüğümüz için İngilizce'nin bizdeki yeri ve öneminde de bir azalma meydana gelmişti. Hatta o zamanki İngilizce öğretmenimizin bir erkek düşmanı olması İngilizce ile aramızın kopma noktasına geldiğinin de bir habercisiydi. Neyse ki Romeo ve Juliet'i okutmuşlardı bize o sene. İngilizce'nin kulağa ne kadar hoş gelebileceğinin farkına ancak o zaman varmıştım. İlk aşklarımızı yaşıyorduk o dönemlerde ve kendimizi Romeo ve Juliet'in Türk versiyonları gibi hissediyorduk. Rahmetli River Phoenix'in Stand by Me'sini de o sene izleyip hem filmin hem kendisinin hayranı olmuştum.



Benim hayatımın "rite of passage"ı ise lise 2'nin başında gerçekleşmişti. Daha dönemin başında annem bir ameliyat geçirmişti. Bir yandan onu o halde gördüğün için çok üzülüyorsun, kahroluyorsun. Ancak aile yanında bunu göstermemen lazım ki moral olsun onlara. Erkek yatakhanesinde ise böylesine duygular hiç gösterilmez. Yine içine atman lazım. Aynı dönemlerde ilk kez ciddi bir kız arkadaşım oluyordu ancak benim tecrübesizliğim ve yaşça küçüklüğüm nedeniyle daha çok abla-kardeş gibi bir durum olmuştu. Yeni bir döneme, hem aile içinde güçlü duracak, hem de bir ilişki yürütebilecek ama bu sorumlulukları kaldıramayacak bir çocuk olarak başlamıştım.



Sonra o dönem Roger Field ile tanıştım. Yeni İngilizce hocamız. Uzun ve ince, beyaz saçlı, gözlüklü, sakin konuşan ve sık sık gülümseyen biri. O döneme kadar ilkokuldaki sınıf öğretmenim dışında hiçbir hocamla çok samimi bir ilişkim olmamıştı. Lise boyunca da pek olduğunu söylemem ki bunu ekşisözlük'te yazdığım entrylerde de görebilirsiniz. Bu problemim üniversitede de sürdü ve Köln'de bir üniversite hocası ile arkadaş olunabileceğini gördüm ki bugün Almanya'daysam bunun büyük bir etkisi vardır. Mr. Field ise sinirleri hoplatılamayacak, herkese hoşgörülü davranan biriydi.



Böyle bir durumda benim her şeyi alttan alan bu adama karşı elimden gelen bütün şımarıklıkları yapmam gerekirdi. Bundan önce hep böyle olmuştu. Ancak yapmadım. O adam bize defterimizde boş bir sayfa açtırdı ve elimize kalem tutuşturdu. Her dersin ilk 10 dakikasında serbest yazı yazmamızı istedi. Aklına ne gelirse. İlk zamanlardan birinde annemin o durumu hakkında içimdeki her şeyi dökmüştüm. Aileme söyleyemediklerimi, arkadaşlarıma anlatamadıklarımı tek tek başka bir dilde kelimelere dökmüştüm. Her hafta Mr. Field bu defterleri toplar, sonraki hafta geri verirdi. Hemen yazdığı yorumlara bakardın. O hafta bana ne kadar zor şeyler yaşadığımı anladığını ancak böyle bir durumda bile çok olgun davrandığımı ve hep böyle devam etmemi istediğini yazmıştı. Anlayacağınız İngilizce'de şu yanlış bu doğru değil, daha çok derdimizi nasıl anlatabilmişiz ona bakıyordu. O destek verdi, ben yazdım. Gün geldi o kısacık zamanda şiir yazıp onu şaşırttım, bazen arkadaşlarımız suratlarına bakıp o anda ne hissettiklerini tahmin etmeye çalıştım. O dönem okuduğumuz kitapları arkadaşlarıma uyarladım. Yazmaktan zevk aldığımı hissettim. O ise destek vermekten bıkmadı.



O dönem okul "the Catcher in the Rye" okutuyordu bize. Bu muhteşem kitabı Mr. Field ile birlikte okumak, tüm lisenin bana 5 senede verdiği şeylerin en önemlilerinden biriydi. Orada tam olarak neler anlatıldığını bize doğrudan anlatmıyor ama düşündürtüyordu. Kitabın içine daha çok giriyordun ve gitgide kendimi Holden Caulfield ile özdeşleştiriyordum. Sanki Mr. Field beni Holden olmaya ittiriyordu. Hala ara ara okuduğum bu kitapta kendimi bulurum onun sayesinde. Daha sonra Salinger'ın külliyatını okurken - ki çok zor değildir - kendisini hep anmışımdır.



Lise 3'e geçince artık kendisi ile yollarımız ayrılmıştı ancak okulda görüp selam vermemek olmazdı. Bir gün okulun düzenlediği Sevgi Gönül gecesinde çalışmaya giderken lojmanda yaşayan öğretmenlerle oraya gitmiştik ki kendisi de servisteydi. Selamlaşıp ayak üstü muhabbet etmiştik. Sonra beni arkadaşlarına Holden Caulfield olarak tanıtmıştı da en çok gurur duyduğum anlarımdan biridir.



The Catcher in the Rye'ın başlarında bir sahne vardır. Caulfield okuldan atılır. Şehirden ayrılmadan önce tarih öğretmeni Mr. Spencer'a gider veda etmek için. Bir tek onu önemsiyordur çünkü. Mr. Spencer kendisine çok iyi davranır ama neden tarihten kaldığını, tarih sınavını yüzüne okuyarak anlatır. Caulfield, yanlışlarını duymaya dayanamaz ve çeker gider. Sonra da Mr. Spencer'a onu sınıfta bıraktığı için kötü hissetmemesi gerektiğini söyleyen bir mektup bırakır.



Eğer kendimi Caulfield olarak görüyorsam, Mr. Field'in hayalini de Mr. Spencer olarak görmüşümdür. (Aynı hisleri Türkçe öğretmenlerim Vildan Hocam ve Huriye Hocam için de hissediyorum da o da başka bir yazı konusu olsun) Ne zaman edebiyattan şu ya da bu nedenle uzak düşsem Mr. Field'in bana gelip neden böyle olduğumun sebebini sorguladığını hissetmişimdir.



Üniversite ortasında Köln'den dönüp, işletme okumak istemediğimi bambaşka şeyler yapmak istediğimi anladığım anda Radikal'in ekonomi sayfası yerine hep okumak isteyip atladığım klasik İngilizce edebiyat eserlerini okumaya başlamıştım. Bu dönemde Roger Field'in Facebook'u olup, bir arkadaşımın arkadaşı olduğunu farketmiştim. Büyük bir heyecan ile kendisini ekledim. Sonra bana mesaj attı. Önce her zamanki gibi çok cool olduğumu söyleyip, neler yaptığımı sordu. Çok ama çok mutlu olmuştum. İltifatları için çok teşekkür edip neler yaptığımı anlattım. Boğaziçi'nde son sınıfta olduğumu, ancak bir yerlerde uluslararası ilişkiler master'ı yapmak istediğimi anlattım. Hala İngilizce edebiyat eserleri okumaya devam ettiğimi ve ona bana hep destek olduğu için çok mutlu olduğumu söyledim. O da bana teşekkür edip, neler yaptığını anlattı. Blog'unun adresini verdi ancak ne yazıktır ki hiçbir zaman adam gibi girip bakamadım.



Geçen ay bir arkadaşım ile hoş bir Alman barında şarap içerken, bana ABD'de lisedeyken şiirler yazdığını, edebiyat derslerinin olduğunu ve çok sevdiğini anlattı. Ben de ona Mr. Field ve bana kazandırdıklarını anlattım. Dün ise yine aynı arkadaşımla bir şeyler konuşurken en sevdiğim kitabın "the Catcher in the Rye" olduğunu yazmıştım. Bugün de aynı arkadaşıma şu mesajı attım; "işte o İngilizce öğretmenim hayatını kaybetti".



Roger Field, geçen Cumartesi uykusunda hayatını kaybetmiş. Kendisine yakışan, sessiz, sakin ve huzurlu bir ölüm. Önce bir hüzün kaplasa da içimi Facebook'tan kendisine yazılanlara ve fotoğraflarına baktım. Hep gülümseyen, hayattan zevk alan bir adamın fotoğrafları ve kendisini çok seven insanların duvarına bıraktığı notlar var orada. Ben ise kendisi hayattayken benim için ne kadar değerli olduğunu az da olsa aktarabildiğim için çok mutluyum. Yine de bir kez daha tekrarlayayım.



Mr. Field, bana Bob Dylan'ın Hurricane şarkısını ilk kez dinlettiren sizdiniz. Güzel bir şarkı öğretmenin yanında ırkçılığa karşı durmanın önemini en sanatsal, dolayısıyla en güzel şekilde bana göstermiştiniz. Çalışma masamda Bob Dylan'ın şarkı sözleri var şu an. Rüzgara, şehre, aşka dair söylenmiş milyonlarca güzel söz. Siz şiiri seversiniz, bilirim. Bana da sevdirdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Hayes'in özgürlüğe kaçışı

by 18:06:00
Billy Hayes, 1970'in Eylül ayında Yeşilköy Havaalanı'nda yakalandığında gazetelere haber olmamıştı. Dönemin koşulları gereği esrar kaçaklığı (ve bir yandan kullanımı da) sıkça görülen bir durumdu. Bu nedenle Hayes'in dediği gibi, üstünden bomba çıkmasının beklendiği bir adamdan esrar çıkması herkesi rahatlatıyor ve gülümsetiyordu. Ancak bunun suç olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Geceyarısı Ekspresi, Türkiye'de bir tabu. Filmi iki yaz önce ilk kez izleme fırsatı bulmuştum. Film oldukça güzeldi. Konu heyecan vericiydi, hapishanede yaşanan baskıyı ve şiddeti içine kadar işleyebiliyordun. Müzikleri ise bir enfesti. Tek problem Türkler'in yansıtılmasıydı. Herkes kötü ve pis olarak tektipleştirilmişti. Ancak abartıya kaçmasaymış Türkiye'deki, özellikle de o dönemin, hapishane hikayelerini çok iyi yansıtabilirmiş.

Hayes'in National Geographic kanalı için çekilen Banged Up Abroad serisindeki belgeselini izledim. Çok güzeldi, filmin kendisinden bile güzel. Hayes'in daha önce üç kez Türkiye'ye gelip aynı taksiciden haşhaş alıp ABD'ye götürdüğünü, dördüncüsünde yakalandığını bilmiyordum mesela. Kaçmayı, kafasına koyup Amerikalı arkadaşını Türkiye'ye çağırdığını ancak arkadaşının İstanbul'da otel odasında parası için öldürüldüğünü de bilmiyordum. Bununla ilgili de bir haber bulamadım maalesef internette.

Kaçış olayı çok ilginç. "İmralı deniz ile çevrelenmiş, kimse kaçamaz" diye düşünülüp güvenlik biraz daha rahat bırakılınca Hayes, fırtına için demir atmış bir sandala yüzüp onu kaçırıyor ve Bandırma'da karaya vuruyor. Bu planı da Adnan Menderes'in mezarının üstünde kurması da ironik. Sonra ise muamma. Hayes, Bandırma'dan İstanbul'a gittiğini söylüyor. Parayı nereden bulduğu meçhul. Kendisinin kaçtığının ne zaman farkedildiği meçhul. İstanbul'a kadar nasıl tanınmadan geldiği meçhul. İstanbul'da saçını boyayıp, Edirne'ye kadar geliyor. (Bu arada Alinur Velidedeoğlu'na verdiği röportajda Hayes, Edirne adını hatırlayamayıp "Ya sınırda büyük bir şehir vardı, Adrianapolis diyorlar hatta" dese de bizim Türk reklamcı "Çanakkale mi?" diyor. Bir Edirneli olarak pek yaraladı beni :( ) Edirne'de Karakasım köyünde kalmış. Oraları da bilirim. Hemen karşısı Yunanistan'dır. Sanki iki adım atsan oradasındır. Bizimki de öyle yapmış, gece vakti Meriç'ten yüzmüş karşıya geçmiş. Orestiada yakınlarında da karaya çıkmış olsa gerek.

Kaçışı tabii ki gazetelerde yer buluyor. Ancak büyük bir sansasyon olduğunu da söyleyemeyiz. Film çekilene kadar da bir sıkıntı yok. Billy Hayes, hayatını yazıyor ve Milliyet gazetesi Hayes'in kitabı uyuşturucu kullanan gençleri uyuşturucudan soğutmak için yazdığını iddia ediyor. Halbuki Hayes halen röportajlarında uyuşturucuya karşı olmadığını söylüyor. Uyuşturucunun yasallaştırılmasını isteyen Hayes'e göre Nixon'ın uyuşturucuya karşı açtığı savaş mafyalaşmaya, rüşvete ve hatta cinayetlere neden oldu. Tarihimizde de Nixon ve Ecevit'in haşhaş ekimi yasakları hakkında birbirine girdiği bilinir. Nixon'ın bütün isteğine rağmen Ege bölgesindeki haşhaş ekimine yasak getirilmemiştir. Adı Afyon olan bir şehre sahip bu bölgenin ekonomisinde haşhaş ekiminin ne kadar önemli olduğunu tahmin edebiliriz herhalde. Ekşisözlük'teki "Haşhaş Sorunu" başlığı, güzel bir referans olabilir bunun için.

Film çekilip, Cannes Film Festivali'nde gösterildikten sonra Billy Hayes, Türk medyasında "Billy Hayes adında biri" yada "Billy Hayes adındaki esrarcı" haline gelir. Kendisi ise iyi para kazandığını reddetmez. Daha sonra oyunculuk işlerine girse de pek başarılı olmaz. Filmden ve kitaptan 30 yıl sonra Hayes tekrardan Midnight Express günlerini geri hatırlatmak için döner. Yazdığı mektupları kitaplaştıracağını söyler, o günleri hakkında tek kişilik oyunlar sahneleyeceğini söyler. Bu noktada biraz "para suyunu çekti" eleştirisi getirsem ayıp olmaz. National Geographic'teki mimiklerinin de bazı noktalarda çok abartılı, bazı noktalarda ise (arkadaşı Patrick'in ölümü gibi yerlerde) hiç duygu yansıtmadığını söyleyebilirim. Pek çözemedim kendisini.

Dublörün Dilemması ve selam çakma hastalığı

by 01:20:00

"Çaycı Osman'ın masaya kahve getirme sahnesi ile Christopher Nolan'ın Memento filmindeki bilmem ne sahnesine selam çakan süper dizi"

Ekşi Sözlük'te beğenilen bir dizinin başlığında bu tatta bir entry'nin okunması çok olağan. İnsanlar bu "selam çakma" işini seviyor. Selamı aldığını, "benim entelektüel kimliğim çok iyidir" alt mesajı ile belirtmek istiyor. Bunu o kadar istiyor ki bazen olmayacak şeylerden olmayacak "selamlar" çıkartmak için kafa yoruyor.

Sinema/televizyon bu göndermeleri yapmak için çok daha uygun, hele bir kitap ile karşılaştırıldığında. Dublörün Dilemması'nda Nuh Tufan ile İbrahim Kurban'ın yaptıkları bir muhabbette Pulp Fiction'ın bir sahnesinin bir çizgi romandan doğrudan alındığı söylenir. Pulp Fiction'da yapılan selam çakma meselesinin güzel örneklerinden biri diyebilirim. Pulp Fiction diyalog ağırlığı ile olsun, silahların bol bol konuşmasıyla olsun bir çizgi roman tadında olduğu için bu tadında gönderme insanın gözüne gözüne sokulmadan yapılmış, bilen bilmiş.

Kitapta bu tarz bir göndermelerin insanın gözüne sokulmadan yapılması zor. Mesela D.D.'de şu an açık olan sayfadan bir gönderme örneği vereyim: "çünkü Cool Hand Luke filmindeki Paul Newman'ın maskesini takmıştım." Bu güzel. Yazarın kafasında öyle canlanmış, sevdiği filmi ve aktörü kitabının adını eserinde geçirmiş. Peki bir sonraki bölüme bir göz atalım.

"Merhum aktör Turgut Özatay'ın [25 Haziran 2002 günü 75 yaşında ölmüştü] maskesini yaptım." Şimdi bu doğum-ölüm tarihi verme meselesi kitapta bir çok kez karşımıza çıkacak ve kitabı romanlıktan alıp ansiklopediye çevirecek. Devam edelim. "Bu sözü bir yerden hatırlıyordum ... Hangi filmdi? Sokaklar Yanıyor [1965], Ölüm Temizler, Dövüşmek Şart Oldu [1966], Cehennemde Boş Yer Yok [1968], Namlunun Ucundasın  [1971], Ölüme Yalnız Gidilir [1976],  yoksa Suçlular Cehennemi [1979] mi?" Merhaba, beyazperde.com. Özatay'ın hayranı olduğunu göze sokmak için filmografisinin bir bölümünü, çekildiği yılları ile birlikte vermek başarılı bir yöntem mi yoksa kelime kalabalığı mıdır, tartışılır.

Daha önce Elif Şafak için Ekşi Sözlük'e yazmıştım, buraya da yazayım. "Baba ve Piç"te (evet ben de selam çaktım!) ana karakterin kitapçıdan aldığı 10 tane romanının hepsinin adını yazarları ile vermiş, okurken uyuduğu makalenin bile adını yazmıştı. Tamam, en çok filmi siz izlediniz. Tamam, en çok kitabı siz okudunuz. Tamam, en çok şarkıyı siz dinlediniz. Yalnız, Cohen'ın "Dance Me" diye şarkısının asıl adının "Dance Me to the End of Love" olduğunu bilmemeniz, şarkıda geçen "Dance me to you're beauty"nin de "your" olduğunu ve 17. baskıda bunu hala düzeltmediğiniz beni üzüyor.

Dublörün Dilemma'sına kafayı bu kadar takmam yaşadığım büyük hayal kırıklığından ötürüdür aslında. Kitabın son dönemin en iyi Türk edebiyatı eserlerinden olduğunun telaffuz edilmesi benim beklentilerimi çok yükseltmişti. Aynı şekilde övülmüş Tol'u okuduğumda nasıl kendime gelemediysem, bunda da bir o kadar üzüldüm. Selam çakma meselesi ise bunun sadece bir kısmı.

Başyapıt olmasa da D.D. güzel kitap, buna kimsenin itirazı olacağını sanmıyorum. Yazarın yukarıda da gördüğünüz üzere adını geçirdiği Tarantino filmi tadında olağandan farklı bir kurguya sahip, silahların konuştuğu bir kitap. Kapakta da bunu görüyoruz zaten. Afili Filintalar'ın diğer üyelerinden Onur Ünlü'nün (ki kapakta Ah Muhsin Ünlü kişiliği ile bulunmakta) Polis'inde veya Emrah Serbes'in Behzat Ç.'sinde de görürüz silahları. İnsanların birebir aynı maskelerini yapıp, boğaza yerleştirilen çiple ses değiştirmesi de bilim kurgu tadını vermiş. Absürtlük karakter isimlerinde de kendisini göstermiş; Pembe Pepe, Ferruh Ferman, Erman Ferman, Taliha ve oğlu Talha, Habip Hobo gibi kafiyeli ya da aynı baş harfli isim soyadı kombinasyonları var. Kitabın gerçekten uzak olduğunu okura hissettirmek istiyor yazar.

Tamam gerçek değil ama yetimhanede okumuş ve normal bir liseye giden Nuh Tufan'ın çizgi roman kültüründen felsefenin derinliklerine kadar her şeyi bilmesi, (diğer karakterlerimiz de maşallah kendisinden az değil) kendini dine veren, heykel öğrencisi ve bir yıl kimya ve tıp dışında bu konularla ilgilenmemiş İbrahim Kurban'ın icatlar bulması abartıya kaçıyor. Ferruh Ferman'ın siğilinin dua ile geçmesi ile yazarın inançsal kimliğinin konu ile alakasız olarak hikayeye yansıtıyor. Kitabın dört farklı anlatıcısı var ve hepsinin üslubu birbirine benziyor. Bazı detaylar ise gözden kaçıyor. Mesela Nuh Tufan'ın dayak acısını hissetmediğini bilirken bir yerde Tufan, "Artık darbelerin acısını hissetmiyordum" diyor.

Hızlı okunan bir kitap D.D. Kapakta da poz veren Alper Canıgüz'ün arka kapağında dediği gibi "ilginç", "heyecanlı" ve "eğlenceli". "Derinlikli" olduğu konusunda ikna olamadım ama. Kendiliğinden derinlikli olmamış ama büyük sözlerle derinleştirilmeye çalışılmış gibi geldi. Bazı karakterlerin o hayatın anlamını çözmüş, özdeyiş gibi gelen cümlelerini gerçek hayatta duysam o ortamdan kaçmak için yer arardım. Ancak en sevdiğim sözü de paylaşmazsam olmaz: 

- "Bir gözlük almalısın Geronimo." [Geronimo: Hacer Ceren'in lakabı.]
- "Neden?"
- "Her defasında dudaklarımı ıskalıyorsun."

Filme çekilse izlerim ben bu öyküyü. Yakışır çünkü. Güzel de bir kitaptır. Ama Çağdaş Türk Edebiyatı'nın zirvesi demek için, "ehehe ehehe Leyla ile Mecnun'da Erdal Bakkal "İsyeaaan" dedi, Halil Sezai'ye gönderme yaptı, çok komik" diye yazan bir Ekşi Sözlük yazarı olmak lazım. Bazı şeyleri abartmamak lazım.

Kapağı harbiden güzel. Sarı yakışmış.

Bir çocuk gözünden deprem

by 00:26:00
Çok fazla uykudan uyandırılmışlığım yoktu benim. Aklımda tek kalan salonda uyuduğumda uyandırılıp yatağa götürülmem ya da "tuvaletin gelmiştir senin" diye ebeveynlerim tarafından tuvalete götürülmemdir.

11 yaşındaydım ve güzel bir uykunun tam ortasında olsam gerek. O gün neler yapmıştım, ondan önceki günler nasıl geçiyordu hatırlıyor değilim. Ancak o günü asla unutamam. Uyandırılmıştım ve annem tarafından laf evrilip çevrilmeden deprem olduğu söylenmişti. Edirne-Gölcük arası 350 kilometre. Bu evin beşik gibi sallanmasını önlemişti belki. Ancak uyandığımda gördüğüm oda avizesinin bir sarkaç gibi sallanıyor olduğuydu.

Önce evin önündeki boşlukta durduk, sonra o zaman sahibi olduğumuz lokalin bahçesine gittik. Beşiktaş maçlarını izlediğim o büyük televizyonda bu sefer neler oluğunu öğrenmeye çalışıyorduk. Hangi televizyon kanalıydı hatırlamıyorum bir film gösteriyordu. Büyük ihtimalle onlar da ne yapacaklarını bilemiyordu. Bilgiler altyazı ile ulaştırılıyordu yanlış hatırlamıyorsam. Radyo dinliyorduk bir de. Cep telefonları o dönem ilk kez kullanılmaya başlanmış, İstanbul'daki akrabalarla kısa süre konuşabilmiş, içimizi rahatlatmıştık. Sonra hatların çöktüğünü, konuşmanın imkansızlığını hatırlıyorum.

Bahçedeydim. Hayatımda ilk kez sabahlıyordum. Ne yapacağımı bilmeden, hiçbir şey hissedemeden göğe bakıyordum. Yıldız her zamankinden daha parlaktı. Binlerce yıldız vardı gökte. Bunun nedeni yaz günü havada bulut olmaması ve etrafta ışıkların yanmamasıydı elbette. Ancak uzun süre çok parlak yıldızlı gökyüzü gördüğüm zaman depremin habercisi gibi gelmişti bana. 

Aile dostları ile bahçede buluşmuştuk. Etrafta arabada yaşamak, bir çadır alıp onun içinde kalmak gibi fikirler uçuyordu. O gece eve gidemezdik, koltukta otururken sabahı yapıp eve geri döndük. Televizyonda hep yıkım görüntüleri vardı günler boyunca. O yaz Kral TV'den başka bir şey izlemeyen ben, ne radyodan şarkı dinleyebiliyordum ne de televizyondan klip izleyebiliyordum. Toplumsal bir depresyon içinde gündüz siyah beyaz filmler, akşam ise haberlerde göçükleri izliyordu herkes. Kanal D'de ilk kez kopmuş bir el görmüştüm canlı yayında. 17 Ağustos'u düşündüğümde kafamdaki en canlı imgelerden biri odur.

İkinci canlı imge ise depremin merkezinden eve gelen akraba mı desem aile dostu mu desem, evleri zarar gördüğü için göçebe bir hayata doğru yol alan bir aileydi. Büyükler ne konuşurdu hatırlamıyorum ama kızları bana deprem sırasında bir oda dolusu müzik CD'sinin sarsıntıyla beraber yıkıldığını anlatmışlardı.

Tam her şey normale dönüyor derken Düzce depremi meydana geldi. Ali Kırca'dan haberleri dinlemek için stüdyoya bağlanmışken kamera sallanıyordu, Ali Kırca sallanarak haberleri sunmaya çalışıyordu. Benim kafam ise tekrardan avizeye dönmüştü. Bu sefer salon avizesi sarkaç gibi sallanıyordu. Baktım, baktım ve bir anda ağlamaya başladım. Sanki hayatımızın sonuna dek deprem olacaktı. Sanki hep yıkılan evler, kopan eller ve düşen CD'ler olacaktı. Tüm umudumu yitirmiştim. Annem sakinleştirdi beni. O gün bir sirke gidecektik. O sirk moralimi düzeltmiş, uzun sürebilecek bir travmanın etkisinden kurtarmıştı.

Ben şanslıydım. Gölcük'te, Kocaeli'nde, Sakarya'da, Yalova'da ve diğer birçok yerde olanlar o kadar şanslı olamadılar. Tek şanssızlıkları orada olmaktı. O dönemde deprem, heyelan ya da çığ gibi doğal afetlerden biriydi sadece. Kuzey Anadolu Fay Hattı öğretilmemişti bize ya da deprem sırasında ne yapılacağı da öğretilmemişti. Daha fazla kâr elde etmek için deniz kumu kullanan ya da demirleri az kullananlar yüzünden, bunları kontrol etmeyip rüşvet ile dönen bürokrasi yüzünden on binlerce insan öldü,  yirmi binlerce insan yaralanda, yüz binlerce insan yerlerinden oldu ve milyonlarca insan kalbine görünmeyen ama akla geldikçe hep hissedilen bir yara aldı.

O avize sallandığından andan itibaren ben de o yaralardan almış ve çocukluğumdan bir adım daha uzaklaşmıştım.

17 Ağustos 1999 - Kanal D Haber | Alkışlarla Yaşıyorum

Ernst'e veda

by 00:01:00
Beşiktaş'lı olmam sonuçta kader işi. Kendim seçmedim. Babam başta olmak üzere etrafımda bu kadar Beşiktaşlı olmasaydı, belki de Beşiktaşlı olmayacaktım. Ama bir kulüpten bahsedince içine milyonlarca farklı konu geliyor ve sen de o konulardan birini seçiyorsun sevmek için. Mesela bugün "Quaresma gitmesin" diyen on binlerce yıldız körü Beşiktaşlı'dan biri olmadım hiç. Benim için Beşiktaş asla John Carew ya da Ailton olmadı mesela. Giunti'ciydim ben mesela, görevini yapan, çok göze batmayan.

Sonra Fabian Ernst gitti Beşiktaş'tan ve Ernst'e üzüntümün kendisinin Alman bir futbolcu olmasıyla bir ilgili varsa İnönü'nün ortasına gömsünler beni. Bunca yıllık hayatımda üç şampiyonluk hatılarım. Biri hayal meyal, biri daha canlı. Ancak 2009'un yeri bende ayrıdır. O dönemki hayat arkadaşımı zorla yanıma alıp, Beşiktaş'ın zar zor da olsa kazandığı maçlarda kendimden geçmişliğim vardır. Bu kendimden geçme halini yaratan en büyük adamdı Ernst.

Sonra Beşiktaş, başına bulunan şımarık çocuk yüzünden binlerce hata yaptı. O formayı taşımaması gereken adamlar İnönü'nün o çimlerine basıyorlardı. Ernst, hep çabaladı, ekran karşısından görüyordum onu. Sonraki sene kombine alma kararı verdiğimizde, bir Beşiktaş forması almam gerektiğini anlamıştım. Peki arkasına ne yazacaktım? İki seçenek vardı, ya Bobo, - ki çok hayranı olduğunu söylemeyezdim ama son sezonlarda Beşiktaş'ın en golcü ismiydi, bir yerde hakkını teslim etmek lazımdı. Diğer ise Ernst. İkinci seçeneği seçtim.

Stattayken her şey çok farklı. Görüntü yönetmeninin seçtiği şeyleri, iki spiker eşliğinde izlemiyorsun Neye odaklanmak istiyorsan, nasıl yorumlamak istiyorsan hepsi senin elinde. Ben, Ernst'i izledim. Herkese nereye koşması gerektiğini gösteren, sakatlanmayan, elinden geleni yapmaya çalışan o saçsız kralı.

Şimdi yollarımız ayrılmış diyorlar. Beşiktaş ile bir oyuncak gibi oynayan o adamın kalıntılarını temizlemek gerekiyormuş. Beşiktaş'ı anlıyorum, kimseye çok para veremez hak etseler bile. Ernst'i de anlıyorum, dünya tatlısı ikizleri için hayatının bu döneminde kazanabileceğini azaltmak istemiyor. Ancak, Aybaba'yı anlamıyorum. Ernst benim futbol sistemimde yok diyor. Ya yalan söylüyor, ya da futboldan anlamıyor. İleride bunları da görürüz.

Ernst, Kasımpaşa'da diyorlar. Hani o maçlarını Recep Tayyip Erdoğan Stadı'nda oynayan, iktidara yakınlığı ile benim antipatime sahip o takımda. Bu bile Ernst'in İstanbul'u bırakmama isteğinin bir göstergesi. Mümkün ise bu sefer bir Kasımpaşa forması alıp arkasına Ernst yazdıracağım.

Neden mi?
Çünkü sadece Beşiktaş değil, hayat bir mücadeledir. Başka şehirlerde ayakta kalmaya çalışmayı, elinden gelenin en iyisini vermeye çalışmayı çok iyi bilirim. Ufak tefek performanslar mühim değil, Ernst beni hiç yanıltmadı. Eğer inandığım bir Beşiktaş ruhu varsa, başka formalar altında o ruhu da göstereceğine inanıyorum.

Fabian, der Arbeiter.

Amatör ruh yaşıyor

by 23:56:00


Bu şarkıyı sevmek için binlerce nedenim var bence. Hepsinde de haklıyım, efendim. İtiraz istemiyorum.

Müzikte amatör ruh önemlidir. Bu ruhu kaybettim mi, maçı kaybediyorsun. Parayı kazanıyorsun tabii. Böyle de bir durum işte. Çok saçma sapan bir şekilde örnekleyeyim şimdi ben bunu. Ercan Saatçi var ki kendisini genel olarak sevmeyiz. Ancak ekşisözlük'e girin, başka online platformlara girin, Ercan Saatçi diyince Sayenizde şarkısı çıkacak karşınıza. Şimdi bu adam İzel Çelik Ercan'dan girdi, "ebabil bir kuştur, sözünden dönen puşttur"dan çıktı, albümler çıkardı falan. Geriye ise bir tek Sayenizde şarkısı kaldı. Niye bu kaldı? E şarkı amatör ruh ile yazılmış. Bir gitar var, bir perküsyon, bir de geri vokal var ve 2 dakika sürüyor. Aynı şeyleri on kez tekrarlamıyor. Kısa, öz ve vurucu.



Neyse, Of Monsters and Men grubumuz da böyle gösterişli düzenlemelere girmeden, iki gitar, bir bas, bir akordeon ve bir trompet (bu üflemeli aletleri hep karıştırıyorum, çok pardon yanlış ise) ile güzel güzel yazmış şarkısını.

Bir de gemi muhabbeti var ki şarkıda, içinden gemi geçen her şeyi çok sevdiğim gibi "Little Talks" şarkısını da çok sevdim. Bir de Calexico misali üflemelerle girince nakarata birdenbire bir Meksikalı doğuyor içimde, "el mariachi", "desperados" gibi Robert Rodriguez film isimlerini sayıyorum dışımdan ki azıcık daha Meksika ruhunu hissedeyim.

Sonra efendim, şarkıcı olan bakımlı olacak kaidesine inat, şişman diyebileceğimiz bir erkek vokale sahip grup. Güzel şeyler bunlar. Zaten müzik endüstrisinin başına ne geldiyse, ses değil de görsele eğilmekten dolayı geldi. Hanım kızımız ise eli yüzü düzgün bir kızım. İki tür kıza karşı dayanıksızım, buradan açıklamış olayım. Birincisi ağlayan kız, ikincisi ise enstrüman çalan kız. Enstrümana gönül vermiş insandan zarar gelmez. Neden mi? Müzikal enstrüman çalmak sabır ister, emek ister, o işi gerçekten sevmeyi gerektirir. Bir kızın gerçek anlamda gitar çaldığını duyduğumda bir seviye üste çıkar çünkü belli maharetlere sahiptir kendisi. Bazı erkekler beraber maç izleyeceği kızın hayalini kurar, bazıları yemek yapan ve çocuk bakan kızın hayalini kurar. Benimkisi tam olarak hayal sayılmaz ama beraber gitar tıngırdatabilmek çok tatlı olurdu. Bu yüzden Johnny Cash ve June Carter ikilisine her zaman saygı duymuşumdur. Hoş, Johnny Cash'in çapkın yaşamı nedeniyle, mükemmel çift diyemesem de yarım asır görmüş, her şeye rağmen birbirlerini deli gibi seven bir ikilidir onlar.



Bir de erkek ve kadın sesleri uyumlu olduğunda tadından yenmez bir ikili oluyor. Little Talks bunun örneklerinden. Bir de sözler falan da tatlı ve romantik. Bana Juno filmi ile kulaklara kazınan (deyime gel) Anyone Else But You şarkısını da hatırlattı. Kendisini de hemen buraya koyayım.



Sonuç olarak, Little Talks şarkısı, müziğin ölmediğini yüzüme bir tokat gibi çarptığı için önemli benim için ve hiçbir tokattan sonra bu kadar mutlu olmamıştım.
Blogger tarafından desteklenmektedir.